Hazan Korkmaz
Derler ki:
"Bir şehir seni çekiyorsa, orada seni bekleyen bir hikâye vardır."
Kenan’ın annesi beni azat ettikten sonra, ilk günler ne yapacağımı bilemez haldeydim. Her özlediğimde huzur bulduğum, mezarında sessizce oturduğum adamın yanına artık gidemeyecektim. Sumru Anne’yi dinlemeyip gidebilirdim elbette… Ama eve döndüğümde, annemin de benimle aynı fikirde olmadığını gördüğümde, bir karar vermem gerektiğini anladım.
Annem, babam, kız kardeşim… Hepsi benim için endişeleniyordu. Onları anlıyordum, ama yapamıyordum. Kenan’ın o topraklarda uyuduğunu bilip de rahat bir şekilde hayatıma devam edemezdim. Karar almama sebep ise, aslında annem oldu. Mezarlıktan döndüğümde evde yalnızca o vardı.
“Gel otur kızım. Biraz konuşalım… Anne-kız zamanı yapalım.” dedi. Mutfağa çağırdı. Eskiden bunu sıkça yapardık ama artık kimseye yaklaşmıyordum.
“Anne, yorgunum. Odama çıkmak istiyorum.”
“Otur dedim.” Sesindeki ton değişmişti. Bir şeyler olduğunu anlamıştım. Oturdum. “Dinliyorum anne.”
“Daha ne kadar böyle devam etmeyi düşünüyorsun? Kaç yıl?”
“Anne…” dedim sadece. Konunun ne olduğunu biliyordum; Kenan’la birlikte mezara gömdüğüm hayatımdı bahsettiği.
“Kuzum, Hazan’ım… Yapma böyle. Kenan’ı çok severdim. Benim oğlum yoktu ama o, bana bir evladın annesine göstereceği saygıdan çok daha fazlasını gösterdi. Eğer oğlum olsaydı, herhalde o kadar severdim. Ama Kenan artık yok.”
Annemin sözleriyle gözlerim dolmaya başladı. Susmasını istiyordum ama o devam etti:
“Bir dön, bak kendine. Ne kadar salmışsın kendini… O yemyeşil gözlerin bile solgun artık. Kenan toprakta, sen ise yaşarken mi ölmek istiyorsun? Bizi sevmiyor musun? Baban, ‘Kızım ne hallere düştü ama ben baba olarak yardım edemiyorum.’ diyor. Senin yüzüne bakamıyor.”
“Anne, Kenan’ı unutamam ben.” dedim. Annem, masanın üzerinde duran ellerimi tuttu.
“Unutma. Ama senin bir hayatın var. Ölenle ölünmüyor. Koca bir yıl geçti. Çalışıyorsun ama o iş seni yıpratıyor. Başka bir iş bul, daha rahat bir hayat kur.”
“Anne… Kenan bu şehirdeyken ben gülemem. Yapamam.”
“O zaman git buralardan. Yeter ki sen mutlu ol. Dönme buralara. Biz senin özleminle yanarız ama sen mutlu ol.”
“Anne, ama sizi özlerim.”
“Biz geliriz yanına. Lakin doğup büyüdüğün bu şehir sana artık iyi gelmiyor. Her gün bir az daha mum gibi eriyip gidiyorsun. Yapma bunu bize.”
O an anladım. O gece boyunca düşünecektim. Ertesi sabah kararım kesindi: Taşınacak, yeni bir hayata başlayacaktım. Nereye olacağını ise tamamen tesadüfen buldum; haritayı çevirip parmağımı rastgele koyduğumda, Şırnak çıkmıştı.
Tayinimi oraya istedim ve ilk iş annemlere söyledim. Şırnak çok uzak olsa da ses etmediler. Ama ben emindim… O şehir beni çağırıyordu. İçimde bir his vardı; orada beni bekleyen bir şeyler olduğunu biliyordum.
*****
Şimdiki zaman
"Beni neden buraya getirdiniz?" Hazan çırpınmaya başladı. Çünkü depoya getirildikten bir süre sonra, onu diğerlerinden ayırmışlardı. Öğrenmişlerdi ki Hazan orada çalışan biri değildi; Berzan’ın ilgisini çekmiş kadındı. Bu durum, Bozkır ailesinden alınacak intikam için bulunmaz fırsattı. Verilmeyen paranın hesabı bir şekilde sorulacak ve para tedarik edilecekti.
"Ama sen bize Berzan Ağa’nın yeni manitası olduğunu söyleseydin, sana önceden güzellik yapardık," dedi adamlardan biri, pis pis sırıtıp.
Hazan, Berzan’ın daha ilk gördüğü günden beri kendisine farklı bir şekilde yaklaştığını fark etmişti. Ama rahatsız edici, elle tutulur bir hareketi olmamıştı ki üzerine düşünsün.
"Hoşt köpek! Önce konuşmana dikkat et. ‘Manita’ falan doğru olmuyor," dedi dişlerini sıkarak.
"Ne diyelim o zaman? Metresi mi dememi istersin? Manita bence daha medeni," dedi adam, alaycı bir gülümsemeyle.
Ellerinin bağlı olması en büyük engeldi. Yoksa bu iki herifi çoktan yere sermişti. Bir yıldan fazladır sahalara çıkmamış olsa da, eski refleksleri hâlâ canlıydı.
"Orospu çocuğu! Metres senin karındır!" diye bağırdı Hazan, bilerek adamları kışkırtarak. Amacı basitti: Adamları sinirlendirmek, böylece onları dışarı çıkarmaya zorlamaktı. Dışarı çıkarlarsa kaçma şansı artardı.
Ama adam, öfkeyle üzerine yürüyüp suratına sert bir tokat patlattı. Darbenin şiddetiyle Hazan’ın dudağı patladı, sıcak kan damağına yayıldı.
"Zoruna mı gitti it? Sen kimsin köpek? Sen ancak gizlice kadın, çocuk kaçırırsın. Gücü ancak kadınlara yeten şerefsiz, andaval!" diye bağırdı Hazan, tükürüğünü yere fırlatarak.
Adam yeniden üstüne yürümek üzereydi ki, diğeri elini kaldırarak durdurdu.
"Abi dur! Bu kadınla daha işimiz var. Öldürmek mi istiyorsun?"
"Acele et. Ne yapacaksan sen yap. Yoksa benim elimden kaza çıkacak," dedi öteki ve cebinden bir iğne çıkardı.
Hazan’ın kaşları çatıldı. Ne iğnesiydi bu?
"Defol. Dokunma bana," diye engel olmak istedi adama. Ama ona doğru adım atan kişiye engel olamadı. Çünkü elleri bağlıydı. Bu yüzden ayağıyla sertçe karnına tekme attı, adam iki büklüm olup yere düştü.
Tam o sırada, az önce ona tokat atan diğer adam Hazan’ın ayaklarını tuttu, vurmasını engelledi.
"Şimdi seni gebertmek vardı da… Dua et şanslısın. Birazdan ne demek istediğimi anlayacaksın," dedi sırıtarak, yerde kıvranan arkadaşına dönüp. "Karı gibi yatma, kalk! İğnesini vur da, bakalım hanımefendi o zaman da böyle ahkam kesebilecek mi?"
Adam kalktı, iğneyi hazırladı. Hazan ne kadar dirense de, şırınganın ucu koluna saplandı. İğne deriyi delerken sert bir acı hissetti; ardından, ilacın soğukluğu yavaşça kasına yayıldı.
"Ne vurdunuz bana? Ne içindi bu?" diye sordu Hazan, öfkesini saklamadan.
"Birazdan öğrenirsin," dedi birinci adam.
"Eroin mi vurdunuz?"
"Hayır canım. O kadar da zalim değiliz. Yarım saate anlarsın zaten," diye güldü ve ikinci adama dönerek, "Götür şunu. Birazdan üstümüze saldırabilir," dedi.
Hazan’ın kafası karışıktı. Eroin değildi, peki neydi? Uyku ilacı mı? Hayır… O zaman bu herifler ona ne enjekte etmişti?..
*****
Demir ise delirmiş gibi Hazan’ı aramaktaydı. Gece çökmüştü. Çocuklar ve öğretmenler çoktan teslim edilmiş, hatta Haydar, Demir’i arayıp teşekkür bile etmişti. Ama iş Hazan’a gelince orada düğüm vardı. Haydar, Hazan’la ilgilenmediğinden bu konuda kafa yormamış, meseleyi kapatmıştı. Fakat Berzan öyle değildi. O da endişeliydi. Çünkü istemeden de olsa Hazan’a karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı. Babası gibi kötü kalpli, kirli işlere bulaşmış bir adamın oğlu, şimdi tertemiz bir kadına âşık olmuştu. Ama işte, geçmişin karanlık izleri ve yapılan yanlışlar, Hazan’ın hayatını paramparça etmek üzereydi.
Berzan o gece evine dönmüştü. Arama işini adamlarına emir vermişti. Ama Demir… Demir hâlâ pes etmemişti. Hâlâ arıyordu. Gözünü bile kırpmadan, sabaha kadar arayabilirdi. Elinde telefon, üstü olan Serdar amire bağlandı.
"Amirim, yalvarırım… bana iyi bir haber ver," dedi, sesi gergin, sabırsızdı.
"Sorgu devam ediyor, " diye yanıtladı amiri.
"Ee sonuç? Kaç kere aradım, hâlâ “yok” diyorsun, " dedi Demir, direksiyon başında sinirle parmaklarını direksiyona vururken.
"Konuşmamakta ısrarcılar. Ama ben araştırdım… Cizre’de bu adamın kullanılmayan bir evi var. Git, ekiple bakın."
Demir duraksadı. Gözleri karanlıkta bir noktaya saplandı. Yol bulma umuduyla ışık saçtı.
"Ben tek giderim. Ekibi başka yere yönlendir," dedi sert bir tonla.
Adres eline ulaştığında, hiç vakit kaybetmeden motoru çalıştırdı. Aracın uğultusu gecenin sessizliğini yararken, içinde tek bir şey vardı: Hazan’ı bulmak. Belki sadece bir ihtimaldi… ama o ihtimalin peşinden gitmek zorundaydı. Çünkü beklemek, durmak, boş boş oturmak onun yapabileceği bir şey değildi.
*****
Hazan, taş bir evin kimsesiz odasında tek başına kalakalmıştı. Kapı kilitlenmiş, dış dünyadan tamamen kopmuştu. Düşüncelerinin arasında, Berzan’ın neler yaptığını ve nasıl bu duruma gelmiş olabileceğini sorguladı; insanlar neden bu kadar kin doluydu ona karşı? Ama birden bedeninde tuhaf bir değişim hissetti. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, sanki göğsünden fırlayacak gibi atmaya başlamıştı.
“Bu adamlar bana ne enjekte etti?” diye düşündü. Sıcaklık aniden tüm vücudunu sardı. Gömleğinin düğmelerini açtı, sadece atletle kaldı; ama o bile sıcaklığını dindirmeye yetmiyordu. Saçlarını küçük tokasıyla topladı, ama nafileydi. Bu sıcaklık, kadınlığında bile kıpırdanmalara yol açıyordu. Hazan artık anlamıştı: İlacın etkisi bedenini ele geçirmişti. İstekarttırıcı bir ilaçtı.
“Lanet olsun… Şerefsizler!” dedi, ama sesi odada yankılanırken sıcaklık onu sarmıştı. İlacın etkisi o kadar güçlüydü ki, mantığı ile bedeni arasındaki fark giderek belirginleşiyordu. Tam o anda kapı açıldı; odaya iri yarı bir adam girdi. Gözleri Hazan’ı görünce parladı, bakışı neredeyse onu yakıp geçiyordu.
“Ben gelmeden soyunmuşsun… Ben soymak isterdim seni,” dedi adam, kapıyı kapatarak. Hazan geri çekilmeye çalıştı ama bedeninin kontrolü zayıflamıştı. Adam hemen yakaladı onu.
“Kaçma benden… Senin için çok para ödedim,” dedi ve bir anda Hazan’ı yatağa fırlattı. Sırtı yatağa çarptığında bir an kalkmak istedi, ama adam sanki avına saldıran bir yırtıcı ayı gibi üstüne çullandı. Dudaklarını öpmeye çalıştı, Hazan direnmeye çalıştı; ama bedeninin ateşi onu ele geçiriyordu. Adam boynuna yönelince, vücudu birden yanıyor, aklıyla bedeni arasındaki çatışma daha da belirginleşiyordu. Az daha ona razı gelecekti ama çırpınışları ile direnmeye çalışıyordu.
Tam o anda kapı açıldı ve Demir içeri girdi. Dışarıdan ışıkları yanan ev ve yeni gelmiş bir araç görmüştü. O anda bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmişti. İçeri girdiğinde duyduğu sesler kalbini sıkıştırdı; sevdiği kadın neredeyse tacize uğruyordu. Hızla odaya daldı, gördüğü manzara öfkesini zirveye taşıdı. Adamı bir anda Hazan’ın üzerinden kaldırıp duvara savurdu.
“Şerefsiz! Namussuz! Nasıl dokunursun!” diye bağırdı, yumruklarını ardı ardına vururken adam boğuşmaya çalıştı; ama beklenmedik bir misafirle karşılaşmak onu şaşkına çevirmişti. Demir’in gücü karşısında, hiçbir direnişi işe yaramıyordu. Hazan, yavaş yavaş kendine gelmiş, ilacın etkisiyle bile dehşetle adama bakıyordu. Ölmesine izin veremezdi. Adalete güvenmesi gerekiyordu.
“Bırak,” dedi, titreyen sesiyle Demir’e yaklaşarak. Ama Demir yüzünü ona çevirmedi.
“Bıraksana be adam… Öldüreceksin!” diye omuzundan sarsınca, Demir bir an durdu. Yüzü Hazan’a döndüğünde, gözlerindeki tanıdık ifade onu şaşkına çevirdi.
“Kenan…” dedi Hazan, geri geri gidip yatağa otururken.
O an, adamı boğmaya çalışan eller aniden boşaldı. Hazan’ın zihni bulanık ama gözleri netti; onu tanımıştı. Gördüğü kişi Kenandı.