Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Gözlerimi açıp üzerimdeki pikeyi attım. Yan tarafıma baktığımda Eylül yoktu. Benden erken uyanmıştı demek ki. Telefonumu açıp saate baktım. Saat on bire geliyordu. Sanırım dün gece geç yattığım için çok uyumuştum. Şu son iki aydır fazla uyuyordum. Buna bir son verip eski düzenine sokmalıydım kendimi. Ben salık saçlarımı tokamla yukarıdan toplarken odaya Eylül girdi. ''Ben de seni uyandıracaktım.''
''Daha erken uyandırsaydın keşke.'' deyip üzerimdeki uzun elbise pijamamı düzelttim ve odanın kapısını açıp lavobaya doğru yürümeye başladım. Rahattım çünkü teyzem ve Eylül buradaydı ama eniştem yoktu. Çalışıyordu adamcağız. Ee n'apsın, Eylül gibi çok yiyen koca boğazlı bir kızı var. Eve ekmek yetişmiyordur.
Tam lavabonun önüne gelmiştim ki karşımda birinin varlığını hissederek kafamı kaldırdım. Ne? NE?!
Gözlerimi, elâ ve kahve arası gözlerden bir kaç saniye çekemeyip şaşkınlıkla donup kaldıktan sonra 'hii!' nidası çıktı ağzımdan seslice. Neyse ki Fatih abim bakışlarını hemen üzerimden çekmişti de daha fazla rezil olmamıştım. Daha fazla ne olabilirdi ki?! Resmen FATİH ABİM, KUZENİM, BENİM SAÇLARIMI GÖRMÜŞTÜ!!
İyi de nereden çıkmıştı ki o?! Daha dün ben saat birde yatmadan evvel evde amcamdan başka erkek yoktu! Fatih abi nerden çıktın sen? Eylül, yaktım çıranı! Nasıl uyarmazsın sen beni?! İnsan bi 'Fatih abimler var' der. İnsan bi başörtünü al da çık odadan der!
İçimden Eylül'e söylenmeye devam edip kendimi lavobaya attım ve kapıyı arkamdan hızlıca kapattım. Fatih abim de ne olduğunu kavrayıp şaşkınlığını üzerinden atar atmaz arkasına dönmüştü zaten. Şimdi ben onun yüzüne nasıl bakacaktım?! Nasıl?! Ya Rab, sen yardım et. Elimi yüzümü dört kez yıkayıp kendime gelmeye çalıştıktan sonra saçlarımı hırsla ellerimin arasına alıp çekeledim. Onların ne suçu vardı tabi dimi? Canım saçlarım, cici saçlarım. Tamam sizi rahat bırakıyorum. Lakin bana helal olmayan birinin saçlarımı görmüş olma düşüncesi beni rahat bırakmıyor! Ben nasıl bakacağım onun yüzüne!
...
??
...
Bakmıştım. Yani en azından, aynı ortamda bulunmuştum. Kahvaltı yapmıştık hep beraber. Benim sesim pek çıkmasa ve pek konuşmasam da gayet neşeli ve güzel bir kahvaltı olmuştu herkes için. Oysa ben gerginlikten ayağımı sallayıp durmuş, dikkat çekmemek için hiç konuşmaya yeltenmemiş, yerimden dahi kıpırdamak istememiştim.
Sonunda bana yıllar sürmüş gibi gelen kahvaltı bitmişti. Ortamdan (aslında Fatih abimden) uzaklaşmak için mutfak işlerinin hepsini üstlenmiş bulunuyordum. Ama ''-dum''. Şu an bitmişti işler. Eren ve Fatih abim beraber gelmişler meğerse buraya. Gelmişken anaannemi de getirmişler. Eren bey arkadaşlarımla buluşacağım diyerek kahvaltıdan yarım saat sonra evden ayrılmıştı. Nesrin yengem ve Hülya teyzem bahçede oturuyorlardı. Tam mutfağın kapısından elimde telefonla çıkacağım sırada Eylül hanım önüme geçerek ilerlememi engelledi. Bu sırada arkamdan Hülya teyzem gelmişti. Hazır aklıma gelmişken ona da göstermeliydim.
''Teyze bak sana ne göstereceğim.''
Teyzem dikkatini bana verdiği sırada kapı çalmıştı.
''Eylül, kızım kapıya bak. ''
Eylül, teyzemin emriyle kapıya yöneldi. Muhtemelen gelen Eren'di. Bu düşünceyi bir kenarı atıp telefonumun galerisini açtım ve fotoğrafı teyzeme gösterdim. ''Bak teyze, ne kadar güzel bir fotoğraf, değil mi? Fatih Osman abimle ben.''
Teyzemin yanında belirip ekrana gözlerini diken anaannem meraklı teyzeleri andırmıştı bana.
''Aaa. Ne de güzel çıkmışsınız. Fatih abinle sen. Zaten hep severdiniz birbirinizi. ''
''Ben miyim o fotoğraftaki?''
Duyduğum sesle kafamı kaldırdım ve bütün gün kendinden adeta kaçtığım Fatih abimle göz göze geldim.
''He yavrum, sen ve Betül.'' dedi anaannem ve devam etti. ''Hatırlıyorum o günü, ikiniz de pek tatlıydınız. Birazdan anlatırım size bu fotoğrafın hikayesini Fatih, şimdi namazımı kılayım.''
Fatih abim başını salladı onaylarcasına ve mutfağa girdi; ardından teyzem de yanımızdan geçip gitti.
Bense duyduğum sesle donakaldım. ''Telefonunun ekran fotoğrafı güzelmiş.'' Affan ne ara gelmişti ya?
''Sa-sağ ol.'' dedikten sonra sesindeki imâyı kavrayarak ''İyi de Nesrin yengem bana demişti ki--'' diye bir açıklama yapma girişimine girdim. Fakat Affan cümleyi yarıda kesip ''bir şey söyleme'' demiş ve arkasını dönüp kapıdan çıkmıştı. Nasılsa üzerimde elbisem var diyerek rahatlıkla terliklerimi ayağıma geçirdim ve bahçe kapısına yaklaşmış Affan'ın önünde durdum.
''Beni dinlemen gerek.'' dedim ve tepki vermesini bekledim.
''Dinleyecek bir şey yok tamam mı?''
Cümlesi üzerine durakladım ve kaşlarımı çattım. Bu ne ergence bir tavırdı? Ben buna sinirli değil miydim? Tam öfkem geçmişken körüklemişti yine!
''Evet doğru ! Dinleyecek bir şey olmamalı. Sonuçta elin adamı nişanlısını rahatsız edip konuşmaya çalıştığında tepki vermeyen biri neden nişanlısının telefonunun ekranında kuzeninin küçüklük fotoğrafını görünce rahatsız olsun, dimi?!''
Affan da kaşlarını çatmıştı şimdi. Benim ise gözlerim dolmuştu yaşadığım duygu karmaşasından. Onun konuşmasını bekledim. Bir şey desin istedim. Sustu. ''Bu mu yani?'' deyip bakışlarımı suratından çektim ve kafamı sallayıp ''Tamam o zaman, sen bilirsin.'' dedikten sonra adımlarımı tekrar eve yönelttim. Ne bir şey demiş ne de peşimden gelmeye yeltenmişti. Zaten romantik filmlerde olmadığımızın ben de farkındaydım. Ki romantik âşıklar da değildik zaten. Acaba ben..? Yok canım. Değildir.
''Betül, kızım, Affan nereye gitti?''
''Kuruntular dolu dünyasına!'' deyip merdivenleri çıktım hızla ve odama attım kendimi.
Ve yine kalemim iletmişti şikâyetimi sayfalara.
16.08.2016
Ben, hayat denen akıntının dalgalarında savrulan gül yaprağı.
Tabiki benim hâlimi gören anneannem odaya dalmıştı. Hemen ardından da teyzem, yengem, Eylül... Uzun süre ne olduğunu sormuşlar, kavga mı ettiniz, aranız mı bozuldu gibi tabirlerden sonra bile beni pes ettirememişlerdi. Eylül az çok olayların bir kısmını biliyordu. Aslında, Affan'ın Fatih'i kıskanması hariç her şeyi biliyordu Eylül. Bu nedenle üstelemiyor, sadece yoğun soru bonbardımanına tutulmuş zavallı beni izliyordu.
Ne olduğunu söylemeyeceğimi anlamış olacaklar ki bu sefer de 'Affan bey oğlumu çağıralım, oturup konuşun. Sorunlarınız varsa halledin.' faslına geçiş yapılmıştı. Sonunda beni dikkate alabilen değerli büyüklerim 'hayır'larımı kabul etmişlerdi ve kimseyi ne aramış ne de çağırmışlardı. Artık bunalan teyzem ''Aranızdaki her neyse çözün, çünkü birdahaki ay içinde kendi evinize ayrılacaksınız.'' diyerek beni bir kez daha bir başka yanımdan vurarak odadan çıkmıştı.
''Na-nasıl yani?''
''Basbaya. Bu ayın sonlarına doğru evin tadilatı bitiyor. Resmi nikahı da yaparsınız.''
Nesrin yengemden gelen cevap üzerine yavaş yavaş herkes odadan çıkmıştı. Eylül ve ben kalmıştık.
''Şiştt. Kendine gel.'' diyerek beni dürtükleyen Eylül donmuş olduğumu sanıyordu herhâlde.
''Kendime gelmek istemiyorum. Hafıza kaybı geçirmiş gibi yapsam beni ele verir misin? Vermezsin dimi?''
Eylül bana göz devirip ''Benim ne yapacağım belli olmaz.'' dedikten sonra sarılıverdi. Onun sıcak kolları arasında rahatlamıştım.
''Eylül, her şey çok karışık. Ben ona ne yaptım da böyle davranıyor. Maraş'a gitmeden önce hiç bir şey yoktu, oradan döndükten sonra ise...''
Cümlem böylece kalıvermişti. Eylül ise konuşuyordu. Ama cümleleri bana tesir etmiyordu.
''Belki zor bir süreçten geçiyordur. Ona zaman ver, kendine gelsin. İnsanlar bazen başkalarıyla sorunlar yaşayıp; alakasız kişilerden hıncını alırlar.''
''Yine de bana böyle davranması çok saçma. Ben ona hiç bir şey yapmadım. Neden benden soğuyor?''
''Betül, bence sen gerçekten onu seviyorsun.''
Omuz silktim ve kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. O suratsız, düşüncesiz, sabırsız, anlayışsız, gıcık Affan'ın nesini sevecektim be?!
Puf...Yavaş Betül. Ne saydırdın çocuğa be. Yavaş.
''Seni zormalayacağım. Kendin anla. Kendi kendine itiraf et. Çünkü ben seni zorladıkça sen inkâr edeceksin. Kalbindeki gerçeğe inanmayacaksın.''
Ben bir şey demeyip etrafa boşca bakındıktan sonra bir süre sessiz kaldık ve konu kapandı. Lakin gece boyunca aklımın bir köşesine takılıp durdu tüm bunlar. Gece rüyamda gördüklerim de yarama tuz basmıştı. Gözlerimi açıp alnımdaki terleri sildikten sonra yataktan çıktım ve ne olur ne olmaz diyerek başörtümü de örtüp odadan ayrıldım. Mutfağa girip bir bardak su içtikten sonra tekrar odama yöneldim. Merdivenlerin başına geldiğim esnada duyduğum inleme sesleriyle durakladım. Ses misafir odasından geliyordu ve Fatih abimin sesine benziyordu. Gecenin bir yarısı uyanık mıydı? Bir yeri mi ağrıyordu da inliyordu acaba? Ben beynime böyle bir komut vermediğim hâlde ayaklarım odanın kapısına yönelmiş, ellerim kapıyı hafifçe aralamıştı. Seslendiğim halde cevap gelmemişti. Anladığım kadarıyla Fatih abim uyanık değildi lakin inliyordu. Muhtemelen kâbus görüyordu. Odaya girmemem daha iyi olacağından, anaannemi uyandırma kararı aldım. Bir kaç dakika sonra 'hayırdır inşallah' diye mırıldanan anneannem uyanıp beni dinledikten sonra misafir odasına yöneldi. Bir yandan da benimle konuşuyordu. Aslında, o kendi kendine konuşuyordu ben dinliyordum.
''Son zamanlarda hep kâbuslar görmeye başladı benim kuzum. Endişeleniyorum artık. Gittikçe de şiddetleniyor kâbusları! Baş da ağrıyor sık sık.''
Sonunda anannem odaya giriş yapıp Fatih abimi uyandırmış ben de kapının arkasından kulak kabartmıştım konuşmalarına. Anneannem biliyordu zaten burada olduğumu.
''Bu hafta görünürüm bi doktora.'' diyerek anaannemi rahatlatan Fatih abim hayırlı geceler diledikten sonra operasyon tamamlanmıştı. Anaannemi de yatırıp kendimi uykunun kollarına bırakmaya gittim.
Sabah kahvaltıdan sonra biraz oturmuştuk ve sohbet etmiştik. Henüz saat öğlen olmamışken bizimkiler ayaklandı 'gidelim artık' diye. Her zamanki gibi büyükler ânında hazırlanmış, gençler -burada o genç Eylül oluyordu- ise 'Bir dakka!' diye diye 5 dakika daha bekletiyordu insanları. Eylül son iğneyi de eşarbına batırdığında aklıma Fatih abime fotoğrafları vermediğim geldi. Siyah poşeti çekmecemden çıkarıp Eylül'ün peşi sıra alt kata indim. Herkesle vedalaştıktan sonra Fatih abimin yanına yanaşıp poşeti uzattım.
''Ben sana geri getiririm bi ara bunları.'' diyen Fatih abim teşekkür de ettikten sonra şoför koltuğuna yerleşti. Arabanın ardından el sallayıp içeriye girdik.
Telefonumun bildirim sesi kulaklarıma dolduğunda mesaj geldi sanmıştım fakat ''Nesrin Yengemin doğum günüü?'' yazıyordu. Eyvah! Ben bunu unutmuştum! Evet, doğum günleri konusunda öyle batılılar gibi davranmaya karşıydım lakin değer verdiğim bir insana iyi ki yıllar önce bugün doğmuşsun demeyi de es geçmeyen bir fikre sahiptim.. Aslında amaç, bu bahaneyle güzel bir kaç saat geçirmekti benim için.
Üzerime feracemi giyip lacivert örtümü taktım. Abdestim zaten vardı. Paralarımı biriktirdiğim kutumdan biraz para alıp çantama attım ve çantayı da koluma takıp merdivenleri hızla indim. ''Ben çıkıyorum yengee! Süheyla'yla görüşeceğim.'' diye seslendikten sonra ayakkabılarıma uzandım.
'' Tamam ama geç kalma!''
Yengem de bana seslendiğine göre gidebilirdim.
Bayırı çıkarken bir yandan da telefonumda Süheyla'nın numarasını bulup aradım. Kısa bir selam faslından sonra asıl konuya geldim. Neyse ki bugün gireceği ameliyatı falan yoktu. Vaktini bana ayırabilirdi. Zaten kızcağız ben gibi 4 yıl değil daha fazla okuyordu. Tıp okumak kolay değildi. Stajlar, ameliyatlarda yardımcı olmalar, onca kelime öğrenmeler...bla bla. Hiç benlik değil. Okulum bitmişti, ikinci yılımdaydım. O da son senesindeydi. Daha mezun olamamıştı yavrum yazık. Her neyse deyip bir kez daha Süheyla'nın zekiliğini tebrik ettim ve buluşacağımız yere yani her zamanki gibi Sedir kafeye yol aldım. Süheyla da gelip sohbete başladığımıza yüzümde bir tebessüm oluşmuştu bile bu kız sayesinde.
''Ee ben Eylül de gelir diye bekliyordum?''
''Onlar bir kaç saat önce gitti.'' dedim ve ''Unutturma bana, Nesrin yengeme tâcların en güzelini alacağım.'' diye de ekledim aklıma gelmişken.
''Aa evet. Bugün ayın on yedisi. Senin yengenin, benim de teyzemin doğduğu gün.''
Kafamı salladım evet dercesine.
''Demek unutan sadece ben değilmişim.''
''Hiç sorma kızım ya. Ben kendimden şüphe etmeye başlayacağım artık. Sürekli bir şeyleri unutup duruyorum. Geçen akşam ders çalışırken bütün odayı talan ettim kalemimi bulmak için meğer kalem zaten elimdeymiş.''
İkimiz de Süheyla'nın cümlelerine güldük. ''Gülme Betül. Ben ciddiyim.'' dese de Süheyla da gülüyordu.
''Ne zaman nereye gitmem gerek unutuyorum. Acaba bu kitapları okudum mu diye düşünüp karar veremiyorum. Kaç kere hatim yapmıştım diye düşünüyorum, kesin cevap yok.''
''Normal şeyler bunlar kuzum, normal şeyler.'' dedim tebessümle.
'' Bilmem artık.''
Sonunda yanımıza gelebilen bir garson amca ne istediğimizi sorduğunda kafamızı kaldırdık ve yanıt verdik. Amca yanımızdan uzaklaşırken ben de bakışlarımı dışarıya yönelttim. Her zamanki gibi dünya telaşesiyle insanlar bir o yana bir bu yana gidiyordu bir şeyler için. Biz de o insanlardandık. Bazen öyle gereksiz geliyordu ki bana saçma koşuşturmalarımız. Bakışlarımı tekrar Süheyla'ya çevirecekken tanıdık bir silüet belirdi kafenin kapısında. Baksam mı bakmasam mı diye düşünmeye son verip baktım. Evet, Affan'dı. Görmemiş gibi yapmaya karar verip Süheyla'nın cümlesine kulak verdim.
''Dondurmamızı yedikten sonra kalkalım olur mu?'' Kafamı sallayıp 'olur' dedim ve parmaklarımı masaya hafifçe vurmaya başladım. Sıkıldığımda yapardım böyle şeyler.
'' Selamunaleyküm.'' Duyduğum sesle başımı kaldırdım Süheyla'yla aynanda. ''Ve Aleykûmselam.'' dedik ikimiz de.
'' Nasılsın Süheyla? ''
'' İyiyim çok şükür. Sen nasılsın? ''
'' Ben de iyiyim. Biraz oturmak isterdim sizinle ama şimdi arkadaşlar gelecek. Bir ihtiyacınız olursa buradayım.''
Ya tabi Affan. Eminim biraz oturmak isterdin.
''Sorun değil.'' dedi Süheyla. Ben konuşmuyordum.
''Allah'a emanet olun o zaman. ''
''Sen de.'' dedik yine ikimizde. Tabi benim ruhsuzluğumdan ne anlaşılırdı bilememiştim. Ama tabiki Allah'a emanet olsundu.
Biz de dondurmalarımızı yiyip kalkmıştık zaten. Affan'ın yanına gidip 'biz gidiyoruz' deme düşüncesi bir kaç saniyede pek çok nedenden ötürü silinmişti zihnimden.
1. Yanında üç tane erkek arkadaşı vardı
2. Zaten onunla gelmemiştik ki söylemek zorunda olalım
3. Hâlâ ona kızgındım
Süheyla ile bir pasaja girip biraz bakındık. Sonunda yengeme uygun yeşilli bir tâc bulmuştum. Ona çok yakışacaktı. İnşallah beğenirdi. Süheyla'yla vedalaşıp ayrıldıktan sonra durağa doğru yürümeye başladım. Telefonumun zil sesi kulaklarımı doldurunca yürümeye son verip çantamdaki telefonu buldum ve kulağıma götürdüm.
'' Efendim? ''
'' Biraz gerindeyim. Seni ben bırakırım. Bekliyorum.''
Arkama dönüp yolun kenarına bakındım. Siyah araba durmuş vaziyette biraz gerimdeydi. ''Tamam.'' deyip telefonu kapattım ve arabaya doğru yürümeye başladım. Şoför koltuğunun yanındaki yolcu koltuğuna oturup emniyet kemerimi taktım ve kollarımı birbirine bağlayıp yol boyunca sessiz kaldım. Zaten o da konuşmamıştı. Eve vardığımızda arabadan inmeden evvel teşekkür ettim ve hayırlı akşamlar dedim fakat Affan da peşimden arabadan inmiş ve eve doğru yürümeye başlamıştı bile. Sorarcasına ona baktığımda sadece omuz silkip ''Ben de geliyorum.'' demekle yetindi.
Yengem kapıyı açıp bizi içeriye buyur ettikten sonra feracemi çıkarıp askıya astım. Yeşilli elbisecimle kalmıştım. Çantamı kenarıya koyup mutfağa yöneldim. Dün yaptığımız bir kaç şeyi servis tabaklarına hazırlayıp çay suyu koydum. Tabakları da dışarıdaki masaya yerleştirdim. Güzel bir masa olmuştu. Yengemin hediyesini seçtikten sonra aldığım kakaolu pastayı da masanın üzerine yerleştirdim ve içeriye girdim. Benim pek dâhil olmadığım bir sohbet ortamı oluşmuştu. Kağıtlar, belgeler, imzalar, işler... Hiç anlamazdım.
''Betül, haftaya cuma seni almaya geleceğim. Benim bazı evrak işlerimden dolayı evi kendi üzerime alamamıştım. Senin üzerine alalım.''
İsmim geçince konuya dikkat kesildim. Affan'ın cümlesine ben itiraz etmiştim, amcam ve yengem ise neden olduğunu anlamadığım bir durumdan ötürü şaşkındılar. Fazla şaşkın. İtirazlarıma kulak asmayan Affan ''Ben kendi üzerime alamıyorsam senin üzerine olacak. Sonuçta ikimiz yaşayacağız o evde. Bir başkasının üzerine mi olsun?'' ile başlayan bir kaç cümleden sonra beni susturmuş ve kabul ettirmişti. (Tabiki şu an ev kimin üzerine ki diye sormuştum; babasının)
Konu kapandıktan on dakika sonra aklıma düşen kısma yanıt istercesine ortaya attım cümleleri. ''İyi de şuan resmi olarak biz evli değiliz ki.''
Bu demek oluyordu ki, evin tapusu mu artık neyiyse benim üzerine olacak iyi güzel de; belki ben evi üzerime alıp nasıl olsa resmi nikah yok diyerek eve konarsam sonra da evi sahiplenip Affan'ı bırakırsam? Yani tabiki benim öyle bir şey yapacağımdan değil, ama olur mu olur böyle şeyler hayatta. Benim yerime başkası olsa mesela? Hem acaba böyle her istediğinin üzerine yapılıyor mu ki ev? Neden yapılmasın canım? Benim bildiğim yapılıyor.
''Evi alıp kaçacak değilsin. Hem zaten aynı süreçte resmi nikahı da yapacağız.'' diyen Affan'ın bakışları üzerine sustum. Tamam ben iyice saçmalamıştım.
''Ben çaya bakayım.'' diyerek ortamdan uzaklaştım. Cidden bazı konularda bu kadar cahil olmasam daha iyi olmaz mıydı? Çaydanlığı da bahçeye taşıyıp içeriye girdim tekrar. ''Çayları bahçede içelim mi?''
Herkes onaylayarak oturduğu yerden kalkmıştı. Bahçeye çıkıp masayı gören yengem bana dönüp kocaman gülümsedi. ''İyi ki doğmuşsun yenge.'' deyip sarıldım boynuna.
''Çok sağ ol Betül, çok sevindim düşünmene.''
'' İyi ki doğdun hanım.'' dedi Murat Amcam da ve oturdu masanın başına.
Çaylar içilip sohbetler edildikten sonra aklıma gelen hediyemle yerimden hızla kalkıp çantama koştum. Paketi alıp, daha önce yazdığım minik notu da içine koyduktan sonra bahçeye tekrar çıktım ve yengeme uzattım. ''Ne gerek vardı.'' diyen Nesrin yengem açayım mı bakışlarını yolladı bana. Açmasını belirttim ve açtı. Gözlerinin rengine benzeyen yeşil şalı elleri arasında çok değerli bir parçaymış gibi tuttu, ardından notu fark edip eline aldı ve okudu.
''Değerli Nesrin yengem,
Sana bulabildiğim en güzel Tâcı aldım. Sana çok yakışacak. Ve bu tâcı temelli başına taktığın gün en mutlu günlerimden biri olacak.'' ile başlıyordu. Bu kısımları sesli okumuştu yengem. ''İnşallah bir gün.'' dedi amcam gülümseyip. ''İnşallah.'' dedi yengem de. Affan da bir inşallah ekledi ve ayağa kalktı.
''Ben artık kalkayım müsaadenizle.''
Affan beyi yolcu ettikten sonra mutfağı topladık yengemle. Amcam da namazını kıldı bu esnada. Saat on bir gibi herkes odasına çekilmişti. Uykum olmadığından dolayı kitaplığıma doğru yaklaştım. Canım kitap okumak değil de okuduğum kitaplardan not aldığım yerlere göz gezdirmek istiyordu. Not defterimi elime alıp yatağın üzerine oturdum ve okumaya başladım. Geçenlerde okuduğum Yoldaki Mühendis kitabından kısımlar denk gelmişti rastgele açtığım sayfalarda.
''Zafer ve kurtuluş, bugün veya yarın olmazsa düşmanın kalelerini hedef alan binlerce kurşundan sonra muhakkak gelecektir.'' Esif Bergusi
''Çünkü ben karanlıklardan nefret ediyorum. Karanlığa lanet etmeyenlerden de nefret ediyorum...'' Abdullah Galip Bergusi
''Ben de.'' dedim.
'' Ben de.''