Sabaha karsı, Helen'in bilincinin ördüğü son savunma duvarının da uykusunda yıkılmıştı. Aynı odada, ay ışığının pencereden süzülüp odanın loş olduğu yerde Sercan oturuyordu, sırtı ona dönüktü.
Helen yaklaştı, parmak uçlarının açık sırtına dokundu. O an, Sercan'ın tüm kaslarının gerildiğini, derin bir nefesin yaşandığını hissediyor. sadece saf bir arzu vardı. Parmakları, kürek kemiklerinin arasındaki o çukurda gezindi, omurgası boyunca aşağıya doğru bir yol çizdi. Sercan ona geri döndü. Gözleri aynı anda iki kara elmas gibi parlıyordu. Ne bir kelime ne de bir soru sorulduğunu söyledi. Sadece eli uzatıldı ve Helen'in eli tuttu. Parmakları tuttuğu kenetlendiğinde, Helen'in damarlarında erimiş lav dolaşıyormuş gibi hissediyordu. Sercan onu kendine doğru çekti ve Helen kucağına düştü. Ve sonra öpücük başladı.
Bu, yanağına kondurulan ya da masum öpücüklerden değildi. Bu, aç, talepkâr ve sahip olmak isteyen bir öpücüktü. Sercan'ın elleri onunkileri esir alındı, sonra diliyle alt dudağını aralayıp içeri sızdı. Helen'in ağzından boğuk bir inilti koptu. Ama haftaların bastırdığı şey, merakı, gizli bakışı ve tesadüfi dokunuşunun patlamasıydı. Dili, Sercan'ınkiyle buluştuğunda, bu bir savaş değil, ateşli bir danstı. Ritimleri mükemmel bir uyum içindeydi. Sercan'ın bir eli ensesine gitti, parmakları saçlarının hepsinden daldı ve başını daha da kendini bastırarak öpücüğü derinleştirdi.
Diğer eli ise belinden aşağıya, kalçasına kaydı. Kumaşın üzerinden tenisini avuçladı, sıktı; bu, hem bir zevk hem de bir mülkiyet ilanıydı. Helen karşılık veriyordu, hem de nasıl! Elleri Sercan'ın omuzlarına tırmandı, tırnaklarını kaslı sırtına geçirdi, ondan bir iz olustu.
Öpüşleri uzadıkça uzadı, nefessiz kaldılar, ayrılıp birbirlerinin gözlerinin içine baktılar, sonra tekrar birleştiler. Ama sadece onların birleşmesi değildi; ruhlarının bir isyanıydı. Sercan onu yatağa yatırdı, ağırlığını üzerine devam ediyordu.
Vücudun sertliği, kaslarının gerginliği, her bir zerresiyle Helen'in vücuduna baskı yapıyordu. Bu baskı acı vermiyordu, aksine Helen'in hücrelerini dolduran, onu topraklayan bir kuvvetti. Sercan dudaklarını boynuna indirdi, diliyle damarlarının attığı o hassas noktada gezindi, sonra hafifçe emdi.
Helen'in tüm vücudunun birleştiği bir sinir ağı gibi titredi. Kontrolü tamamen kaybetmişti. Sercan'ın eli geceliğinin eteğinden içeri sızıp çıplak bölünmesinde yukarı doğru tırmanmaya başlandı… Rüyasındaydı. Ama her şey o kadar gerçekti ki… “Saçmalama!” Helen kendi fısıltısıyla gözünü açtı. Kalbi, göğüs kafesini kırıp gelecekmiş gibi atıyordu. Vücudu ter içindeydi, nefes nefeseydi. Yatakta tek başınaydı. Oda sessizdi.
Pencereden sızan sabahın ilk ışıkları, rüyasındaki ay ışığının yerini. Elini dudaklarına götürdü. Hâlâ Sercan'ın öpücüğünün hayaliyle, boynundaki o yerde, Sercan'ın parçalarının bıraktığı yanma hissi o kadar gerçekti ki… “Saçmalama Helen” diye fısıldadı tekrar kendine, öfkeyle. Gözlerini kapattı.
"Aklını başına topla. Bu sadece bir rüya. Bastırılmışlığın, bu hapishanenin bir oyunu." Tam o sırada banyonun kapısı bir tıkırtıyla açıldı.
Helen irkilerek geri döndü ve donakaldı. Rüya bitmiş, ama gerçek, rüyadan daha tehlikeli bir şekilde karşınıza dikilmişti.
Sercan, beline sarılmış beyaz bir havludan başka bir şey giymeden banyodan çıkmıştı. Saçlarından sular, boyuna, oradan da geniş, kaslı göğsüne doğru ince yollar çiziyordu. Omuzları geniş, Karın kasları bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi belirgindi.
Havlunun başladığı yerde, kasıklarına doğru inen o 'V' işaretli kas çizgisi, bakışları tehlikeli bir şekilde aşağıya doğru çekiyordu. Helen'in beyni bir anlığına durdu.
Az önce rüyasında tırnaklarını sürdürecek, şimdi karşı karşıya kalacak. Öptüğü o dudaklar, şimdi hafifçe aralıktı. Arzuladığı o vücut, tüm çıplaklığı ve gücüyle oradaydı. Dalgın dalgın, adeta hipnotize olmuş bir şekilde onu süzdü.
Gözleri, göğüslerindeki su damlalarının aşağı doğru süzülüşünü takip etti. Nefesini tutmuştu. Sercan, onun bu bakışını fark etti. Bir an duraksadı. Yüzünde önce bir şaşkınlık belirdi, sonra şaşkınlığın yerini şeytan, her şeyi anlayan bir gülümseme aldı. Hafifçe öne eğildi, sesinde hem alay hem de inkar edilemez bir davet vardı. “İstersen gel, yakından incele.” Bu cümle, Helen'in beynine bir şokun başladığı gibi görülüyor.
O an, Sercan'ın sadece bakışını değil, rüyasını, arzusunu, onun şeyini hissettiğini. Yakalanmıştı. Çırılçıplak yakalanmıştı. Yanakları alev alev yanmaya başladı.
***
Sercan, Helen’in bu telaşlı ve öfkeli halinden keyif alarak dolabına yöneldi. Askıdan siyah gömleğini alırken aynadaki yansımasından hâlâ yatakta büzülmüş olan Helen’e baktı. "Gözlerini kapatmana gerek yok savcı hanım," dedi muzip bir sesle. "Dün gece uykunda bana nasıl sarıldığını hatırlarsan, bu manzaranın pek de yabancı olmadığını anlarsın."
Helen yastığı kavrayıp ona fırlatmak üzereyken kapı bir kez daha, bu sefer daha sabırsızca vuruldu. Gelen hizmetlilerden birinin sesiydi. "ağam, gelin hanım! Kahvaltı hazır
Sercan hızla üzerine bir tişört geçirdi. Helen ise hızla yataktan çıkıp banyoya kaçtı. Aynadaki yüzüne baktığında yanaklarının hâlâ alev alev olduğunu gördü. Gördüğü rüya o kadar gerçekçiydi ki, Sercan'ın teninin sıcaklığını hâlâ avuçlarında hissediyor gibiydi. "Kendine gel Helen," diye fısıldadı kendine. "O senin sadece kağıt üzerindeki kocan. Kardeşini kurtarmak için buradasın, aşık olmak için değil." Helen, yüzüne çarptığı soğuk suyla rüyanın ve Sercan’ın o kışkırtıcı bakışlarının etkisinden kurtulmaya çalıştı.
Ben hazırım, seni aşağıda bekliyorum," dedi Sercan, kapıdan çıkmadan önce duraksayıp Helen’e kısa bir bakış atarak. Sesi bu kez alaycı değil, garip bir şekilde yumuşaktı.
Helen üzerine sade ama şık bir elbise seçti, saçlarını sıkıca topladı. Aynadaki yansıması hâlâ bir savcıyı andırıyordu ama gözlerindeki o hüzünlü parıltı, Mardin’in tozuna karışmaya başlamıştı bile. Aşağı indiğinde sofra her zamanki gibi kalabalık ve görkemliydi.