13. BÖLÜM

2249 Words
Şafak, ormanın tepesine ağır ağır tırmanırken sis yere çökmeye başladı. Gökyüzü hâlâ gecenin son kalıntılarını taşıyordu; yıldızlar soluklaşıyor, doğu ufkunda hafif bir pembelik beliriyordu. Orman, eski bir savaşçı gibi yaralarını saklamaya çalışıyordu. Ağaçlar, yüzyıllık meşe ve çamlar, dallarını birbirine dolamış, gövdeleri yosunla kaplıydı. Yapraklar arasında rüzgârın hafif uğultusu duyuluyordu, ama bu uğultu, önceki gecenin çığlıklarını bastıramıyordu. İnce, süt beyazı bir örtü gibi sis, ağaç köklerinin arasına doluyor, savaşın izlerini saklamaya çalışıyordu. Kökler, toprağı sımsıkı kavramış, kıvrımlı damarlar gibi yayılıyordu; bazıları yarılmıştı, savaş sırasında vampirlerin pençeleriyle veya insanların kılıçlarıyla. Ama kanın kokusu kolay kolay kaybolmazdı. Nemli toprak, demirle karışmış o keskin tadı hâlâ taşıyordu. Her adımda, çamurda biriken kan gölcükleri çizmelerin altında eziliyor, hafif bir şapırtı sesi çıkarıyordu. Havada, çürüyen etin ve yanık odunun karışımı bir koku asılıydı; vampir cesetleri yakılmıştı, ama külleri hâlâ rüzgârla savruluyordu. Aurora ayakta duruyordu. Diğerleri dinlenirken o dinlenemiyordu. Lider olmak böyle bir şeydi; gözlerini kapattığında bile zihni çalışmaya devam ederdi. Vücudu yorgundu, omuzları savaşın yüküyle eğilmişti, ama yeşil gözleri keskin ve uyanıktı. Saçları, savaş sırasında dağılmış, rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu; koyu kahverengi teller arasında birkaç gri iz vardı, son ayların stresiyle erken gelmişti. Elleri, kılıcının kabzasında dinleniyordu; parmakları, derideki yarıklarla kaplıydı, ama hiç titremiyordu. Zihninde, anılar dönüp duruyordu: Üç ay*の aile evinin alevler içinde yanışı, kardeşinin son çığlığı, Eldric'in kırmızı gözlerindeki alaycı bakış. Bu anılar, onu ayakta tutan yakıttı. Eldric’in gözleri. O kırmızı alev, son anda sönmemişti. Geri çekilirken bile içinde bir söz vardı. Bitmedi, diyordu. Bu bir geri adım değil, bir gecikme. Aurora, o gözleri hatırladıkça tüyleri diken diken oluyordu. Eldric, uzun boylu, soluk tenli bir yaratıktı; saçları siyah ve düz, yüzü keskin hatlıydı. Gözleri, lav gibi kızıl, derin bir açlıkla parlıyordu. Savaş sırasında, pençeleri havayı yarmış, rüzgârı bile kesmişti. Aurora, onun geri çekilişini izlemişti; yaralı ama yenilmemiş, gölgelerin arasında kaybolmuştu. Şimdi, o gözlerin hayali, Aurora'nın zihninde yanıp sönüyordu. Aurora yavaşça eğildi, parmaklarını savaş alanındaki toprağa bastırdı. Toprak soğuktu, nemli ve yapışkan; altında hâlâ bir titreşim vardı. Parmakları, çamurun içine gömüldü, küçük taşlar derisini sıyırdı. Vampirlerin varlığı, gittikleri yerde toprağa bir iz bırakıyordu; çok hafif, neredeyse fark edilmez bir kararma. Toprak, normalde kahverengi ve verimliydi, ama şimdi siyahımsı bir leke taşıyordu, sanki zehir emmişti. Üç ay önce bunu bilmiyordu. Şimdi biliyordu. Çünkü üç ay boyunca sadece kılıç kullanmayı değil, iz sürmeyi de öğrenmişti. Eğitmenleri, eski avcılar, ona göstermişti: Vampirlerin ayak izleri, normal insanlardan daha derin olurdu, çünkü ağırlıkları hafif ama enerjileri yoğun. Kokuları, metalik ve tatlı, toprağa sinerdi. Aurora, bu izleri takip ederek birçok vampiri bulmuştu; orman yollarında, mağaralarda, terk edilmiş köylerde. “Bataklık,” diye fısıldadı kendi kendine. Sesinin tonu, kararlı ama yumuşaktı; rüzgâr onu yuttu. Mikhail doğru tahmin etmişti. Kuzey bataklıkları. Eski mezarlık kalıntılarının olduğu bölge. Güneş ışığının zor ulaştığı, sisin gün boyu dağılmadığı yer. Bataklık, ormanın en karanlık kısmıydı; suları yeşil ve bulanık, etrafı sazlıklarla kaplı. Mezar taşları, yüzyıllar önce terk edilmiş, yosun ve sarmaşıklarla örtülmüştü. Orada, sis kalın bir perde gibi iner, görüşü sıfıra indirirdi. Vampirler için mükemmel bir sığınak: Karanlık, nemli, av için ideal. Viktor arkasından yaklaştı. Adımları sessizdi, ama Aurora onun kokusunu –ter ve deri– almıştı. “Yola çıkmayı mı düşünüyorsun?” diye sordu, sesi derin ve sakin. Aurora başını çevirmedi. Gözleri hâlâ toprağa sabitlenmişti. “Hayır. Henüz değil. Onlar yaralı. Açlar. Savunmasız değiller ama güçsüzler. Eğer şimdi gidersek, bizi bekliyor olabilirler.” Zihninde, olası senaryolar dönüyordu: Tuzaklar, pusular, Eldric'in kurnaz gülümsemesi. “Peki ne yapacağız?” Aurora ayağa kalktı. Güneş ışığının ilk huzmesi yüzüne vurdu. Gözlerinin yeşili daha belirginleşti, sanki ormanın kendisi yansıyordu. Yüzü, toz ve kanla kaplıydı, ama altında bir kararlılık vardı. “Onları dışarı çıkaracağız.” Viktor kaşlarını çattı. Kaşları kalın ve siyah, yüzüne sert bir ifade veriyordu. “Nasıl?” Aurora’nın dudaklarının kenarında ince bir çizgi belirdi. Plan yaparken yüzü hep böyle olurdu: Gözleri daralır, çenesi hafifçe kalkardı. Dudakları, hafifçe kıvrılır, ama gülümseme değil, konsantrasyon olurdu. “Eldric’in zayıflığı gururu. Ve açlığı.” Sesinde, bir strateji uzmanının soğukkanlılığı vardı. Eldric'i tanımıştı: O, sadece kanla değil, güçle de beslenirdi. Gururu, onu kör ederdi; açlığı, onu aceleci yapardı. --- Öğlene doğru orman daha sessizdi. Güneş, dalların arasından sızıyor, yerdeki yapraklara altın lekeler bırakıyordu. Kuşlar ötüşmeye başlamıştı, ama sesleri tedirgindi; savaşın kokusu hâlâ havadaydı. Savaşın izlerini temizlemişlerdi. Vampir cesetlerini yakmışlardı; ateş, saatlerce yanmış, dumanı gökyüzüne yükselmişti. Kül, rüzgârla dağılmıştı, toprağa karışmıştı. Tuzağa düşen kazıkları sökmüş, telleri toplamışlardı. Kazıklar, gümüş uçlu ahşaplardı; telleri, vampir derisini yakacak şekilde işlem görmüştü. İz bırakmamak önemliydi; orman, sırlarını saklardı, ama dikkatli olmak gerekirdi. Kampı dağıtmak yerine yerini değiştirdiler. Ormanın güney yamacındaki eski av kulübesine doğru ilerlediler. Yol, dik ve kaygandı; kökler ve taşlar ayaklara takılıyordu. Kulübe, yıllar önce terk edilmiş bir yapıydı; çatısı yarı çökmüş, tahtaları çürümeye yüz tutmuştu. Duvarları yosun tutmuştu, yeşil ve nemli; pencereleri kırık, cam parçaları yerde dağılmıştı. Ama sağlamdı, temeli taşla örülmüştü. Ve en önemlisi, yer altına inen bir mahzeni vardı; karanlık, soğuk bir oda, eski fıçılar ve tozlu raflarla dolu. Adrian kapıyı iterek açtı. Ahşap gıcırdadı, menteşeleri paslıydı. Toz bulutu yükseldi, havayı doldurdu. “Burası bana çocukluğumu hatırlattı,” dedi hafifçe, sesinde nostalji vardı. “Sadece… daha az örümcekli versiyonu.” Adrian, genç ve çevik bir adamdı; saçları sarı ve dağınık, gözleri mavi ve parlak. Çocukluğu, orman köylerinde geçmişti; av kulübeleri, onun oyun alanıydı. Ama şimdi, örümcek ağları köşelerde asılı, tozlu ve kalındı; bazıları, küçük böceklerle doluydu. Mikhail içeri girip çevreyi kontrol etti. Adımları metodikti; her köşeyi inceledi. “İki pencere. Tek giriş. Savunması kolay.” Mikhail, deneyimli bir okçuydu; boyu uzun, vücudu kaslı. Elleri, ok saplamak için yaratılmış gibiydi; parmakları uzun ve güçlü. Pencereler, küçük ve tozlu; dışarıyı zor gösteriyordu, ama stratejikti: Yüksekte, ok atışı için ideal. Viktor mahzen kapağını açtı. Soğuk hava yüzlerine çarptı, nemli ve küflü. “Alt taraf kuru. Eğer bir şey saklayacaksak, orası güvenli.” Mahzen, basamakları çürük, duvarları taş; içeride eski eşyalar yığılmıştı: Kırık sandalyeler, paslı aletler. Ama kuru olması, cephanelik için mükemmeldi. Aurora içeriyi incelerken zihni başka bir yerdeydi. Duvarlara dokundu, soğuk taşları hissetti; ama aklında plan dönüyordu. “Adrian,” dedi, sesi keskin. “Efendim komutan?” diye karşılık verdi Adrian, yarı şaka yarı ciddi. Yüzünde bir gülümseme belirdi, ama gözleri ciddiydi. “Bu gece bir şey çalmanı istiyorum.” Adrian’ın gözleri parladı, mavi irisleri genişledi. “Ne tür bir şey?” “Kanı çağıran bir melodi.” O an kulübenin içindeki hava değişti. Soğuk bir rüzgâr esti, sanki orman dinliyordu. Sessizlik ağırlaştı; sadece uzak bir kuş ötüşü duyuldu. Mikhail başını kaldırdı, kaşları çatıldı. “Bu tehlikeli.” Sesinde endişe vardı; o, riskleri hesaplayan biriydi. “Evet,” dedi Aurora sakinlikle, sesi dalgasız bir göl gibi. “Ama etkili.” Viktor kollarını kavuşturdu, kasları gerildi. “Açıklamanı istiyorum.” Aurora yavaşça konuşmaya başladı, her kelimeyi tartarak. “Vampirler sadece kanla beslenmez. Güçlü duygular onları çeker. Özellikle korku. Ama daha güçlü bir şey daha var: çağrı. Eğer Adrian onların içgüdülerini tetikleyen bir frekans bulabilirse—” Zihninde, vampirlerin nasıl çekileceğini hayal etti: Ses dalgaları, ormanı aşar, bataklığa ulaşır, açlıklarını uyandırır. “—onları kendimize çekeriz,” diye tamamladı Adrian, artık tamamen ciddiydi. Yüzü solmuştu, ama heyecanı belliydi. “Evet. Ama bu bir tuzak olacak. Bu kez biz sahte zayıflık göstereceğiz.” Aurora, planı detaylandırdı: Kulübe etrafında tuzaklar, gümüş teller, kazıklar. Vampirler geldiklerinde, savunmasızmış gibi görüneceklerdi. Mikhail kaşlarını çattı, daha derin. “Ya hepsi gelirse?” Gözleri, olası kayıpları hesaplıyordu. Aurora’nın cevabı gecikmedi, sesi çelik gibi. “O zaman hepsi ölür.” Sessizlik çöktü. Kulübenin içindeki hava, ağır ve elektrikliydi. Toz taneleri, güneş ışığında dans ediyordu. Viktor Aurora’ya uzun uzun baktı. O artık üç ay önceki kız değildi. Gözlerinde masumiyet değil, strateji vardı. Ama hâlâ merhamet de vardı. Bu ikisinin dengesi onu tehlikeli yapıyordu. Üç ay önce, naif ve kırılgan; şimdi, bir lider. Değişim, acıyla yoğrulmuştu. “Ne zaman?” diye sordu Viktor, sesi kararlı. “Bu gece.” Aurora o kırmızı parıltıyı gördüğünde zaman bir anlığına yavaşladı. Bataklık yönünde, sisin içinden sızan o ışık sıradan bir yansıma değildi. Ne ateş böceklerinin titreşimi, ne de bataklık gazlarının anlık alevlenmesi. Bu ışık sabitti. Bilinçliydi. İzliyordu. Aurora’nın göğsü bir an sıkıştı. Kalbi tek bir sert darbe vurdu, sonra hızlandı. Parmakları hâlâ Kael’in kanıyla ıslak olan kılıcının kabzasına daha da kenetlendi. Soğuk metal, sıcak avucuna gömüldü. Kılıcın üzerinde buharlaşan kan, gece havasında ince bir duman gibi yükseliyordu. Bataklıktan gelen koku daha belirginleşti. Çürümüş bitkilerin tatlımsı kokusu, çamurun ağır nemi, eski kemiklerin tozlu keskinliği… Sanki toprak, içinde sakladığı her şeyi yavaş yavaş geri veriyordu. Sis kalınlaştı. Yerden yükseliyor, ağaç gövdelerine sarılıyor, dalların arasına doluyordu. Beyaz değil, kirli griydi; içinde gölgeler yüzüyordu. Aurora gözlerini o kırmızı noktadan ayırmadı. “Gördünüz mü?” diye fısıldadı. Viktor hemen onun baktığı yöne çevirdi başını. Çenesini sıktı. “Evet.” Mikhail çatıdan aşağı atladı, inişi neredeyse sessizdi. Yayını indirmedi. “O burada.” Adrian, enstrümanını göğsüne bastırdı. “Bu bir göz gibi.” Gerçekten de öyleydi. Sis dalgalandıkça kırmızı ışık bazen kayboluyor, sonra tekrar beliriyordu. Ama hep aynı noktadaydı. Hareket etmiyor, yaklaşmıyor, uzaklaşmıyordu. Sadece izliyordu. Aurora bir adım öne çıktı. Çamur ayakkabısının altında hafifçe şapırdadı. Soğuk nem, pantolonunun paçalarına sızdı. Gece artık tamamen çökmüştü; ay bulutların arkasına saklanmıştı. Işık sadece yıldızlardan ve kulübenin içindeki sönmeye yüz tutmuş ateşten geliyordu. “Bu bir meydan okuma,” dedi Aurora alçak sesle. Viktor başını hafifçe eğdi. “Ya da bir tuzak.” Aurora’nın gözleri daraldı. “Hayır. O şu an zayıf. İyileşiyor. Ama gururu… Gururu yaralı.” Bataklıktan gelen rüzgâr bir an şiddetlendi. Sis bir perde gibi savruldu. Ve o zaman silueti gördüler. Uzakta. Ağaçların arasında. Uzun, ince bir figür. Hareket etmiyordu. Sadece duruyordu. Eldric. Karanlık pelerin gibi bir gölge omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yüzü tam seçilemiyordu ama gözleri… o kırmızı ışık artık iki noktaydı. Yan yana. Sabit. Soğuk. Aurora’nın midesi düğümlendi. Bu korku değildi. Bu… yoğun bir farkındalıktı. Av ve avcı arasındaki o ince çizgi. Eldric bir adım atmadı. Sadece başını hafifçe yana eğdi. Kael’in cansız bedenine baktı. Sonra tekrar Aurora’ya. Aralarındaki mesafe en az yüz adımdı. Ama Aurora onun nefesini duyabiliyormuş gibi hissetti. Bir an için orman tamamen sustu. Ne rüzgâr. Ne böcek sesi. Ne yaprak hışırtısı. Sadece o iki çift göz. Aurora kılıcını kaldırmadı. Kaçmadı. Saklanmadı. Dik durdu. Eldric’in dudakları kıpırdadı. Ses gelmedi. Ama Aurora kelimeleri okudu. “Yakında.” Sonra sis yoğunlaştı. Siluet dağıldı. Kırmızı ışık söndü. Yok olmuştu. Mikhail ilk konuşan oldu. “Onu şimdi vurabilirdim.” “Hayır,” dedi Aurora sertçe. “Vuramazdın.” Mikhail kaşlarını çattı. Aurora yavaşça döndü. “Bu bir mesafe değil, bir mesajdı. O zaten menzilimizin dışındaydı. Bizi görmek için geldi. Kael’in ölümünü görmek için.” Viktor Kael’in cesedine baktı. “Ve bize şunu söylemek için: sıradaki daha ağır olacak.” Adrian yavaşça nefes verdi. “Müziğim onu çekti. Ama kendisi gelmedi. Bu… hesaplanmış.” Aurora başını salladı. Zihni hızla çalışıyordu. Eldric yaralıydı. Ama aptal değildi. En sadık adamını kaybetmişti. Bu bir güç kaybıydı. Ama aynı zamanda bir özgürleşme de olabilirdi. Kael duygusaldı. Eldric ise soğuk. “Artık daha acımasız olacak,” dedi Aurora. Bataklıktan gelen koku daha yoğunlaştı. Sanki suyun altındaki çürüme yüzeye çıkıyordu. Viktor çevreyi taradı. “Burada kalamayız.” Aurora başını salladı. “Hayır. Ama kaçmayacağız da.” Mikhail hafifçe gülümsedi. “Bu tonu seviyorum.” Aurora kulübenin önüne doğru yürüdü. Ayaklarının altında ezilen yaprakların sesi geceye karıştı. Kael’in cesedinin yanında durdu. Yüzüne baktı. Ölüm, vampirleri bile çirkinleştiriyordu. Gözlerindeki kızıllık sönmüş, solgun griye dönmüştü. “Onu burada bırakmayacağız,” dedi. Viktor başını kaldırdı. “Neden?” “Çünkü Eldric geri gelip onu alabilir. Ve ben onun yas tutmasına izin vermek istemiyorum.” Bu cümle havada ağır asılı kaldı. Aurora diz çöktü. Kael’in göğsündeki kılıç yarasına baktı. Derindi. Ölümcüldü. Ama vampir bedenleri bazen son bir refleks gösterebilirdi. Kılıcını tekrar kaldırdı. Bu kez başını ayırdı. Çelik kemiğe çarptığında çıkan ses keskin ve kuruydu. Kan tekrar aktı. Toprağa yayıldı. Mikhail bakışlarını kaçırmadı. Adrian yutkundu ama ses çıkarmadı. Viktor sadece izledi. Aurora başı bir çuvala koydu. Ayağa kalktı. “Mahzene.” --- Kulübenin içi karanlıktı. Ateş sönmüştü. Sadece közler hafifçe parlıyordu. Mahzen kapağı açıldığında içeriden daha soğuk bir hava yükseldi. Nemli. Taş duvarlar yosun tutmuştu. Zeminde daha önce yerleştirdikleri gümüş teller hâlâ parlıyordu. Kael’in başını taş bir masanın üzerine bıraktılar. Adrian fısıldadı, “Bu biraz… aşırı değil mi?” Aurora ona baktı. “Eldric’in kalbi yok. Ama egosu var. Bunu hissetmesini istiyorum.” Viktor kollarını kavuşturdu. “Onu kışkırtıyorsun.” “Evet.” “Bu riskli.” Aurora’nın cevabı netti. “Savaş kazanmak istiyorsak onu öfkelendirmeliyiz. Kontrollü bir öfke değil. Kör bir öfke.” Mikhail hafifçe başını salladı. “Öfkeli avcı hata yapar.” Aurora’nın gözleri parladı. “Aynen.” Mahzenden çıktıklarında gece daha da ağırlaşmıştı. Sis artık diz hizasına kadar yükselmişti. Ay tekrar görünmüş, soluk ışığını ağaçların arasından döküyordu. Bataklık yönü karanlık bir boşluk gibiydi. Aurora kulübenin önünde durdu. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine çürümüş su kokusu doldu. Midesi hafifçe bulandı ama yüzü değişmedi. “Bu gece nöbetleşe uyuyacağız,” dedi. “Yarın şafakta bataklığa gidiyoruz.” Adrian gözlerini büyüttü. “Direkt mi?” “Evet.” Viktor kaşlarını kaldırdı. “Onun alanına?” Aurora başını salladı. “Onu saklandığı yerde rahatsız edeceğiz. Savunma değil, baskı.” Mikhail hafifçe gülümsedi. “Sonunda.” --- Gece ilerledikçe orman seslerini geri kazandı. Uzaktan kurt ulumaları duyuldu. Dalların arasında baykuş kanat çırptı. Sis bazen inceldi, bazen kalınlaştı. Aurora uyumadı. Kulübenin önündeki basamakta oturdu. Kılıcı dizlerinin üzerinde duruyordu. Gözleri bataklık yönündeydi. Zihninde sahneler dönüyordu. Köylerinin yanışı. Eldric’in ilk saldırısı. Kael’in kahkahası. Bugünkü kırmızı parıltı. Ve o tek kelime. Yakında. Aurora içinden saydı. Bir. İki. Üç. Kalp atışını yavaşlattı. Korku bir araçtı. Kontrol edilmezse zehirdi. Kontrol edilirse silahtı. Eldric onu izliyordu. Bu kesindi. Belki şu an bile. Aurora başını hafifçe kaldırdı. Geceye baktı. “Gel,” diye fısıldadı. “Ama bu sefer kaçamayacaksın.” l
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD