Sessiz Yemin

811 Words
Bölüm Adı: Sessiz Yemin Gerçekleri anlatmak, dilinin ucuna kadar gelmişti. Cümleler zihninde hazırdı; hangi kelimenin hangi yarayı açacağını, hangi sessizliğin karşısındakini sarsacağını biliyordu. Ama yapamadı. Çünkü gerçek, her zaman en güçlü silah değildi. Bazen sustuğunda daha çok kanar insan. İntikam denilen şey, sabır isterdi. Zamana yayılmış, soğukkanlı bir kararlılık. Ailesine söz vermişti. O söz, geceleri uykusunu bölen bir yemin gibi göğsünde duruyordu. Prensin onu odadan çıkartması gururuna dokunmuştu; kapının eşiğinde bir an durup arkasına bakmak istemişti ama bakmadı. Çünkü bu işin kolay olmayacağını başından beri biliyordu. Kolay olan hiçbir şey kalıcı olmazdı zaten. Asla pes etmek yoktu. Yavaş adımlarla yeniden kızların bulunduğu salona döndü. Etekleri yerde sessizce sürünürken, içindeki fırtına yüzüne tek bir çizgi bile düşürmemişti. Öfkeyle bakan madamın bakışlarını göz ucuyla yakaladı; o bakışta küçümseme vardı, şüphe vardı ama hepsinden çok, yaklaşan bir tehlikeyi sezmenin huzursuzluğu… Yerine oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde sakince duruyordu. Daha düşünecek çok zamanı vardı. Elinden bu kadar çabuk kurtulamazdı. Buna izin vermeyecekti. ♣ Sabah, güneşin altın rengi ışıklarıyla odayı yararak içeri girdi. Işık, ağır kadife perdelerin arasından süzülüyor, toz zerreciklerini bile görünür kılıyordu. Prens yavaşça yatağında doğruldu. Omuzlarında alışık olduğu bir ağırlık vardı; yalnızca bir ülkenin değil, verilen sözlerin ve bastırılmış öfkenin ağırlığıydı bu. Bugün önemli işleri vardı. Zamanı yetişirse ata binmeyi planlıyordu; düşüncelerinden kaçmanın en eski yoluydu bu. Kapı usulca tıklatıldı. “Prensim, Kont Rafiel sizi bekliyor. Hazır mısınız?” “Beklesin. Geliyorum.” Sesinde buyurgan ama yorgun bir ton vardı. Aynanın karşısına geçti. Yakasını düzeltti, saçlarını eliyle yana doğru taradı. Aynadaki yansımasına kısa bir an baktı; orada bir kraldan çok, rolünü fazlasıyla uzun süredir oynayan bir adam görüyordu. Odasından çıktı. Adımları doğrudan kontun bulunduğu odaya yönelmişti ama zihninde başka bir sahne belirdi. Dün… Dün kıza biraz fazla yüklenmişti. Suçsuzdu belki de. Tek istediği, prensle birkaç an geçirmekti. Bu düşünce, istemeden de olsa içini kemirdi. Odaya girdiğinde Kont Rafiel ayakta bekliyordu. Resmi bir selam verdi. Prens başıyla karşılık verdi. “Evet, Rafiel. Sizi dinliyorum.” “Sayın Prensim, daha önce bahsettiğiniz hususun zamanı geldiğini hatırlatmak isterim.” Prens arkasındaki raftan bir şişe aldı, kadehe ağır ağır içki doldurdu. Camın dolarken çıkardığı ses, odadaki gerilimi daha da belirginleştirdi. Konta döndü. “Neydi? Hatırlamıyorum.” “Anlaşmamız gereği, Lektonyas ülkesiyle barış sağlamak adına birtakım hediyeler göndermiştiniz. Ancak bu hediyelerin ülkemize ulaşmadığını ve bu durumdan haberiniz olmadığını söylediler.” Prens kadehi masaya sertçe vurdu. İçki hafifçe sıçradı. “Biz ne zamandan beri sözümüzü tutmamışız? Nedir istekleri?” “On bin değerli maden. Ayrıca… Kralımız, buradaki kızların güzelliğinin ününü duymuş. İzniniz olursa, bu ülkeden biriyle evlenmek ister.” “Tamam.” Kont bir an duraksadı. “Prensim… Güzel kızların seçilip burada değerlendirilmesini istiyorlar.” “Tamam. Çıkabilirsin.” Kont odadan çıkarken prens arkasından bakmadı. Kapı kapandığı anda kahkahayı bastı. Bu, sevinçten değil; boğazına kadar dolmuş sinirin kendine yol bulma biçimiydi. “Derhal haber verin. Ülkedeki en güzel kızlar toplansın.” “Emredersiniz.” Bu kraldan kurtulmak için, kendi himayesindeki kadınları bile gözden çıkarabilirdi. İktidar bazen en kirli fedakârlıkları isterdi. “Allison! Atımı hazırla. Biraz turlamak istiyorum.” Bahçeye çıktığında hava şaşırtıcı derecede güzeldi. Gökyüzü açıktı, rüzgâr hafifti. Biraz ileride, bir kız yere çömelmiş çiçek topluyordu. Güneş saçlarının üzerine düşüyor ama başlığından yüzü görünmüyordu. Yanına yaklaştı. “Alis? Alis! Sen misin?” Elini kızın omzuna koydu. Kız irkilerek arkasına döndü. “Sen!” “Affedersiniz, Prensim. Seslendiğinizi duymadım.” “Adın ne?” “Kate.” “Kate… Ne yapıyorsun burada?” “İçeride biraz bunaldım. Hava almak istedim. Çiçekleri görünce dayanamadım.” Prens, farkında olmadan gülümsedi ve atına yöneldi. “Siz nereye gidiyorsunuz?” Prens durdu. “Affedersin.” Kız başını eğdi, utandı. “At binmeye gidiyorum. Sen biliyor musun?” “Hayır, hiç binmedim.” “Gel o zaman.” Şaşkınlık, kızın yüzüne açıkça yerleşti. Dün kapıdan kovulan kız, bugün ata binmeyi öğrenmeye davet ediliyordu. Allison’un yardımıyla ata bindiler. “Önce atı hisset. Ayağınla yavaşça vur.” “Böyle mi?” “Evet. Nazik olmalısın.” Dakikalar geçti. “İşte bu kadar.” “Gerçekten oldu mu?” “Evet. Şimdi tek başına denemek ister misin?” “Ya yapamazsam…” “Yaparsın.” “Dehh!” At hızlandı ve gözden kayboldular. Bir süre sonra boş bir at prensin yanına döndü. Yüreği sıkıştı. Hemen diğer ata bindi. Az ileride Kate’i gördü; büyük ihtimalle düşmüş, tekrar binmişti. Yanına geldi. “Bir şeyin var mı, Kate?” “Yok, Prensim… Sadece ayağım biraz incindi.” “Allison!” “Buyurun.” “Bundan sonra Kate’in hizmetindesin.” “Emredersiniz.” “Anlamadım…” “Ayağının iyileşmesi gerek. Benim yüzümden oldu. Bir süre üst kattaki odalarda kal.” Kate başını eğdi. İçinde sessiz bir zafer büyüyordu. Prens onu fark etmişti. Değer vermişti. Oysa prens bunu yalnızca suçlulukla yapmıştı. Kate ise bunu bambaşka bir anlama bürümüştü. Yeni odasına girdiğinde, her yanı ışıkla doluydu. Kraliyetin en güzel odalarından biriydi bu. Pencereye yürüdü, gülümsedi. Başarmıştı. En kısa sürede düşes olmalıydı. Ve bu oyun… Bitmeliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD