2-Dudaklarını hissetmek...

1787 คำ
Doğan Kaya Tuana’nın yanından ayrıldım. Evdeki herkes uyuduğu için yavaşça odama çıktım. Üstümdeki tişörtü çıkartıp sertçe yere attım. Yine öfkem artmıştı. Ellerimi saçlarıma geçirip çekiştirdim. Bu öfkenin sebebi bendim. Kendime hâkim olamadığım için sinirliydim. Yatağa uzanıp yastığımın iç kısmına koyduğum fotoğrafı çıkarttım. Fotoğrafın üstünü okşadım. Tuana… Ona o kadar aşıktım ki tarif bile edemiyordum. Fakat ondan uzak durmak zorundaydım. Tuana, benim en yakın arkadaşımın kız kardeşiydi. Çocukluğumuz beraber geçmişti. Taner her konuşmamızda şunları söylerdi. “Doğa benim, Tuana da senin kız kardeşin. Onları korumak boynumuzun borcudur. Sen yokken Doğa bana emanet. Buna emin olabilirsin.” Tuana’ya karşı hislerimi saklamak için ona hep abisi gibi yaklaştım. Aramıza kalın duvar ören bendim. Kendime sinirlenme nedenim de buydu çünkü ben ona aşıktım. O ise beni hep ‘abi’ olarak gördü. Her ‘abi’ dediğinde öfkelenip ‘Ben senin abin değilim’ demek istesem de böylesi daha iyiydi. O benim en yakın arkadaşımın kız kardeşiydi. Bir sebebim daha vardı. Babam da bir Türk askeriydi. Yüzbaşı Savaş Kaya… Görev sırasında şehit olunca özellikle annem o kadar zorluk yaşadı ki Tuana’nın da aynı şeyleri yaşamasını istemiyordum. Onun acı çekmesindense hiç kavuşmadan bir gün şehit olmayı tercih ederdim. Başkasıyla evlenir diye ödüm kopuyordu ama bu, bir gün olacaktı. Buna emindim. Fotoğrafa bakmaya devam ederken telefonum çalmaya başladı. Gecenin bir vakti ya Boran ya da Atahan arardı. Ekrana baktığımda Atahan’ın aradığını gördüm. Atahan da benim gibi yüzbaşıydı. Onun ayrı bir timi vardı. Bazen ortak operasyonlar yapıyorduk. “Atahan?” Bu saatte aradığına göre bir sıkıntısı vardı. “Nasılsın? Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. Sesinden bile belliydi. Bir şey olmuştu. “Yakındır, ne oldu ki?” “Sana ihtiyacım var, Doğan. Bu aralar her şey sanki kötüye gidiyor gibi.” dedi. Ona nedeni sormayacaktım. Zaten anlatmak istese anlatırdı. Mardin’e döndüğümde zaten anlatırdı. “Döneceğim.” “Dön sana ihtiyacım var.” dedi ve daha fazla konuşmadan kapattı. Zaten bir hafta sonra dönmem gerekiyordu. w******p’tan bir sürü mesajın geldiğini fark ettim. Timdekiler yine bir sürü şey yazmıştı. Onlara göz gezdirdim. Hepsini okumadan kapattım çünkü yine bomboş konuşuyorlardı. Telefonum yeniden çalmaya başladı. Tarkan arıyordu. Tarkan, timimde bulanan askerlerimden biriydi. Çok konuşur, saçma sapan espriler yapardı. Her an beni delirtmeyi başarırdı fakat çok cesur bir askerdi. Telefonu kapattım, yeniden aradı. Telefonu açmak zorunda kaldım. “Ne var lan? Bu ısrarın geçerli bir sebebi yoksa yakarım.” Sesimde gizli bir tehdit vardı. Bunu Tarkan anlardı. Aslında timimdeki her asker anlardı. “Komutanım, yine formunuzdasınız. Rize havası yarar, demiştim. Yeşil insana huzur verirmiş ama siz yine aynısınız.” Dişlerimi sıktım. Yine zırvalıyordu ve bu durum beni delirtiyordu. “Tarkan gecenin bu saatinde neden aradın?” “Öylesine.” Çenem kasıldı. “Lan, şu kelimeyi senin münasip yerine sokarım! Kapat lan telefonu!” diye bağırdım. Gece gece yine beni sinirlendirmişti. “Önce siz kapatın, komutanım.” “Tarkan oraya gelirsem o telefonu…” dediğimde telefonu kapattı. Kafamı iki yana salladım. “Millet deliye ben akıllıya hasretim.” Telefon yeniden çalmaya başladı. Ekrana baktığımda Tarkan olduğunu gördüm. Sağ gözüm seğirmeye başladı. Açıp sövecekken konuşmaya başladı. “Komutanım, yarın balkona çıkıp derin derin nefes alın. Bu kadar sinir bünyeye iyi değil. Maazallah çocuğunuz bile olmaz. Yarın bir doz horon oynayın, o da sizi sakinleştirir. Allah’a emanet…” dediğinde sözünü kestim. “Sakın devamını söyleme! Bir daha ararsan geldiğimde sana yapacaklarımı tahmin bile edemezsin, Tarkan.” Telefonu korkuyla yine yüzüme kapattı. Direkt sessize aldım. Yoksa bu manyak aramaya devam ederdi. Gözlerimi kapattım ve sabahın ilk ışıklarıyla babaannemin odama direkt dalmasıyla uyandım. “Ula, fuşki yiyen. Sen neden cıbıl cıbıl yatıyorsun? Sırtını fazla soğukta tutma, çocuğun olmaz.” Gözlerimi ovuştururken “Sana da günaydın, babaanne.” dedim. Yatağın kenarına oturdu. “Doğan’ım, diyorum ki ben sana köyden güzel bir kız mı bulsam? Ne dersin? Birkaç tane aday var. Fotoğraflarını atayım mı sana?” Direkt kafamı iki yana salladım. “Babaanne, hayır! Uğraştırma beni. İşim gücüm var. Biriyle uğraşamam. Çok meşgulüm.” Gözlerini kıstı. “Neden? Yoksa sevdan mı var? Eğer varsa ve bana söylemiyorsan ben anlarım. Var mı?” Var diye bağırmak isterdim ama kafamı iki yana salladım. “Yok.” Tuana’ya aşığım desem ne diyeceğini merak etsem de sustum. “Ula, sen birine sevdalısın. Yoksa görev yaptığın yerden mi? Güzel mi?” diye sordu, merakla. Yataktan kalktım. “Babaanne, yok öyle biri. Olursa ilk sana söyleyeceğim.” Bana ‘sen olmamışsın’ bakışları atıyordu. “Bir sen, bir de Tuana evde kalacak. Tuana’ya köyden talip çıktı. Baya da varlıklı biri. Dursun’un yerinde olsam direkt veririm.” “Kimmiş o?” diye sordum, sert bir sesle. Babaannem güldü. “Ula, sen evlenmiyorsun bari kızları bırak.” Hangi asalak ona talip olmuştu? Taner’in haberi yok muydu? İçimde büyük bir öfke ve kıskançlık yükselirken babaannemin söylediklerini duymamış gibi sordum. “Tuana’ya kim talip oldu?” Babaannem uzun uzun anlatmaya başlayınca “Babaanne, isim ver.” dedim, sabırsız bir sesle. Sesimdeki öfkeyi belli etmemeye çalışsam da olmuyordu. “Aşağı köyden Yunus vardı. Sarı Yunus derler. Bildin mi?” Yunus mu? O şerefsiz zaten lisedeyken de Tuana’nın peşindeydi. Kaç kez dövmüştüm. Akıllanmamıştı. Demek ki yeniden dövmem gerekiyordu. Babaannem bir şeyler anlatırken ben Yunus’u düşünüyordum. Nasıl dövsem diye… Pozisyonlar gözümün önünden geçmeye başladı. Babaannemin sesiyle ona baktım. “Ula, sen beni dinlemiyor musun?” “Ne dedin, sultanım?” diye sordum. Elini kaldırdı. “Ebenin körünü dedim! Aklın beş karış havada. Dua et, asker adam oldun, dövmüyorum yoksa kara yemiş sopasıyla seni iyi bir döverdim. Üstünü giyin, aşağıya gel. Kahvaltı hazır.” Babaannem söylene söylene odadan çıkarken aklım Yunus denen yavşaktaydı. “Umarım, elime düşersin. Elim de kaşınıyordu,” diye mırıldandım. Kahvaltıda annem, Doğa ve babaannem hariç kimse yoktu. Muhlamayı da Doğa yapmıştı. “Yağı az olmuş. Beğenmedim.” dediğimde göz devirdi. Babaannem kaşlarını çattı. “Az ye de kendine uşak tut. Az yağlı olmuş. Elinin körü olmuş.” deyip ters ters bana baktı. Annem “Doğan, Tuana hariç kimseden muhlama yemiyorsun ama kız her gün gelip sana muhlama yapamaz. İşi gücü var.” derken o da terslemişti. “Ne işi varmış?” diye sordum. “Sana ne oğlum! Genç kız işi var. Doğa ve Tuana’yı bir rahat bırakmadınız. Taner de sen de cehennem zebanisi gibisiniz.” Yoksa sevdiği biri mi vardı? Yemek boyunca bunu düşündüm, durdum. Kahvaltıdan sonra köyde biraz dolaşmaya karar verdim. Belki biraz kafam dağılırdı. Yanımdan geçen herkes fısıltıyla bir şeyler söylerken Tuana’yı gördüm. Yere eğilmiş, çiçek topluyordu. Üstünde tayt vardı. Eğildiği için sırtı gözüküyordu. Yutkundum. Kafamı iki yana salladım. Bu kız benim bütün sistemimi yerle bir ediyordu. Bir tek onun yanında böyle oluyordum. Diğer kadınlar gözümde hiçti. Yanına doğru ilerlerken yanına bir erkek geldi. Kaşlarım çatıldı. Dikkatle gelene baktım. Yunus şerefsizi… Hızlı adımlarla yanlarına doğru ilerledim. “Tuana, nasılsın?” diye sordu. Tuana omzunun üstünden ona baktı. Hemen kendini toparlayıp ayağa kalktı. “Yunus? Senin burada ne işin var?” “Senin için geldim.” Bütün vücudum kasıldı. Yürüyüşüm bile hızlandı. Tuana’nın bakışları birden bana kaydı. Gözlerini büyüttü. Yunus da bana döndü. Onun da gözleri büyüdü. Birkaç geri adım attı. Yunus denen yavşak “D-Doğan…” diye fısıldadı. Yanlarına gittiğim gibi Tuana’yı tam yanıma çektim. “Ne oluyor burada?” diye sordum. Sesim çok öfkeli çıkmıştı. Yunus “Ben de geçiyordum. Selam verdim. Yoksa ne olabilir ki? Sen de izinden gelmişsin. Askerlik nasıl gidiyor? Yüzbaşı olmuşsun. Hayırlı olsun.” deyip geri geri gitmeye başladı. Sesinden bile benden korktuğunu belli ediyordu. Korkması hoşuma gitmişti ama daha yeni başlıyorduk. Can alıcı kısma gelmemiştik. “Selam verdin. Ben de senin için geldim. Yunus, benim bir özelliğim var. Çok iyi duyarım. Ayrıca iyi de koku alırım. Şerefsiz birinin kokusunu yüz metre öteden alırım.” Duyduğumu anlamıştı. Daha fazla korktuğunu fark ettim. Adeta titriyordu. Geçmişte onu dövdüğüm anları hatırlamış olmalıydı. Tuana önüme geçti. Elini göğsüme koydu. “Doğan abi, gidelim. Yunus da gidiyordu.” Elini oraya koyarsan ben sakin kalamam ki… Bakışlarım yüzüne kaydı. Telaşla bana bakıyordu. Yüzünün her noktasına baktım. Onunla bu kadar yakın olduğum anlar çok azdı. “Sen karışma, Tuana.” Tuana’yı yavaşça kendimden uzaklaştırdım ve Yunus’a odaklandım. “Evet, gidiyordum.” deyip giderken iki adımda onu ensesinden yakaladım. Kulağına doğru fısıldadım. “Eğer Tuana’ya yaklaşırsan seni toprağın altına gömerim. Şimdi ailenle konuşup Tuana’dan vazgeçtiğini söylüyorsun. Anladın mı, Yunus? Ben insanı sadece bir kere uyarırım. İkinci kez uyarmam çünkü yaşamıyor olursun.” Korkuyla yutkundu. Kafasını salladı. “Emredersiniz, komutanım.” Kaşlarımı havaya kaldırdım. “Aferin, asker. Şimdi siktir git!” deyip ensesini bıraktım. Koşmaya başladı. “Maşallah, yakında olimpiyatlara katılırsın. Yüzbaşı Doğan Kaya’nın farkı.” deyip arkasından bağırdım. Alayla arkasından bakarken gözden kaybolmuştu. Bakışlarım Tuana’ya kaydı. “Kulağına ne söyledin?” diye sordu. Sesinde merak vardı. “Yunus’la aramızda. O şerefsiz sana talip mi oldu?” Kaşlarını çattı. Saçını düzeltirken düşündü. “Bilmem, öyle mi? Duymadım. Babama söylediyse direkt reddetmiştir.” “Zaten bu saatten sonra talip olması imkânsız. Bir daha sana yaklaşamaz. Engelledim. Rahatsız eden olursa ben hallederim.” dedim. “Neden, Doğan abi? Belki ben istiyordum. Neden engel oluyorsun?” diye sordu, sorgularcasına. Abiyi bastırarak söylemişti. Kaşlarımı çattım. “Evlenmek mi istiyorsun? Hem de o şerefsizle?” diye sordum. Sesim istemsiz sert çıkmıştı. “Hayır, istemiyorum ama bir gün olacak.” O gün hiç gelsin istemiyordum. “Abin olarak o gün geldiğinde araştıracağım. Bir sürü tanıdığım var. Eğer uygun görürsem evlenirsin.” Şu an o kadar öfkeliydim ki ne diyeceğimi bilememiştim. Onun evleneceğini düşünmek bile beni delirtiyordu. Elim istemsiz yumruk olmuştu. “Doğan abi sen benim gerçek abim değilsin. Bu kararı yalnızca ben veririm. Artık büyüdüm.” “Abinim… ve sen hala küçüksün.” derken içimden tam tersini söylüyordum. Ona doğru ilerledim. “Küçük değilim!” O da öfkelenmişti. Öfkelendiğinde çok güzel oluyordu. Mavi gözleri kısılıyor, saçları diken diken oluyordu. Küçükken de böyleydi. Bana diklenirdi ama en çok bana sığınırdı. O anları çok severdim. Bazen de benden çekinirdi. Ona doğru birkaç adım atınca geri geri gitmeye başladı. “Tuana dikkat et. Taş var.” dedim. Benim sözümü dinlemedi ve ayağı taşa takıldı. Düşmemesi için belinden kavradım ama ben de dengemi sağlayamadım. Altlı üstlü yeşilliğin üstüne düştük. Elimi, başının altına koymuştum. Bütün bedenini hissediyordum. Dudaklarım çenesine değmişti. Onun dudakları ise yanağımdaydı. Bedenim kasıldı. İkimizin de kalbi yerinden çıkacak gibi atıyor, hareket etmeden öylece duruyorduk. Nefesi yanağıma çarpıyordu. İkimiz de ne yapacağımızı bilemedik. Yüzlerimizi hareket ettirirken dudaklarımız birbirine sürtündü. Dudaklarını hissetmek… O da şok içindeydi. Dudaklarını hissettiğim için içimdeki savaşı kaybetmek üzereydim. Şu an dudaklarına yapışıp ‘Ben seni seviyorum’ dememek için kendimi zor tutuyordum. Göğsüme dokunup itti. Sağ tarafa doğru kendimi attım. Tuana hızla ayağa kalkıp yüzüme bile bakmadan koşmaya başladı. Ben arkasından ona bakarken yere uzandım. Sertçe yeşilliğe doğru vurdum. “Lanet olsun! Ona yakın olmak ateşle oynamakla eş değer. En iyisi uzak kalmak yoksa dayanamam! Neyse aynı şehirde yaşamıyoruz yoksa dayanamazdım. Hele de şimdi…” diye fısıldadım. Aşkımı kalbime gömüp vatan görevime odaklanmam ve bir şekilde unutmam gerekiyordu. Kalbim onun adını haykırırken unutmak çok zordu ama deneyecektim.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม