Erkeksiz evin kızı yahut evin erkeği

1088 Words
Binnaz, öğle vaktinin en hareketli saatlerinde lokantanın kapısından içeri girdiğinde, içeride sıcak yemek kokularına karışan kalabalığın uğultusu hemen kulağına çarptı. Üzerindeki sade ama temiz beyaz gömlek ve siyah önlük, iş arkadaşları tarafından her zaman takdir edilen titizliğinin bir göstergesiydi. Kapıdan girerken eliyle hafifçe saçını düzeltti, alnına düşen birkaç teli kulak arkasına attı. Kasada oturan Şevket Usta, onu görür görmez yüzüne yayılan o babacan gülümsemesini eksik etmedi. "Hoş geldin kızım" dedi. "Yine enerji dolu geldin bakıyorum." Binnaz gülerek yanına yanaştı. "nerji lazım, Şevket Usta. Burada insanın oturacak zamanı yok, değil mi?" Tam bu sırada mutfaktan gelen ikinci aşçı Hasan usta elinde büyük bir tencereyle görünerek lafa karıştı. "Binnaz, iyi ki geldin. Senin şu müşterilere tatlı dili olmasa, biz bu kadar gürültünün içinde kafayı yerdik." Binnaz hafifçe güldü, önlüğünü iyice bağlayarak masalara doğru ilerledi. Masalar doluydu; köşede oturan iki yaşlı amca çorba içiyor, cam kenarında bir anne küçük çocuğuna kaşıkla sulu yemek yediriyordu. Arada girip çıkan müşteriler, kapının üstünde asılı zili çınlatıyordu. Lokantada öğle saati demek, savaşın en hararetli dakikaları demekti. Kapı, sanki hiç kapanmamak üzere menteşelerine asılmış; sandalye gıcırtıları, tabak çatal seslerine karışmıştı. Binnaz, tepsisindeki üç tabağı ustaca masaya bıraktı, bir yandan da müşterilerin masalarına koyduğu ekmek sepetlerini kontrol ediyordu. İlk masaya yaklaşırken genç bir adam, biraz sert bir sesle "Hanım kız, şu çorbam hâlâ gelmedi", diye seslendi. Binnaz hiç bozulmadan, tatlı bir tebessümle eğildi. " Haklısınız, hemen kontrol edeyim. Hasan Usta biraz yoğun ama merak etmeyin, ben hızlandırırım." Adamın sert ifadesi, onun güler yüzü karşısında yumuşadı. "Sağ ol kızım, vallahi başka olsa çoktan söylenmiştim." Bir iki masa daha dolaşıp siparişleri toparladıktan sonra mutfağa geçti. Şevket Usta’ya göz kırptı. " Ustam, çorba bekleyen masaya öncelik veriyoruz, tamam mı?" Şevket Usta gülerek: "Sen iste de, sana ayrı tencere kaynatırım" dedi. Binnaz, mutfaktan çıkarken yolunu kesen yeni garson çocuk Yiğite takıldı. "Ablam, şu masadaki müşteriler bana garip garip bakıyor. Ne diyeyim ben onlara?" dedi yiğit avel avel " Gülümse yeter, Yiğit. İnsanlar bazen yorgun olur, biz onların gününü güzelleştirmek için buradayız" dedi Binnaz, omzuna hafifçe dokunarak. “Ablaaa… çorba soğumuş!” diye seslendi ön masadaki genç çocuk. Binnaz başını hafif yana eğip gülümsedi. “O zaman, bu çorba mutfağa gidip küçük bir hamama girsin, sıcacık gelsin sana,” dedi, tabakları toparlarken. Müşteri istemsizce güldü. “Tamam abla, ama hızlı olsun, karnım zil çalıyor.” “Merak etme, zil çalmaya devam etmeden geri getireceğim,” diyerek mutfağa yöneldi. Mutfakta Hasan Usta, ocak başında koca bir kepçeyle kaynayan çorbanın yüzünden köpük alıyordu. “Hasan Usta, masadaki delikanlı çorbayı hamama göndermemi istedi,” dedi Binnaz, gözleriyle bir tabak uzatarak. “Senin müşterilerin hep şımartılmaya alışmış gibi,” diye mırıldandı Hasan Usta ama gözleri gülüyordu. “Onlar benim misafirlerim, Usta,” dedi Binnaz. “Misafir gönlüne iyi bakarsan, geri gelir.” O sırada, tezgâhın ucunda garson çocuk Erhan Binnaz’a yanaştı. “Binnaz abla, yeni gelen masadaki adam sana bakıp duruyor.” Binnaz kaşlarını hafif kaldırdı. “Hangi masa?” “Cam kenarı… gömleği ütüsüz, ama bakışları keskin.” Binnaz hafif gülerek başını iki yana salladı. “sen fazla dizi izliyorsun. Git çay doldur, yoksa Hasan Usta seni çaya değil bulaşığa yollar.” Öğle kalabalığı arasında Binnaz’ın adımlarında yorgunluk hissedilse de yüzünde eksilmeyen o tatlı tebessüm vardı. Her siparişi doğru yere ulaştırmak, her müşteriye küçük bir sözle gönül almak onun için işin en güzel yanıydı. Lokantanın cam kapısı ardı ardına açılıp kapanıyor, içerideki sıcak buharla dışarının keskin soğuğu birbirine karışıyordu. Hasan Usta tezgâhın arkasında, kepçeyle çorba karıştırırken arada Binnaz’a göz atıyor, “Kızım, şu masaya da bakıver,” diye sesleniyordu. Binnaz, tepsisine yeni doldurduğu tabakları dengeli adımlarla masaya bırakırken yaşlı bir çift ona gülümseyerek, "Allah razı olsun yavrum, ellerine sağlık" dedi. "Afiyet olsun teyzeciğim, amcacığım. Bir şeye ihtiyacınız olursa hemen söyleyin" dedi Binnaz, sonra mutfağa doğru döndü. Tam o sırada kapıdan üniformasıyla içeri giren iki genç öğrenci gürültüyle sandalyelere oturdu. Hasan Usta’nın kaşları çatıldı. "Binnaz, bunlara fazla yüz verme, geçen sefer patates kızartmasını yere döküp ortalığı karıştırdılar" diye fısıldadı. Binnaz hafif gülümseyerek başını salladı, "Merak etme usta, hallederiz." Masaya gidip yumuşak bir sesle, "Hoş geldiniz, ne alırsınız? diye sordu." Öğrencilerden biri “Patates kızartması, bir de çay” dedi, diğeri de ekledi: " Bana da menemen. Ama içine soğan koyma." " Tamamdır" dedi Binnaz, siparişleri not ederken göz ucuyla mutfağa yöneldi. O sırada kasanın yanında oturan yaşlı bir müşteri, yanındaki garsona doğru eğilip kısık sesle, "Şu kız var ya, pek efendi. Böyleleri kaldı mı?" diye konuşuyordu. Ahmet Usta bunu duyar duymaz gururlu bir gülümsemeyle, "O, bizim evladımız gibidir" dedi. "Herkese gönlü geniştir, ama boş konuşmaz." Yoğunluk artmaya devam ederken, Binnaz’ın ayağına bastı biri. Ürkek bir çocuktu bu; belli ki ilk kez tek başına lokantaya gelmişti. "Pardon abla…" dedi kısık bir sesle. "Önemli değil tatlım" dedi Binnaz, "Gel, sana güzel bir çorba koyalım, için ısınsın." Mutfaktan gelen mercimek kokusu, sohbetlerin uğultusu ve kepçe sesleri arasında Binnaz’ın yüzündeki hafif yorgun ama huzurlu gülümseme hiç kaybolmuyordu. O, her müşteriye kendi evinde ağırladığı misafir gibi davranmayı kendine görev bellemişti. Ama kalbinin derinlerinde, bazen kendi kendine soruyordu: “Ben burada hep başkalarını doyuruyorum… Peki benim hayallerimi kim doyuracak?” Öğleden sonra lokantanın temposu daha da arttı. Binnaz, sipariş taşıdığı masalarda yaşlı amcalara hâl hatır soruyor, gençlere yemekleri tavsiye ediyor, çocuklara minik şakalar yapıyordu. Her seferinde insanların yüzünde bir gülümseme bırakıyordu. Saatler ilerledikçe yorgunluğu hissetmeye başladı ama bunu asla müşterilere yansıtmadı. İçinde, her ne kadar hayatın yükü ağır olsa da, insanlara iyilikle yaklaşmanın verdiği bir huzur vardı. Lokantadaki herkes onu seviyor, yokluğu hemen fark ediliyordu. Şevket Usta, günün sonunda kasanın başında ona bakıp: "Binnaz, sen buraya sadece çalışmaya gelmiyorsun. Sen bu dükkânın ruhu gibisin" dedi. Binnaz hafifçe başını eğdi, mahcup bir gülümsemeyle: "Ben sadece işimi yapıyorum, Ustam. Ama… galiba biraz da gönülden yapıyorum" dedi. O an, lokantanın sıcaklığı içinde, dışarıdaki dünyanın bütün gürültüsü sanki bir süreliğine durdu. Yoğunluk biraz azalınca, tezgâhın kenarına yaslanıp kısa bir nefes aldı. Elleri tepsiye, gözleri kapının dışındaki caddeye takıldı. Düşüncelerinde, bu küçük lokantadan çıkıp daha büyük hayallere yürümek vardı. Ama o an, kapıdan giren yaşlı bir amcanın sesi düşüncelerini dağıttı: “Kızım, bana da bir çorba getir de içimiz ısınsın.” Binnaz hemen doğruldu. “Baş üstüne amcacığım. Hem çorba hem yanında sıcacık ekmek,” dedi, yine o samimi tonuyla. Gün bitiminde, lokantanın içi sessizleşmeye başladığında Binnaz tezgâhı silerken Murat yanına geldi. “Abla, sen olmasan burası çekilmez vallahi.” Binnaz gülümsedi. “Sen de olmasan buralar sessiz kalır. Hadi toparlayalim, akşam annem yemek bekler.” Lokantanın ışıkları birer birer sönerken, Binnaz yorgun ama huzurlu bir adımla kapıdan çıktı. Dışarıda serin bir akşamüstü rüzgârı yüzüne değdi. O, cebinde sadece birkaç bahşiş değil, müşterilerden aldığı teşekkürleri de taşıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD