İNTİHAR DEĞİL CİNAYET 💎
Uzun zamandır başımın ucunda çınlayan o nefretlik alarm sesi yüzünden, istemeyerek de olsa gözlerimi açmak zorunda kalmıştım. Komodinin üzerindeki saate baktığımda, okulun ilk dersini çoktan kaçırdığımı fark ettim. Aslında bugün de okula gitmeye hiç niyetim yoktu ama arkadaşlarımın dinmek bilmeyen ısrarları ve ardı arkası kesilmeyen aramaları yüzünden kendimi bir anda yatakta doğrulmuş, hazırlanırken bulmuştum.
Hızlı bir duş alıp banyodan çıktım. Dolabımdan mini siyah eteğimi çekip altıma geçirdim, üzerine beyaz gömleğimi giyip ceketimi de omuzlarıma attım. Dizlerimin üzerine kadar uzanan siyah çizmelerimi ayağıma geçirip okul çantasını elime aldım. Okul başlayalı bir hafta olmuştu ama ben sıralarda oturmak yerine holdinge gidip babamın işlerine yardım etmeyi seçmiştim. Doğrusu okula gitmesem de olurdu; fakat arkadaş grubumun baskısına daha fazla dayanamamıştım.
Lise son sınıf öğrencisiydim ama sınıfımdaki yaşıtlarımdan tam üç yaş büyüktüm. Bizim lisemizin bir özelliği vardı; diğer okullara kıyasla yaş farkı daha büyük olan öğrencileri de bünyesinde barındırıyordu. Ben, Batuhan, Emre ve Mert bu gruptaki büyüklerdendik. Narin ise aramızdaki en küçüktü, tam yaşındaydı.
Arabamı okulun biraz uzağında bir yere park edip yürümeye başladım. Star Koleji, ülkenin en ünlü ve prestijli okullarından biriydi; genellikle şehrin en zengin, en nüfuzlu aileleri çocuklarını buraya gönderirdi. Bizim grupta maddi durumu fazlasıyla iyi olan, holding sahibi tek kişi bendim. Ancak buna rağmen, okuldaki arkadaşlarım gibi ben de içeriye burslu olarak girmiştim. Çok inek, çalışkan bir öğrenci sayılmazdım ama zehir gibi zeki bir kız olduğum için sınavı rahatlıkla kazanmıştım. Tabii kimsenin bilmediği bir detay vardı: Her yıl gizlice okulun burs fonuna yüklü miktarda bağış yapıyordum. Okuldaki herkes beni sıradan, kendi halinde bir burslu olarak bilirdi. Zaten kendimi ve zenginliğimi göstermeyi seven, gösteriş budalası bir tip hiçbir zaman olmamıştım.
Okul kapısından içeri adım attığımda, çoktan üçüncü dersin ortalarına gelindiğini tahmin ediyordum. İlk önce koridoru geçip sınıfa gittim ama içerisi bomboştu. Koridorda karşılaştığım görevli, tüm okulun şu an konferans salonunda toplandığını söyledi. Adımlarımı oraya yönlendirip salonun ağır kapısını araladığımda, tüm öğrencilerin koltuklara yayılmış, kürsüdeki müdürü dinlediğini gördüm.
"Sevgili öğrenciler..." diyordu okul müdürü, sesini mikrofonun yankısıyla tüm salona yayarak. "Okulumuzda yaşanan üç öğrencinin intihar vakası sebebiyle şu an psikolojik olarak kendinizi kötü hissettiğinizi biliyorum. Ancak yönetim olarak en yakın zamanda bu üzücü olaylar için gerekli tüm önlemleri alacağız."
Müdür, sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibi sahte bir kibarlıkla gülümsedi. Ben ise salonun girişinde durmuş, kürsüde dikilen o sıradan ve ikiyüzlü adama öfkeyle bakıyordum. Okul yaz tatilindeyken, üç öğrenci ardı ardına okul sınırları içinde ölü bulunmuştu. Yönetim hemen olayın üstünü kapatıp "intihar" süsü vermişti ama ben buna asla inanmıyordum. Haberlerde cesetlerin fotoğraflarını dikkatle incelemiştim; üçünün de boynunda neredeyse aynı açıyla atılmış incecik kesik izleri vardı. Farklı zamanlarda ölü bulunmuşlardı ama ölüm şekilleri birbirinin kopyasıydı. Bu kesinlikle tesadüf olamazdı.
Gülümseyen müdüre inat, adımlarımı sertçe yere vurarak konferans salonunun tam ortasındaki koridorda yürümeye başladım. Sesimi tüm salonun duyabileceği bir tonda yükselttim:
"İntihar mı, yoksa cinayet mi?"
Sözlerim salonda buz gibi bir hava estirdi. Yüzlerce göz aynı anda dönüp bana dikildi. Müdürün yüzündeki o yapay gülümseme bıçak gibi kesildi. Durmadım, salonun ortasında dikilip gözlerimi kürsüye diktim:
"Bence okulumuzda bir seri katil var."
Bu cümlemle birlikte salonda uğultular, fısıldaşmalar koptu. Arkadaşlarımın arka sıralardan bana "Ne yapıyorsun sen?" der gibi işaret ettiğini görebiliyordum. Okul müdürü öfkeden kızararak bir şey söylemek için hamle yaptı ama durdu; ailemin arkamdaki gizli gücünü hissetmiş gibi yutkundu. Ancak salondaki sessizliği bozan müdür olmadı. Koltuklardan biri hışımla geriye itildi ve VIP grubunun en önünde oturan o çocuk öne fırladı.
"Bak sen... Bursluya bak madem cinayet, kanıtla o zaman!" diyerek tam önümde durdu.
Bu kişi Mete Karahan’dı. Okulun en tepesindeki, kendilerine "Diamond" diyen dört dokunulmaz VIP öğrenciden biri.
Yüzüme alaycı bir gülümseme yerleştirip ona doğru cesurca bir adım daha attım. Aramızdaki mesafeyi kapatıp gözlerinin içine baktım:
"Kimbilir... Belki de katil sensindir?" dedim, sesimdeki meydan okumayı gizlemeyerek.
Mete öfkeden öyle bir hale gelmişti ki adeta burnundan soluyordu. Yumruklarını sıkmış, üzerime doğru tam bir adım daha atacaktı ki, salonun arkasından yükselen sert bir ses tüm konferansı tek bir anda durdurdu.
"İkiniz de derhal müdür odasına!"
Sesin sahibi, disipliniyle nam salmış müdür yardımcısı Selda Hanım’dı. Mete’ye son kez tiksinti ve meydan okuma dolu ters bir bakış atıp, arkamı döndüm ve kendimden emin adımlarla müdür odasına doğru ilerlemeyi başladım.
Konferans salonunun ağır kapısından çıkmadan hemen önce, en arkada oturan ve bu okulun öğrencisi olmadığı her hallerinden belli olan bir kadın ile üç erkeğin doğrudan bana baktıklarını yakaladım. Bakışlarındaki o delici, analiz eden ifadeyi görünce, onların okula yeni gelen sözleşmeli öğretmenler olduğunu anında anladım. Zaten Narin de gün içindeki telefon konuşmalarımızda yeni hocalardan bahsetmişti. Gözlerimi üzerlerinden hızla çekip, koridorun sonundaki öğretmenler odasının içinden geçilen müdür odasına doğru adımladım.
İçeri girer girmez masanın hemen yanındaki deri sandalyelerden birine yayılıp beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı; müdür, yanında tüm züppeliğiyle dikilen Mete ile birlikte içeri girdi. Bu okul, keskin çizgilerle VIP'ler ve Burslular olarak ikiye ayrılıyordu. VIP'lerin de üzerinde, adeta dokunulmazlık zırhına sahip dört "Diamond" öğrencisi vardı. Mete de onlardan biri olduğu için okulda istediği gibi at koşturan, önüne gelene zorbalık yapan tam bir kibir abidesiydi.
Müdür masasına geçip oturdu ve sesini iyice yükselterek konuşmaya başladı:
"İkinizin bir daha koridorlarda veya salonda tartıştığını görmek istemiyorum! Burası bir eğitim kurumu ve okul kurallarına uymak zorundasınız. Bu durumu son kez affediyorum ama bir daha karşıma böyle bir konuyla gelmeyin."
Onu son derece rahat, umursamaz bir tavırla dinliyordum. Karşımda durmuş, yüzüne yerleştirdiği o sinir bozucu sırıtışla bana bakan Mete’ye dik ve ters bir bakış fırlattım. Müdür, her zamanki klasik disiplin konuşmasını yapıp sonunda çıkabileceğimizi söyledi. Mete, sanki odada daha fazla kalmaya katlanamıyormuş gibi arkasına bile bakmadan fırlayıp çıktı. Ben de tam ayaklanmış kapıya doğru gidiyordum ki, arkamdan müdürün sesi yükseldi:
"Mavi, kızım... Nasılsın?"
Arkamı döndüğümde, az önceki o sert adam gitmiş, yerine otuz iki diş sırıtan biri gelmişti. Yüzüme muzip bir gülümseme yerleştirip, "İyiyim, siz nasılsınız?" dedim. Ailemin arkasındaki o devasa holding gücünü çok iyi bildiği için bana yaranmak adına her yolu deniyordu.
"İyiyim ben de, sağ ol... Ama lütfen, kafandaki o düşünceleri böyle herkesin içinde sesli söyleme kızım. Buradaki düzeni sağlamam gerekiyor, biliyorsun," dedi ricacı bir tonla.
İçimden sabır çekerek gözlerimi devirdim. "Tamam, dikkat ederim," diyerek izin istedim ve kendimi odadan dışarı attım.
Müdür odasından öğretmenler odasına adım atmamla, yeni hocalarla burun buruna gelmem bir oldu. En çok dikkatimi çeken şey, masaların etrafına dağılmış olan o dört yeni öğretmenin gözlerini üzerime dikmiş olmasıydı. Bakışlarından, okulu ve öğrencileri çözmeye, kendi kafalarında bir harita çıkarmaya çalıştıkları çok net anlaşılıyordu.