23.Bölüm

1398 Words
Kapı henüz arkalarından kapanmıştı. Akşamın o puslu, turuncu ışığı camlardan içeri süzülerek ofisin içindeki gölgeleri uzatıyor, eşyaları devleşmiş karaltılara dönüştürüyordu. Melis ve Karan hâlâ birbirlerine yakın, aralarındaki çekimin yarattığı görünmez bir duvarın arkasındaydılar. Plaza, mesai saatinin bitişiyle birlikte yavaş yavaş boşalıyor; dışarıdaki hayatın o gevşek, yorgun uğultusu koridorlara yayılıyordu. Ama onların bulunduğu odada en ufak bir gevşeme yoktu. Havada, sanki bir savaşın kaderini belirlemiş gibi, geri dönüşü olmayan bir kararın ağır, boğucu kokusu vardı. “Artık saklamayacağız,” demişti Karan. Sesinde, bir yemin kadar kesin bir tını vardı. Melis’in gözlerinde, yaşananların ciddiyetine dair bir temkin pırıltısı dolaşıyordu ama duruşu bir kaya kadar dikti. Geri çekilmemişti. Tam o anda kapı, nezaketsiz bir sertlikle tekrar çalındı ve beklemeden açıldı. Karan’ın babası içeri girdi. Odanın havası aniden değişti; dışarıdaki akşam serinliğinden daha keskin, daha soğuk bir otorite odaya sızdı. Adamın bakışları önce oğlunun üzerinde gezindi, sonra sanki bir şeyleri ölçüp biçer gibi Melis’e kaydı. Mesafe kısaydı, durumun çıplaklığı odadaki tüm profesyonel maskeleri düşürmüştü. İnkâr payı kalmamıştı. “Demek inkâr etmedin,” dedi adam. Sesi sakindi ama cümlelerinin sonuna eklediği o sert çizgi, bir hakimin idam fermanını imzalaması gibiydi. “Hayır,” dedi Karan, babasının gözlerinin içine bakarak. Adam birkaç saniye sustu, odayı dolduran sessizliği adeta tarttı. Sonra yavaşça, başını olumsuz anlamda salladı. “Basın açıklamasında yeterince risk almamış mıydın? Şimdi bir de kurulun önünde tüm şirkete bunu ilan mı ediyorsun?” Melis, gerilemek yerine bir adım öne çıktı. “O sahneye kendi isteğimle çıktım,” dedi. Sesi, çelik gibi pürüzsüz ve titremesizdi. “Kimsenin gölgesinde değilim.” Adamın bakışları Melis’in üzerinde bir anlığına yoğunlaştı; bu, şaşkınlık değil, bir tehdidi fark etmenin verdiği bir keskinlikti. Sonra tekrar Karan’a döndü. “Bu akşam eve geliyorsun. Yemekte konuşacağız.” Bu bir davet değildi, bir emirdi. “Şirket meselesini evde konuşmayız,” diye kestirip attı Karan. “Bu artık sadece şirket meselesi değil,” dedi adam duraksayarak. Ve zehri masaya bıraktı: “Eda da orada olacak.” O cümle, Melis’in göğsünde sanki görünmez bir hançerle açılmış ince bir çizik bıraktı. Kapı kapandığında odada ağır, sinir bozucu bir sessizlik kaldı. Karan, Melis’e döndü. Elini hafifçe belinin yanına koydu; bu ne bir sahiplenme göstergesiydi ne de bir uzaklaşma; sadece varlığının orada olduğunu onaylayan bir duruştu. “Kaçmayacağım,” dedi. Melis onun gözlerinin derinliğine baktı. “Bu savaş büyüyecek, Karan.” “Zaten büyüdü,” diye yanıtladı Karan. Gece şehre çökerken Karan, çocukluğunun o kasvetli evine doğru yol alıyordu. Direksiyon başında yüzü maske gibi sakin olsa da, zihni bir fırtınanın içindeydi. Babasının o soğuk bakışını, Murat’ın hazırladığı o zehirli dosyayı, kurulun o sessiz ama yargılayıcı suskunluğunu düşünmüyordu artık. Sadece Melis’i düşünüyordu; onu bu vahşi oyunun tam ortasına atmış olmanın vicdani sorumluluğu, ruhunu bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Ev, her zamanki gibiydi; düzenli, kontrollü ve insanın içini ürperten bir soğuklukla döşenmişti. Kapıyı hizmetli açtı. Yemek odasında ışıklar parlak, masa ise kusursuz bir titizlikle kurulmuştu. Eda salonda bekliyordu; Karan içeri girdiğinde ayağa kalktı. Gülümsemesi cetvelle çizilmiş kadar ölçülü, gözleri ise bir avcınınkiler kadar dikkatliydi. Basın gecesinde yanında duran kadın, şimdi başka bir kadının gölgesiyle karşı karşıyaydı. “Karan,” dedi Eda, porselen bir bebek kadar pürüzsüz bir sesle. “Uzun zaman oldu.” “Sayılmaz,” dedi Karan, sesindeki duygusuzluk bir duvar gibiydi. “Basın gecesinde birlikteydik.” O gecenin adı, masaya bırakılmış bir bıçak gibi ortamı kesti. Nermin, gerginliği dağıtmak için araya girdi, sesi zoraki bir neşeyle doluydu. “Yemek soğumasın, oturalım.” Masa kuruldu. Yemek boyunca konuşmalar yüzeyde dolaştı; şirket projeleri, yatırımlar, basının tepkileri… Ama odanın ortasında, herkesin bildiği ama kimsenin adını koyamadığı o devasa mesele, yenilmeyen bir yemek gibi duruyordu. İlk hamleyi Eda yaptı. “Basın açıklamasında cesurdun,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Yanındaki… etkileyiciydi.” Karan bakışını yavaşça kaldırdı. “Adı var.” “Melis,” dedi Eda, ismin üzerinde biraz fazla durarak. “Evet. Güzel konuştu.” Bu bir övgü değil, bir ölçümleme operasyonuydu. Babası, peçetesini yavaşça tabağının kenarına bıraktı. “Yönetim kurulu sürecini hafife aldığını düşünüyorum, Karan.” Karan bakışlarını babasından kaçırmadı. “Hafife almadım.” “İnkâr etmemek cesaret değil, düpedüz düşüncesizliktir.” “Hayır,” dedi Karan, sesiyle babasının karşısında dikleşerek. “İnkâr etmek zayıflıktır.” Eda tekrar araya girdi, sesi ipek gibi ama altı jilet keskinliğindeydi: “Bazen doğru olanı değil, doğru görüneni yapmak gerekir.” Karan bakışlarını ona çevirdi. “Bunu sen mi söylüyorsun?” Eda’nın gülümsemesi bir anlığına dondu ama hemen toparlandı. “O gece basının önüne benimle çıktın. Saatler sonra başka bir kadının yanında duruyordun. Algı dediğin şey böyle bozulur.” Nermin kaşlarını çattı. “Eda…” Eda susmadı. “Şirket içindeki herkes konuşuyor, Karan. İnsan Kaynakları yöneticisi ile CEO’nun ilişkisi romantik bir hikâye değil, bir güç dengesizliğidir.” Babası çatalını sertçe bıraktı. “Tam olarak mesele bu.” Karan, masaya doğru hafifçe eğildi. “Melis güçsüz değil.” “Senin altında çalışıyor,” dedi babası. “Benimle çalışıyor.” Bu düzeltme, masada bir şimşek gibi çaktı. Babası gözlerini kısıp oğluna baktı. “Onu seviyor musun?” Soru, masanın ortasına ağır bir yük gibi düştü. Nermin şaşkınlıkla başını kaldırdı. Eda’nın parmakları, çatalın sapını boğarcasına sıktı. Karan ilk kez sustu. İş dünyasında asla yapmadığı o saniyelik duraksama, tüm hayatının en gerçek anıydı. “Evet.” Eda’nın yüzündeki kan çekildi ama gururu onu ayakta tuttu. “Geçici heyecanları büyük kararlara dönüştürmek senin tarzın değildi. Eskiden daha hesaplıydın.” “Eskiden korkaktım,” dedi Karan sakin bir sesle. O cümle Eda’ya değildi, doğrudan babasınaydı. Babası sandalyesine iyice yaslandı. “Bu ilişki devam ederse iki ihtimal var. Ya o görevden alınacak, ya sen.” Nermin’in nefesi kesildi. Karan’ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. “Görevden alınmayacak.” “Bunu garanti edemezsin.” “Ederim.” “Nasıl?” dedi Eda alaycı bir tonla. “Yönetim kuruluna aşk beyanı yaparak mı?” Karan başını yavaşça çevirdi. “Hayır. Şirketin yapısını değiştirerek.” Masanın üzerindeki hava aniden dondu. Babası ilk kez ciddi bir ilgiyle dikkat kesildi. “Ne demek istiyorsun?” “Kriz diye sunduğunuz şeyi sistemsel çözerim. İnsan Kaynakları departmanını doğrudan yönetim kuruluna bağlarım. Bir denetim komitesi kurarım. Ben süreçlerden çekilirim.” Nermin şaşkınlıkla baktı. “Bu kendi yetkini sınırlamak demek.” “Eğer mesele güç asimetrisiyse,” dedi Karan, “gücü dağıtırım.” Babası uzun süre sustu. Bu hamle, beklediği bir savunma değildi. Eda ise sabrını iyice yitirmişti. “Gerçekten onun için mi? Yoksa babana karşı kazanmak için mi?” Karan ayağa kalktı. “Bu bir oyun değil, Eda.” “Ben senin yanında yıllarca durdum,” dedi Eda. “Basın gecelerinde, krizlerde, skandallarda… Ve şimdi beni bir anda geçmiş yapıyorsun.” “Geçmiş zaten sendin,” dedi Karan. “Ben sadece kabul ettim.” O cümle Eda’yı susturdu. Babası da ayağa kalktı. “Bu kadar basit değil. Bu soyadı bir bedel ister.” Karan babasının gözlerinin içine dik dik baktı. “Ödüyorum.” “Bundan sonra attığın her adım izlenecek.” “Alışığım.” Yemek bittiğinde herkes yorulmuştu. Babası ayağa kalktı. “Çalışma odama gel.” Karan onu takip etti. Kapı kapandığında ortamın havası değişti. Artık masa, çatal, misafir yoktu; sadece kurucu ve mirasını devralan oğlu vardı. Babası dolaptan bir klasör çıkardı. “Bu yapı,” dedi, “duygularla yürütülmez.” “Bu yapı benim,” dedi Karan. “Yanılıyorsun. Bu yapı soyadınındır. Sen sadece bir emanetçisin.” Sessizlik, odanın duvarlarını boğdu. “Basına çıktın, kurulda inkâr etmedin. Şimdi herkes biliyor. Rakipler, düşmanlar… Zaaf ararlar. Ve sen onlara bir isim verdin: Melis.” Karan başını kaldırdı. “Kimse ona dokunamaz.” Babası acı bir şekilde güldü. “Bizim dünyamızda herkes dokunulabilir.” “Bir gün seçim yapmak zorunda kalırsan?” dedi adam. “Şirket mi, yapı mı, kadın mı?” Karan düşünmedi. “Onu.” Cevap, babasının yüzünde bir darbe etkisi yarattı. Uzun uzun oğluna baktı. İlk kez bir CEO’ya değil, âşık bir adama bakıyordu. “İşte tam da bundan korkuyorum.” Karan o evden çıktığında gece iyice koyulaşmıştı. Arabasına bindi, motoru çalıştırmadan önce direksiyona baktı. Kararı netti. Telefonunu çıkardı ve Melis’i aradı. “Bu iş büyüyecek,” dedi sesi yumuşayarak. “Ama ne olursa olsun, seni asla geri plana itmeyeceğim.” Melis sustu, sonra kararlı bir sesle cevap verdi: “Ben geri planda durmam zaten.” Karan ilk kez o gece samimiyetle gülümsedi. Ama bilmediği bir şey vardı. Şehrin başka bir ucunda, karanlık bir ofiste iki adam, Karan’ın basın görüntülerini izliyor; Melis’in konuştuğu o anı tekrar tekrar durduruyorlardı. “Bu kim?” dedi biri. “Zayıf noktası,” dedi diğeri. Telefon kapandı. Ve oyun, tahmin bile edemeyecekleri bir boyuta sıçradı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD