Gece, Borşova’nın üzerine isli bir kefen gibi çökerken, barakanın içindeki hava yoğunlaşmış, duvarlar görünmez bir basınçla üzerime gelmeye başlamıştı. Tavan, her nefes alışımda bir parça daha alçalıyor, sanki beni o tozlu zemine hapsetmek istiyordu Sanki. Yatağın altında, fare yenikli parkelerin üzerinde duran o dosya... Fiziksel ağırlığı birkaç yüz gramdı belki ama ruhuma bindirdiği yük tonlarcaydı.
Daha fazla dayanamadım. kafam düşüncelerim ile patlamak üzereydi. Ciğerlerime dolan rutubet kokusunu dağıtmak istercesine hızla kalktım. Titreyen ellerimle tavandan sarkan çıplak ampulün ipini çektim. Sarı, hastalıklı bir ışık odayı doldurduğunda hızla Dizlerimin üzerine çöküp o kağıt yığınını, hayatımın infaz kararnamesini andıran o dosyayı tekrar gün yüzüne çıkardım..
dosyayı açıp Fotoğraflara tek tek baktım. bu Lizan Bey’in "temizlik" listesi. ona itaatsizlik yapanların bir listesiydi... Yüzlerdeki her bir çizgiyi, her bir korku pırıltısını ezberlemek istiyordum. Bazı gözlerde saf, hayvani bir dehşet vardı; av olduğunu anlayan bir karacanın çaresizliği gibi. Bazılarında ise sonu gelmiş, artık miadı dolmuş bir küstahlığın tortuları... her biri o cehennem çukuruna geliyordu, bunu bilmiyordum. Ama bir tanesi vardı ki, zihnimi paslı bir bıçak gibi ikiye yardı...
O adam... Diğerleri gibi bakmıyordu. bir tuhaf , bir av değilde avcı gibi bakıyordu. Kameraya değil, doğrudan benim ruhuma, bu kağıdı tutan parmaklarıma bakıyordu sanki. İzlendiğini, avlandığını, ölümün ensesinde bir gölge gibi dolaştığını biliyordu ve bu onun zerre umurunda değildi sanki. Lizan’ın "basit bir piyon" dediği hedef buydu işte. O an buz gibi bir gerçek iliklerime işledi, Lizan bey bana yalan söylemişti. Bu adam oyunun bir parçası değil, bizzat oyunun kendisiydi. Ve ben, bilmeden bu canavarın kafesine atılmıştı... bir sınava tabi tuttuğunu çok iyi biliyordum. ama ne yapacağımı asla kestiremiyordum. o restorana gelen her bir canlı tehlikeliydi. ve bunu en iyi ben bilirdim. onlardan, üst tabakadan biriyle uğraşmak, sadece Kendi mezarını kazmak gibiydi. peki neden Lizan bey beni böyle bir tehlikeli oyunla sınıyordu, derdi neydi. öldürmek istese öldürdü. ama bana, benimle uğraşmayı sevdiğini açıkça söylemişti...
gamsız piç!...
dosyayı inceledikten sonra yine yatağın altına sakladım. yatağıma tekrar yattım ama gözüme gram uyku girmiyordu. sanki uyuduğum her an yine başımda bitecekti Lizan... farkında değildim ama korkuyordum. o adamdan kim korkmazdı ki ben kalkıp kafa tutayım. ama kararım kesindi... geri dönüş yoktu artık...
yatağıma bir o yana bir bu yana dönüp Durdum. uyku asla tutmadı. Sabaha karşı, barakanın nemli nefesi tenimi bir asit gibi yakarken hızla giyinip dışarı çıktım. Toprak ıslaktı, yağmur yağmamıştı ama Toprak sanki altında yatan bütün çığlıkların sesine göz yaşı akıtmış gibi ıslaktı..m her adımımda ayakkabılarım çamura saplanıyor, sanki yerin altındakiler beni aşağı çekmeye çalışıyordu...
Lizan’ın beni izlettiğini biliyordum. Ensemdeki o soğuk bakış, her köşe başında beliren o hayali gölgeler fazla belliydi... İzlerimi gizlemeye çalışmadım. Aksine, onlara hangi yoldan gideceğimi ben seçtim. ortada, ve kaçmadığımı belli eder gibi yavaş ve temkinliydim. ve böylelikle Kurdun peşindeki avcıyı, kendi istediğim patikaya davet ettim...
Gün boyu bir gölge gibi hareket ettim. Borşova’nın arka sokaklarında, isli küçük kahvehanelerde, rutubetli pasajlarda dolandım Durdum... Az konuştum, çok dinledim. İnsanlar garip yaratıklardı; karşılarında susan birini gördüklerinde oluşan o boşluğu, kendi günahlarıyla, kendi itiraflarıyla doldurmaya meyilliydiler. ve duyduklarım dinlemeye değer bilgilerdi...
Akşamüstü, liman tarafındaki o köhne ve Lizan beye ait büyük restoranın arka kapısına doğru süzüldüm. ama kapıya yaklaştığımda iki adam gördüm. genelde arka kapıda asla koruma olmazdı, ya on kapıda olurlardı, ya da bir cinayete şahit olmamak için sürekli o kumar salonundan ayrılmazlardı... bir tuhaflık vardı...
Havada ağır bir kızartma yağı ve ucuz tütün kokusu vardı. Biri, dosyadaki unutamadığım yüzlerden biriydi. ve buradan bakıldığında yüzünde bariz bir kendini beğenmişlik vardı. Lizan beye ihanet edenlerin, veya etmeye meyil edenlerin sonu daima en kötü şekilde can vermekti. ama sanırım yakın çevresini de didiklemeye başlamıştı. zira bu ikili koruması olmalıydı ama onları bile dosyaya koyduysa kesinlikle Kendi kurduğu düzenin alt yapısı büyük bir sarsıntı almış olmalıydı...
ama normal bir garson gibi adamın Yanına sokuldum. Soru sormadım, göz hapsine almadım; sadece orada durdum. dosyadaki adamın bakışları tuhaf baksa da asla geri durmadım. Onun sessizliğine, onun karanlığına ortak oldum.
Adam, elindeki uvuz sigara dumanını ciğerlerine hapsedip en sonunda bana yandan bir bakış attı. “Yeni misin?” dedi sesi hırıldayarak. Başımı hafifçe salladım. oysa ki Yeni değildim. kendimi bildim bileli burada aç kalmamak için çalışıyordum.
Konuşmamam, kelimelerin korumasından mahrum kalmam onu garip bir şekilde rahatlatmıştı. belkide güvenli biri olduğumu düşünmüştü. ve o an Gardını düşürdü. En büyük hatası da buydu. “Patronun gözüne girmişsin,” diye devam etti acı bir tebessümle, “şanslısın. bir kaç kez yanında gördüm seni” dedi alayvari bir sesle..
İçimden soğuk bir dalga geçti. Şans mı? Ölümle vals etmeye şans mı diyordu bu adam? “Hayır,” dedim içimden, “henüz değil.”
dudağını büzüp, " iyi... sen öyle diyorsan öyle olsun" dediğinde ona bakamadan içeri girdim.
Gece, o neon ışıklı cehennem restoranın kapılarını açtığında bu kez çağırılmamıştım. Ama kapılar önümde bir kölenin efendisine eğilmesi gibi sessizce açıldı. Lizan sözünü tutuyordu; beni kendi karanlığının içinde, ucu açık bir tasma ile özgür bırakıyordu. Tam mutfak tarafına geçecekken telefonum cebimde bir akrep gibi titredi.
hızla çıkarıp baktığımda Kısa, buz gibi bir mesaj ile karşılaştım.
“Yeterince gördün. Odaya gel.”
bu da demek oluyordu ki tahminlerimde yanılmamış. beni izliyordu. ve bunu saklama gibi bir hali de yoktu.
mutfak kapısında elimde telefon ile kalınca başımı kaldırıp uzakta Kalan Üst katın merdivenlerine baktım. orada da bir koruma vardı, ve bana bakıp başını Üst kata doğru işaret ederek merdivenleri yavaşça çıktı...
sessiz ve yavaş Bir soluk verdim. yapacak hiçbir şey yoktu. mecburen merdivenlere yöneldim...
Üst kata çıkan merdivenler her zamankinden daha dik, korkuluklar daha soğuktu. üst kata çıktığımda koridora haddinden fazla koruma vardı, ve hiç biriyle göz teması kurmadım ve direk Odaya daldığımda ilk gördüğüm şey Lizan masasında değil, Odanın tam ortasında, avını bekleyen bir yırtıcı sabrıyla ayakta duruyordu. benden Sanki böyle bir patavatsızlık bekliyormuş gibi başını yana yatırıp, elini kaldırıp " Anlat bakalım küçük fare... gün boyu ne elde ettin?"
yüzüne bakmaya korksam da bütün duyduklarımı tek tek Anlattım. Kelimelerimi bir kuyumcu titizliğiyle seçtim. Ona gerçeği sundum ama tamamını değil. Bir kısmını, en can alıcı parçasını yarınki savaşım için kalbimin en kuytu köşesine sakladım.
Lizan beni bir yargıç sessizliğiyle dinledi. Gözleri üzerimde bir tarayıcı gibi geziyordu. “Güzel,” dedi sonunda. Sesi boş odada bir kamçı gibi şakladı. “Hızlı öğreniyorsun işini.”
ve yavaş yavaş aramızdaki mesafeyi azaltıp yanıma Yaklaştı. Aradaki mesafe kapandıkça atmosfer ağırlaştı. Nefesi yüzümü yalayıp geçerken gözlerimin en derinine, korkumun saklandığı yere baktı. kokusu buradaki insanlara nazaran garip ve hiç duymadığım bir şekilde Ferah kokuyordu. aslında buda beni şaşırtmıştı... böylesine pislik içinde birinin temiz kokaması beklenmedikti...
yüzüme doğru eğilip nefesini yüzüme üflercesine fısıldadı “Şunu bil; ben seni korumuyorum, seni kullanıyorum. Ve kullanıldığını bilen insanlar ya bir cam gibi kırılır ya da bir çelik gibi keskinleşir.” dedi yüzünde sinsi bir gülüşle...
ben ise hiç bir şey söylemeden öylece karşında dikildim. kısa bir süre öylece yüzüme, ve gözlerime baktı, sonrada yavaşça arkasını dönüp ağır adımlarla Masanın arkasına geçti. Masanın çekmecesinden ağır, buz gibi metal bir anahtar çıkarıp tekrar bana doğru yavaş yavaş geldi, anahtarı alıp avucuma bıraktı.
“Bu arka depoya ait. Orada senin için bir hediye var. Beni hayal kırıklığına uğratma.”
dediğinde anlamdım, ama kapı tarafına baktığında iki saniye kadar sonra kolumda bir el hissettim, dönüp bakmaya bile vaktim yokken birden odadan kapı dışarı edildim...
kapı yüzüme büyük bir gürültü ile kapanırken, ben öylece bir Ordu korumanın içinde koridorda kalmıştım...
dişlerimi sıkarak yine ve yine boyun eğdim. içimdeki hırçınlık kapıyı tekmeleyip içeri yine dalıp o kel piçin kafasını ısırmak istese de çıkarlarım için başımı öne eğip hızla merdivenleri indim...
içimdeki bu ezilmişlik ve köle gibi kullanılmaya karşı öfke dinmiyordu. o piç kurusu sadece beni bir garson görmekle büyük hata yapıyordu. ama göreceli, ona en büyük tokadı ben vuracağım...
restorandan çıkıp arka kapıya doğru yürüdüm. depo büyüktü, ve yine tuhafıma giden bir detay ile karşılaştım. burada korumaları olması gerekirken sokak bomboştu. ve bu da bir tuzaktı... Deponun ağır demir kapısını araladığımda, florasan lambanın cızırtılı, hastalıklı ışığı altında o manzarayla karşılaştım. Bu artık bir iş değildi; bu, ruhumu teslim ettiğim o geri dönüşü olmayan yolun ilk durağıydı.
Duvara zincirlenmiş, nefesi hırıltılı bir adam... Dosyadaki o yüzdü ve ben hemen tanıdım. Gözleri kapalıydı ama varlığımı hissettiği an o zehirli bakışlarını üzerime dikti.
başını yavaşça kaldırdı ve bana bir müddet baktı. dudağında ki kurmuş kanı yalayarak histerikçe güldü “Demek seni seçti,” diye fısıldadı. Sesi mezar toprağı kadar kuruydu. Kapı arkamdan kapandı, kilidin sesi depoda bir idam hükmü gibi yankılandı. evet... kesinlikle yanlız değildik...
Adamın üzerinde taze kan yoktu ama Lizan’ın o meşhur, gösterişsiz ama kemiğe işleyen morlukları her yerindeydi. “Konuşmayacak mısın?” dedim. Sesimdeki o ürpertici sakinlik beni bile korkuttu. Kendi içimdeki yabancıyla, o acımasız tarafımla ilk kez burada tanıştım.
Adam acı bir tebessümle bana baktı. “Hepiniz böyle başlarsınız,” dedi. “Önce bir görev sanırsınız, sonra bir mecburiyet... En sonunda ise bir zevk.” ne söylediğini anlamadım ama halinden bakılırsa çok şey bildiği belliydi...
Ona neden burada olduğunu sordum. tek bir kelime ile cevap verdi, “İhanet,” dedi. ve bunu kabul ediyordu... “Hepimizin ruhunda olan ama sadece bazılarımızın yakalanma aptallığını gösterdiği o eski hastalık.” dedi...
burada olma amacımı asla anlamıyordum. bu bir göz dağı mıydı... yoksa daha beteri miydi bilmiyorum. ama izlendiğimi bilerek, Lizan beye sadık bir şekilde görünüp, Ona vaktinin tükendiğini söyleyip kapıya yöneldiğimde arkamdan seslendi, “Eğer konuşursam beni öldürür mü?”
Durdum. Işığın ve gölgenin tam sınırında ona son kez baktım. “Lizan bey kimseyi konuştuğu için öldürmez,” dedim. “Lizan bey konuşmayı bitirdiğinde öldürür. Konuştuğun sürece hayattasın.”
ve arkama bakmadan çıktım...
tekrar restorana döndüm. Yukarı çıktığımda Lizan koltuğuna gömülmüş, elinde kehribar rengi bir içki bardağı vardı... bana yanlış hatırlamıyorsam alerjisi olduğunu söylemişti..m ya da ben yanlış hatırlıyorum... Buzların bardağa çarpma sesi odadaki tek melodiydi. “Ne gördün?” diye sordu.
“Bir adam ve bir hata,” dedim korkusuzca. Lizan’ın gözleri kısıldı. “Onu fazla korkutmuşsunuz Lizan bey, bu sizi zayıf gösterir. Korku, bir noktadan sonra insanı dilsizleştirir.”
Sessizlik odayı bir sis gibi kapladı. Lizan güldü; o soğuk, kemik sızlatan gülüşüyle. “Cesursun ya da aptal. Ama ikisini de severim; çünkü bu tipler ya çabuk ölürler ya da çok yükseğe çıkarlar. Hangisi olacağını zaman gösterecek.”
yine bir şey söylemeden bir işaret verdi ve hemen tekrar beni odadan yaka paça attırdı... o gece restoranda çalışmam istenmedi ve gitmem söylendi...
sevinmeli miydim bilmiyorum... ama artık bir şeylerin değiştiği ortadaydı... ama bu kimin aleyhine işlerdi... işte ona zaman karar verecekti...