BÖLÜM 1: MÜHÜRLÜ ŞEHİRLER
HAVİN:
Diyarbakır’ın sıcağı tenimi yakmıyor, aksine damarlarımdaki kanı canlandırıyordu. Hevsel Bahçeleri’nden esen rüzgar saçlarımı savururken, Sur içindeki o dar sokaklarda koşturmak benim için özgürlüğün ta kendisiydi. Biz Diyarbakırlıydık; asaletimiz surlar kadar dik, inadımız ise Dicle kadar hırçındı.
~~~
"Havin! Yavaş kızım düşeceksin, bu ne acele?" diye seslenen annemin sesini gülerek duymazdan geldim. Hayat benim için o an sadece neşeden ibaretti. Babamın göz bebeği, abimin ise kıymetlisiydim. Hiçbir kederin o koca kapılardan içeri gireceğine inanmıyordum. Henüz bilmiyordum ki; abimin kalbine düşen o yasak sevda, benim boynuma bir ip gibi dolanacaktı. Benim masalım, bir başkasının kaçışı yüzünden yarım kalacaktı. oysa küçüklüğümden beri tek hayalim dizilerdeki gibi bir aşk yaşamaktı, nereden bilebilirdim sevmediğim yabancı bir adamla evleneceğimi.
~~~
O sabah aynadaki aksime bakarken gördüğüm neşeli kız, birkaç saat sonra bir "bedel" olarak anılacağından habersizce son kez gülümsedi.merdivenlerden aşağı indim kahvaltıya, abimin evde yoktu 2 gündür uğramamıştı oturdum kahvaltımı yaptım arabama binip okulun yolunu tuttum ben anaokul öğretmeniyim neden bilmiyorum ama çocuklar benim nefesim her şeyim onlar olmadan eksik hissediyorum çocuklar bu kirli dünyanın en masum melekleri Umarım kaderleri benimki gibi kara yazılmaz...
~~~
HAZERAN'dan
Mardin, altından bir tepsi gibi önüme serilmişti ama benim içimdeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Mezopotamya ovasına tepeden bakarken, Karadağ aşiretinin omuzlarıma yüklediği o ağır yükü hissediyordum. Küçüklüğümden beri hep savaştım kız kardeşim özgürce yaşasın diye, babam'ın omuzlarındaki yük hafiflesin diye herşeyi kendi başıma sırtlanmanın verdiği o ağırlık artık bedenime ağır geliyordu Bizde söz ağızdan bir kere çıkardı ve töre, babamın oturduğu o taş taht kadar soğuktu.
~~~
bazen düşünüyorum keşke Ağa oğlu olmak yerine sıradan bir ailenin icinde doğsaydım, her gece odamın terasında oturup köydeki evlere bakıyorum. içimden düşünüyorum ne kadar sıcaktır şimdi içerisi diye, sıcaklıktan kastım Aile ortamı acaba neşeliler mi yoksa bizim gibi sadece yemekte mi beraberler diye.
~~~
işte o gün yeni bir ağırlığın omuzlarıma ineceğini bilmeden o tepeye çıkmıştım ta ki korumalardan biri yanıma yaklaşarak "Ağam," diyene kadar, Sesi titriyordu. "Boran Ağa, berivan'ı alıp kaçmış. Diyarbakır yolunda izlerini kaybettik."
Elimdeki tespihin taneleri çıtırtıyla dağıldı. Göğsümden yukarı doğru yükselen o öfke ve acı, Mardin’in tüm sokaklarını ateşe verecek kadar yakıcıydı.
~~~
Benim bacım, göz bebeğim elimde büyüyen inci tanem, Karadağların ise namusu kaçırılmıştı. Bu lekeyi ancak kan temizlerdi ya da daha ağır bir ceza, dedim ya töre ve ağalık ağır bir yüktü...
Gözlerimi ufka, Diyarbakır’a doğru çevirdim. Namusumuzu alanların en değerlisini alacaktım çünkü ben kıyamasam da aşiret ağaları kıyardı berivan'a.
Boran’ın ciğerini yakmak için, onun dünyasını yıkacaktım. Kan davası değil, bir ömür sürecek bir esaret başlayacaktı.
~~~
"Hazırlanın," dedim sesim buzdan bir bıçak gibi yankılanırken. "Diyarbakır’a gidiyoruz. Madem bizden bir can eksilttiler, biz de onların canından can alacağız. Berdel hükmü verilecek!"
~~~~
Güneş batarken iki şehir de baruta kesmişti. Bir tarafta kahkahası yarım kalan bir kadın, diğer tarafta öfkesi dünyayı yakacak bir adam... Kaderin mühürlenmesine sadece bir gece kalmıştı.