Kaç mevsim geçmişti karşısında durup da aşkımı itiraf ettiğim günden bu yana? Belirsiz. Sevmenin bana haram olduğunu belletmişti kader. Kime helalse ona imrenmiştim. Elimde sigara, dudağımda rastgele bir türkü... Ne ağırdı birine vurulmak! Bütün dağlarda işittiğim yankı, onun adı; gözümü yumduğum an karanlıkta beliren her yüz onun yüzü...
"Komutanım, karnının ağrıdığını söyledi. Beti benzi atmıştı, revire getirdim. Gözümün önündeydi, onu orada tutuyordum. Nereden kaçıp da buraya geldi bilmiyorum."
İşaret ettiği yere yönelen gözlerimi kıstım. Aptal... Buradan kaçışın imkansız olduğunu bilmiyordu. Birazdan gireceği kapının sonu, yine hücrelerin bulunduğu koridora çıkacaktı. "Güvenlik zafiyeti bu. Başından ayrıldığın için ciddi bir hata yaptın." sesim buz gibiydi. Nöbetçi asker elini başına götürerek selam verirken kendini açıklamak istedi.
"Komutanım ben-"
"İndir elini." diyerek cebimden sigara paketini çıkardım. Gözlerim koşmakta olan Gülşah'ta, dilim ise nöbetçi askere emir verir haldeydi. "Bir daha böyle bir ihmalini görürsem, rapor ederim. Anlaşıldı mı?"
Bir gür selam daha savurduğunda, Gülşah az önceki kapıdan içeriye dalmıştı. Koridorun ucu, onu ayaklarıma getirecekti.
"Emredersiniz Komutanım!"
"Görev yerine geri dön şimdi."
"Sivil ne olacak Komutanım!"
Sigarayı tutuşturduktan sonra silahımı ortaya çıkardım. Dudaklarımın arasında cılız bir duman yayan sigaraya rağmen, askere cevap verebildim.
"Onunla ben alakadar olacağım," derince çektiğim duman bütün ciğerlerime dolmuştu. Gece gece Gülşah yüzünden yaşadığım ilk vukuat mıydı sanki? Küstah. Kimin yerinde... Kimden kaçabileceğini düşünüyordu? Geçici nezarette bir gün bile bekleyemeyeceği kadar ne acelesi vardı bunun?
O örgütten biriyle olma ihtimali, damarlarımdaki bütün kanı azdırmıştı. Öfkemi dizginleyebilmek için sigaraya vurmuştum kendimi. Koridorun bu kısmına gelene dek iki sigara söndürmüştüm. Adım sesleri yaklaşınca, kapıya doğru ilerledim. O da benim adım seslerimi işitmiş olmalıydı ki, karşıma çıktığında nefesini tuttu. Gözleri irice açılmıştı. İfadesiz kalmaya çalışmak zordu. Bu kadın... Bu kadın... Karşıma böyle çıkmamalıydı.
Ansızın geriye dönüp tekrar koşmaya çalıştığında seslendim:
"Bir adım daha atarsan, acımam! Sabit kal."
Namlumun gölgesi omzuma düşerken; bu üsten kaçabileceğini sanmasına mı, yoksa küstahça yüzüme bakmasına mı ses edeyim, bilemedim. Koşmayı kesmişti. En azından sözüme itaat edecek kadar sağ duyuluydu. Ne lütuf ama!
"Çağatay... Beni burada, bu şekilde tutamazsın. Muhabirim ben... Görevim bu!"
"Kes sesini," dedim soğukça. Göğsümün içinde kor gibi yanan yüreğime rağmen, ağzımdan çıkan söz bir buz dağından farksızdı. "Görevin aylardır düzenlenen operasyon bölgesine gizlice sızmak mı?" ona doğru iki adım attığımda çoktan yanında bulmuştum kendimi. Sırtı bana dönüktü ve onu buraya getirdiğim halinden eser yoktu. O titreyen küçük tavşan, küt saçlarını sallandırarak bana bakmıştı. Kaşları çatık, dudakları hiddetle aralanmış.
Gözlerim o iki kızıl kiraz tanesine inince, dişlerimi sıkarak yeniden başımı kaldırdım.
"Operasyon bölgesine sızdın..." beklemediği bir anda onu ters çevirip, ellerini sırtında kavuşturmuştum. Sözlerime devam ederken başını geriye çevirerek sakince beni seyrediyordu. Öyle had bilmezdi ki, ne yapacağı hakkında fikrim olmadığından mümkün olduğunca sert davranıyordum. "Tanımlı kimliğin yok, yetkin yok. Üstelik…” tek elimle kavradığım bileklerini arkadan kelepçelerken ensesine eğildim. “Misafir ettiğimiz nezaretten kaçtın. Bunun adı casusluk. Şimdi benden seni bırakmamı mı istiyorsun?”
Nefesim saçlarına vurdukça teni titredi.
Ürperdiğini itiraf edemeyen bakışları, üzerimde hüküm sürmeye çalışıyordu.
"Casusluk mu!" çırpınarak kelepçeden sıyrılmak istedi ama çabası boşa gitti. "Gerçeklerin peşindeydim. Araştırma sahasında! Sadece... Ah! Canım yanıyor, gevşet şunu!"
"Gerçeğin peşinde koşmak değil bu. Emirleri hiçe saymak! Koskoca bir timin hayatını tehlikeye atmak! Sınırları çiğnemek Gülşah! Bu... Bu benim sabrımı taşırmaktan başkası değil!"
Hiçbir ikazdan ders almayan şımarık, edepsiz bir kızdı. Geçmiştekinden hiçbir farkı yoktu. Ama beni delirtmek konusunda çağ atlamıştı. Meseleyi operasyon bölgesine sızıp bütün planı alt üst etmesinden öteye götürmemeliydim. Kişisel konuları işime karıştırmadan onunla konuşmalıydım.
Ancak beni zorlamaya yeminli gibiydi.
"Ne olur?" arkasından bir adım çekildiğimde gözlerini gözlerime sabitledi. "Ne olur sabrın taşarsa! Vurur musun beni? Yoksa susayım diye ağzımı mı bağlarsın?" histerik gülüşüyle küçük dişleri gün yüzüne çıktı. "Susmayacağımı biliyorsun. Senin korkun, benimle baş başa kalmak. Değil mi?"
Aynı gülüşle ona bakarken, omuzlarından sertçe kavrayıp havaya kaldırdım. Hayretle açılan gece karası gözlerini kırpmadan yüzüme baktı. Ayakları yere değmediğinden düşmemek için efor sarf ediyordu.
"Saçların, giysilerin, teninin rengi bile değişmiş ama şımarık ağzın hep aynı konuşuyor. Seni had bilmez, zehirli sarmaşık!"
"Bu kadar korkma Çağatay," ürkmüş gözlerine rağmen dudakları alaycı bir biçimde kıvrıldı. "Sana dokunmayacağım, yanmayacaksın, merak etme."
Dişlerimi sıkarak onu sertçe yere indirdim. Beni bu kadar zorlarken aklından ne geçiyordu? Eskisi gibi kılına zarar gelmesin diye üzerine mi titreyecektim?
Bileğinden kavradığım kadını hücreye sürüklerken, ters bir şekilde sürünüyordu arkamdan. Adım atmayı bırakmış olmasına rağmen çenesi hiç durmuyordu.
"Nasıl komutansın sen! Bana böyle davranamazsın, bırak!" onu dinlemeden nezarete götürerek içeriye tıktım. Parmaklıkların gürültüsü bütün üssü inletmişti. Asi davranışlarının altında yatan sebebi bilmiyordum. O mağdur muydu, yoksa birilerini mağdur etmek için mi oradaydı?
Şahsi bir meseleden fazlasıydı bu durum. Kinime ve geçmiş hesaplarına kapılarak işin ciddiyetini kaybetmek istemiyordum.
"Neden buradasın Gülşah?"
Bileklerine tersten taktığım kelepçe, onu fazlasıyla rahatsız etmişti. Yüzünü buruşturarak oturduğu yerde kıvrandı. Kollarımı birbirine bağlamış, hücrenin dışından hareketlerini seyrediyordum. İnce bir bedeni, ortalama boyu ve küt kumral saçları vardı. O zamanlar da gözlerine baktığımda bir kuyuya düşüyormuşum gibi hissederdim. Basit bir savaş muhabiri değildi. Bir hesabı vardı, besbelli.
"Şunları gevşet!" diye bağırırken kaygısızca sorumu yineledim.
"Neden buradasın?"
"Komutanım, gece gece sorguya mı başladınız? Gürültüye uyandım."
Gelen Itır'dı. Saçlarını böyle topuz yaptığına ilk kez şahit olmuştum. Hep düzgünce tarayıp bağladığından, şimdi nizamsız duruyordu. Gözlerinde uyku haliyle Gülşah'ı işaret ettiğinde, söze ilk ben girdim.
"Hanımefendi kaçmaya kalkıştı."
"Neden?" derken gözleri Gülşah'a yöneldi. "Seni buraya hata yapmış bir gazeteci olarak getirdik. Kaçmaya çalışacak kadar büyük bir suç mu işledin?"
Gülşah'ın yüzü de en az Itır kadar öfke ve nefret doluydu. Canının yandığını da görebiliyordum. Kelepçeyi sıkı taktığım için şimdiden buğday tenine kızıllık oturmuş olmalıydı. Yanımıza gelen ikinci kişi ise Bünyamin'di. Asker selamıyla karşımda durduktan sonra elimi salladım rahatlaması için.
"Operasyonun içine ettikten sonra sana tahammülkâr davranıyorsak, Komutanım sayesindedir." Bünyamin'in sözüyle belirgince yutkundu.
"Sadece işimi yapıyordum. Ama siz... Anlamak konusunda epey kıtsınız!" kestirme bir cevapla Bünyamin’den ziyade Itır'ı daha fazla kızdırdı.
“Komutanım, bu kadınla yalnız kalmanız doğru değil. Bırakın da onu ben konuşturayım. Yeterince uykumu kaçırdı!"
Sesi buz gibiydi Itır'ın. Ama gözlerindeki kıvılcım, ortalığı yakacak raddedeydi. Elimi omzuna koyarak onu hafifçe geriye ittirdim.
“Teğmen, sen odana geri dön. Bünyamin... Teğmen'i odasına kadar götür.” dedim kesin bir tonla. “Nasıl sorgu yapılacağına ben karar veririm. Onun dilinden iyi anlarım."
Bakışlarını geri çekmekte zorlandı. İçinde fırtınalar koptuğunu biliyordum. Ama emir emirdi. Selam verip usulca uzaklaştığında kilidi açıp hücreye girdim. Bir sigara daha çıkardım. Son zamanlarda fazla duman soluyordum. Doktor ciğerlerime kuzu ciğeri gibi, dediği günden beri paketlerim artmıştı.
Yere çömeldiğimde Gülşah’la aynı hizadaydım artık. O da dizlerinin üstünde yavaş yavaş sürünüp önüme geldi. Bakışlarındaki hiddeti, güya masumiyetiyle örtmeye çalışıyordu. Dudaklarımdaki alaycı gülüşle birkaç saniye bekledim. Şımarık, kendini beğenmiş, hırslı bir kadındı Gülşah. Biliyordum ki önümde böyle çaresizce kıvranmak onurunu zedeliyordu. Geçmişte onurumu zedelediği gibi... Kader bir yerden yüzüme gülüyor muydu?
"Çıkar kelepçeleri. Ben basın mensubuyum. İkimizin arasındaki sorunlar, işlerimize yansımasın."
"Bir anda ciddiyete büründün. Çok mu canın acıyor? Dayanamıyor musun?"
Sigaranın dumanını suratına üfleyerek acemice öksürmesine sebep oldum. Saçları dağılmış, gözleri alev alevdi. Eline geçsem boğazıma sarılacak gibi bir hali vardı. Bu kadar yakınımda olacağına hiç ihtimal vermezdim. Yapması gereken tek şey, neden burada olduğunu söylemekti. O, terbiyesizlik yapmayı tercih ediyordu.
"Allah kahretsin!" diye bağırdı. "Aç şu ellerimi! Aç diyorum sana, bir komutanın bir sivile böyle davrandığı duyulursa ne olur, bilmiyor musun!"
Dumanı tüten sigaramı baş parmağımla silkeledim. Küller yere düşerken gözlerimi onunkilere kilitledim.
“Ne olurmuş, Gülşah?” dedim alçak ama tehditkâr bir sesle. “Senin sivilliğin çoktan tartışmaya açıldı. Burası sınır hattı, burası savaş bölgesi. Sen izinsizce sahaya sızıp timimin canını tehlikeye attın. Sabrımı taşırdın, anlıyor musun? Burada kural koyucu varsa, o da benim."
"Operasyon esnasında olduğunuzu bilmiyordum."
"Yalana gözüm tok. Ya neden burada olduğunu doğruca söyle ya da uğradığın muameleye razı ol."
Ona verdiğim şans yüzü aşmıştı. Belki bu defa değerlendirir diye sigaramı dudaklarımın arasına alarak bekledim. Dizlerinin üzerinde bana doğru yükseldi. Kelepçeli elleri arkada gerilmişti ama hala meydan okumaktan vazgeçmiyordu. Dudakları neredeyse sigaramın ucuna değecek kadar yakındı.
“Pekala, yalan olsun. Ama bunu işim gereği yaptım. Timinin hayatını tehlikeye atmak değildi amacım. Ben de Türk'üm, unuttun mu?”
"Neden buradasın?"
"Görevimi yapmak için."
"Görevin ne Gülşah? Kim sana bu vazifeyi veren?"
Gözlerini gözlerimden kaçırdığında, ellerini kelepçeden kurtarma çabası sürüyordu.
"Kişisel bir mesele. Kimse bana vazife vermedi, kendi meselem için buradayım. Bırak artık beni, peşinde olduğunuz örgütle bir alakam yok!"
Küstah...
Ah, küstah...
"Bir örgütün peşinde olduğumuzdan haberdarsın. Sabaha kadar ellerin kelepçeli kalacak.” dedim alçak bir sesle. “Bu, bir yüzbaşına nasıl cevap verilmesi gerektiğini öğrenmen için iyi bir ders olur. Üslup sorunu birçok gazetecide var, ama sen... Sen sınırları zorlamakta rakip tanımıyorsun.”
Çırpınışına bir son vererek yüzünü yeniden bana çevirdi. Bu kadar yaklaşırken aklından ne geçiyordu, bilmiyordum. Terden sırılsıklam olmuş saçları alnına yapışmıştı. Dudaklarını ıslatarak kulağıma doğru yaklaştı. Bitmiş sigaramı söndürmekle meşguldüm. Bir yandan da yayılan parfüm kokusu, maziyi hatırlatıyordu.
"Çağatay..." diye fısıldadı. Nefesinin sıcaklığını hissetmek tüylerimi ürpertmişti. İsmimi onun ağzından bu tonda işitmek ise... “Tüm bu öfken, bağırışların... Hepsi kin tutmandan, değil mi? Meseleleri büyütüp ikimizin bir aşka yelken açabileceğine ne kadar inandıysan, henüz hala atlatamamışsın. Beni er ya da geç bırakacaksın. Ama ateşin asla sönmeyecek. Yanacaksın ama bir bardak su dökmeyeceğim üzerine!"
Öfkeyle dişlerimi sıktım. O gerçekten had bilmezdi. Dudaklarımı sıkıp gözlerimi kısarak yüzüne doğru eğildim. Burnuma saçlarının kokusu, dumanla karışık sabırsız nefesi geldi.
“Yanmak mı?” dediğimde dudaklarım kıvrılmıştı. Yanmak, ha? “Seninle uğraşmak cehennemin provası zaten. Ama unutma… Eğer yanan bensem; ateşle oynayan da en sonunda ellerini yakar. Ve senin ellerin…” gözüm kelepçeli bileklerindeki kızarıklıklara kaydı. “Zaten yanmaya başlamış bile.”
Başıyla bana vurmak ister gibi öne atıldığında omzundan kavrayıp tekrar yere bastırdım. Amacını anlamadığımdan bağırıp sabitlemeye devam ediyordum onu. Maksadının vurmak olmadığını anlamam zaman almıştı.
“Çırpınma boşuna! Buradan çıkışın yok. Ancak doğru dürüst konuşursan seni bırakırım. Yokluğunu ilk kim fark edecek bakalım? O zaman anlarız örgütle bir alakan var mı, yok mu? Ya konuş... Yahut sabaha kadar bu hücrede ateşinle kavrul!"
Yüzünü çevirdi, hırsından yanakları kızarmıştı. Söylediklerimi yediremediğini anlayabiliyordum. Fakat bunu yapması, aklımın ucundan bile geçmemişti.
Henüz hala üzerine eğilmiş bir vaziyette beklerken, dizlerinin üstünde yükselen Gülşah, daha son sözümün nefesini almadan küçük ve sıcak dudaklarını, kuruluktan çatlamış dudaklarımın üzerine bastırdı.