DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

4905 คำ
Gökten tozpembe kar yağıyordu saçlarımın arasına. Yere düşmeden bulut haline geliyor, yaralı ruhumun etrafında dönüyordu. Onu iyileştirmek ister gibi siyaha bürünmüş, içimi temizleyemeye çalışıyordu. Bugünün yarını yok der gibi gülmem için çabalıyordu. Son günün der gibi dileğimi gerçekleştirmeye çalışıyordu. Kararlı bir ifadeyle seni göklere çıkaracağım der gibi tüm gücüyle savaşıyordu. Kalın dudaklarında tebessüm, gözlerinde ışık, parmak uçlarımı tutmuş kendini bana bırak der gibi bakıyordu gözlerimin içine, Akın. Düz bir şekilde yüzüne baktığım için tek kaşını kaldırmış, parmak uçlarıma hafif baskı uygulayarak beni kendine çekti. "Düşünme." Fısıldayarak kulağıma doğru konuştuktan sonra yine parmaklarıma baskı uygulayarak beni etrafımda döndürdü. Hipnoz olmuş gibi sadece onun gözlerinin içine bakıyordum. Ne etrafımızdan geçen arabaların sesi ne de yanımızdan geçen insanların varlığını hissediyordum. Sadece o vardı şu an benim için. Avşin, kendini bırak, düşünme, eğlen ve bu dünyanın tadını çıkar diyen gözleriyle bana cesaret veriyordu. Sağ elinin parmaklarıyla parmaklarımı tutarken sol elinin parmaklarını belime yaklaştırdı. Büyük sert eli belime değerken yutkunup beni kendine çekti. "Düşünme ve her şeyin güzel olacağına inan. Eğer düşünürsen her zaman çelişkiye düşersin. Acaba kötü olaylar yaşayacak mıyım, mutlu olacak mıyım? Bunları düşündüğün için mutlu olamazsın, hayatı yaşarken zevk alamazsın. Düşünme olur mu, sen bu siyah dünyada çiçeksin. Benim kalbimin baharısın, yaz kış kokunla büyüleyensin. Bana baharı yaşatan ruhun kendi içinde karanlığa mahkûm olmasın. Gül, gül ki mutlu olmak için bir adım atsın ruhun." Dudağım kendiliğinden iki yana kıvrıldığında alnını alnıma yasladı. "İşte bu, ruhun ruhuma hoş geldi sevgilim. Sana bu kelimeyi söylemek için uzun zamandır bekledim ben. Sevgilim, ruhumun eşi, kalbimin sol yanı, dünyamın merkezi, hoş geldin. Hoş geldin ki bu adamı mutlu ettin. Asla üzülme olur mu, asla dudakların gülümsemekten vazgeçmesin. Sen iyi olduğunda iyi olan ben sen üzgün olduğunda üzgün oluyor. Üzülme ki üzülmeyeyim." Gözlerimi kapatıp onu hissetmeye çalıştım. Karanlık dünyamda onun ışığını yakalamak için gözlerimi bir süre açmadım. Dar sokaklarda, kışın en çok hissedildiği mevsimde koştum. Ona varacağım an adımlarım durdu. Bana cesaret vermek için elini havaya kaldırdı. Başımı kaldırıp ona tüm gücümle koştum. Güçlü kollarının arasına girdiğimde bedenimi sımsıkı sarıp etrafında döndürdü beni. Dar sokaklar genişledi, kış ayı yaz ayına bıraktı kendini. Etrafımızı hanımeli kokusu sardığında gülümsedim. Yaralı ruhumu ruhuna teslim ettim Akın, onu sakın üzme. Bir kez daha kırılırsa bu sefer onu ben bile toparlayamam. Gözlerimi açıp göğsüne yaslanan alnımı geri çektim. Beline dolanan kollarımı utançla geri çekerken tebessüm edip kendini geri çekti. "Utanınca ayrı bir tatlı oluyorsun." Bakışlarımı başka yöne çevirip, "Susar mısın?" dedim öne doğru adım atarken. Annem neredeydi ki? Neredeyse yarım saattir kaldırımın üzerinde konuşuyorduk. Annelerimiz bir kere bile yanımıza gelmediler. Büyük bir ihtimal kendilerini alışverişe kaptırdıkları için bizim yokluğumuzu fark etmediler. Yan yana annelerimize bakarken hızlı adımlarla kaldırımda yürüdük. İnsanlar bana çarpmasın diye bedenini önüme siper ediyordu neredeyse. Abartma der gibi yüzüne baksam da umursamıyor eliyle bir sağına bir soluna alıyordu beni. Atletik bedeni spor yaptığını fazlasıyla gösteriyordu. Bunun üzerine refleksleri de kuvvetliydi, birinin bana çarpacağını anladığı an hemen diğer tarafına çekiyordu beni. "Gel buradaki kuyumcuya girelim." Kuyumcunun içine girdiğimizde aklımı hiçbir şeye vermeden görevli adamın yanına gidip bizim için seçtiği yüzükleri inceledim. Akın ben ne dersem onu alacak gibi durduğu için oyalanmadan düz olan alyansları gösterdim. “Beğendin mi?” “Beğendim.” “Alıyoruz o zaman.” Başımı sallayıp çantamdan cüzdanımı çıkardım. Kaşları çatılırken kartı içinden alıp onun ardından kasaya ilerledim. “Senin yüzüğünün parasını ben ödeyeceğim,” dediğimde sanki ona küfür etmişim gibi gerildi. Gözlerinin içi öfkeden koyulaşırken, “Rezil etme beni,” dedi sakin çıkarmaya çalıştığı sesiyle. “Kadın kısmı öder mi hiç?” Onun gibi kaşlarımı çatıp, “Öder,” dedim. “Senin yüzüğünün parasını ben ödeyeceğim, ayrıca dişlerinin arasından konuşmazsan sevinirim. Az önceki sakin Akın’la şimdi ki öfkeli Akın arasında çelişkiye düşüyorum. Hangisi sensin karar veremiyorum.” Yüzü gerilirken başını iki yana sallayıp bakışlarını gözlerimden çekti. Nefesini sert bir şekilde bıraktı ama sanki gergin değilmiş gibi gülümseyip, “Tamam,” dedi. “Sen öde benim yüzüğümü.” Ben ödeyecektim tabii ki. Çalışıyor ve kendi paramı kendim kazanıyordum. Evlenirken yapılması gerekenleri de az çok biliyordum. Her şeyi ona aldıracak biri değildim. Babam yüzsüz olabilirdi ama ben değildim. Adam parayı çektiğinde çıkışa ilerledim. Dışarı çıkıp temiz havayı içime çektiğimde sıcaktan terleyen boynumu selpakla sildim. “Annemle konuştum şimdi gelinlikçidelermiş. Bizi de oraya çağırıyorlar.” Arkama dönüp kaşlarımı kaldırdım. “Gelinlikçide ne yapıyorlarmış? Bunlar hemen düğünü yapacağız diye düşünmüyorlar değil mi? Akın, biz daha birbirimizi tanımıyoruz. Acele etmeyelim lütfen.” “Yaşlı kadınlar ne yapacaksın. Gel bir gidelim.” Ellerimi yumruk yapıp sakin olmak adına derin derin nefes alıp verdim. Bir süre bulunduğum yerde durdum, bu süre zarfında Akın sesini çıkarmadan yanımda durdu. Ara sıra telefonuna bakıp benim öfkemden kaçmak adına gözlerime hiç bakmadı. Daha fazla kuyumcunun önünde duramayacağımız için annesinin tarif ettiği gelinlikçiye geldik. Merdivenleri çıkarken gerim gerim geliyordum. Her şey çok hızlı gelişiyordu, kalbim korkudan duracaktı. Akın zile basıp geri çekildi. Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına alıp koridoru inceledim. Merdivenin korkulukları papatyalarla süslenmiş, duvarlarda gelinlik fotoğrafları vardı. Kapı açılınca bize tebessüm eden kadına karşılık verdik. Kenara çekildiğinde içeri girdik. İlk gözüme annem çarptı, kabarık gelinliği eline almış inceliyordu. Tam da tahmin ettiğim gibi, bizi buraya çağırıp erkenden gelinlik seçtireceklerdi. Anneme doğru adım atarken yanımda yürüyen Akın gülerek annemin elindeki gelinliğe bakıyordu. "Sonunda geldiniz, Avşin al bu gelinliği dene kızım. Eğer üstüne uyarsa alırız." Kaşlarım şaşkınlıktan gerilirken çantamın sapını sıktım. Bu kadar kalabalığın içinde anneme karşı saygısızlık yapmak istemiyordum. Sakinleşmek adına burnumdan nefes alıp verdim. Sabırsız annem gelinliği kucağıma bıraktı. Filiz abla, "Hadi giyinsene," dediğinde geri adım atıp bakışlarımı Akın'a çevirdim. Eli ensesinde, kucağımdaki gelinliğe bakıyordu. "Gelinlik için erken, neden buraya geldiniz?" dediğinde sanki aklımdan geçenleri okumuş, ben annemle kötü olmayayım diye o konuştu. "Ramazandan sonra düğün olur, bence erken değil." "Yok artık," diyerek gelinliği yanımızda duran görevli kadının kucağına bıraktım. "Düğün Ramazandan sonra olmayacak. Daha söz olmamış burada olmanız çok mantıksız." "Avşin, sesinin ayarını düşür kızım. Zaten zor konuşuyorsun." Gözlerimi yumup iki dakika bekledim olduğum yerde. Ben insanların arasında onun kalbini kırmamak adına kendimi sıkarken o beni rencide etmekten çekinmiyordu. Hiçbir şey demeden arkamı dönüp dışarı çıktım. Merdivenleri koşarak inerken, "Avşin," diyerek seslenen Akın'a dönmeden koşmaya devam ettim. "Bekle," diye bağırdığında, "Yalnız kalacağım," dedim nefes nefese. "Gelme peşimden." İnsanların arasına karışıp koşmaya devam ettim. Bütün sıkıntılarımdan, üstüme gelen ailemden kurtulmak adına koştum, koştum. Kime çarptım bilmiyorum, kimden azar işittim bilmiyorum, sadece nefes almak için koştum. Ağzımın içi gibi bedenimde kurudu. Kurumuş ağaç dalı gibi yere düşmemek adına koştum. Gözyaşlarımı silip adımlarımı biraz yavaşlattım. Akın'ın arkamdan gelip gelmediğini bilmiyordum. Koşarken omzumun üzerinden arkama baktım. İnsanların arasında gözükmüyordu. Adımlarımı hızlandırdığımda sert bir bedene çarptım. Geri geri gittiğimde kollarımdan tutan sıcacık el olmasa yere sert bir şekilde düşecektim. Nefes nefese yumduğum gözlerimi açtım. "İyi misin?" Dudaklarım şaşkınlıktan aralanmış, karşımda duran adamın var olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Koşmaktan halüsinasyon mu görüyordum hiçbir fikrim yoktu. "İyi misin?" "Baran? Sen ne zaman çıktın cezaevinden?" Gözlerini gözlerimden ayırıp bedenimi inceledi iyi olup olmadığımı anlamak adına. Kollarımı tutan elleri geri çekildiğinde geri adım atıp nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Bu adama ne olmuştu böyle? Sakalları uzamış, parmaklarının üzerine dövme yapmış. Bacaklarını saran siyah pantolonunun yanı sıra üzerine giyindiği siyah gömlek onu farklı biri gibi gösteriyordu. Şaşkın halde onu incelerken geri adım atıp arkasını döndü. "Hey!" diye bağırdığımda omzunun üzerinden bana baktı. İşaret parmağını dudağına bastırıp, "Sır," dedi fısıldayarak. "Anlamadım." Göz kırpıp insanların arasına iki saniyede karıştı. Ne demek istemişti hiçbir fikrim yok. On yıl yatacak diyorlardı ama o buradaydı. Neden saklanıyordu, neden evine gelmiyordu? Sır derken kendini mi gizliyordu? Saçlarımı karıştırıp sağımdan solumdan geçen insanların arasında duruyordum. Ayak parmak uçlarımın üzerinde durarak insanların arasında onu görmek istedim. Yoktu, kaşla göz arası kaybolmuştu. Varlığını unuttuğum kalbim onu görmemle kendini göstermek için hızlanmış, gözlerime onu bulmam için baskı uyguluyordu. Öne doğru atılsam da yakınımda, uzağımda olan insanların arasında gözlerimi gezdirsem de yoktu. İki saniye içinde kabalığın arasına karışıp kaybolmuş adam sır diyerek karışık olan aklımı hepten karıştırmıştı. Kafam akıl hastasının aklı gibi doluydu. Düşündükçe saç diplerimden başlayan ateş kafamın derisini yakıyorken düşünmeyince boşluğa kendini bırakıyordu. Kendi derdim bana yeterken bir de başkalarının derdini üstlendiğim için yeter diye bağıran beynim pes etmek üzereydi. Kendi sıkıntılarımız bize yeterken başkalarının sıkıntılarına üstleniyorduk. Bir anda karşıma çıkan Baran ne karıştırıyordu bilmiyorum. Gözlerinde daha önce görmediğim farklı bir bakış vardı. Kehribar gözleri göz bebeği gibi siyaha yakın bir tona bürünmüştü. Yanaklarını süsleyen sakalları gürleşmiş, sakin olan bakışlarına öfke konmuştu. Katil bir adamın bakışları vardı yüzünde. Kısa bir süre de bunları hissetmiştim. Oysaki Baran'la göz göze geldiğimizde ondan hiç çekinmezdim. Akın'ın yanına gitmeden taksiye binip dükkâna geldim. Onların yanına tekrar dönüp canımı hepten sıkmak istemiyorum. Annem akşam moralimi defalarca kez bozacağı için açıkçası biraz da olsa nefes almak istedim. Evet, her zaman yaptığım gibi kaçtım, onların yanında kalıp savaşmadım. Gücüm yok muydu, vardı. Sadece aynı cümleleri kurmaktan yorulmuştum. Kendimi ifade ederken zorlanıyordum ama doğru anlatıyordum. Sadece annem beni anlamak istemiyordu. Bugün anladım ki ne olursa olsun anlayacağını da sanmıyorum. Dükkânın içine girdiğimde adımlarım direkt Zeliha'nın yanını buldu. Son zamanlarda olduğu gibi yüzü yine asık, gözleri her an ağlayacak gibiydi. "Selam," diyerek sandalyeyi önüne çektim. Çantamı yere bırakırken öne doğru eğildim. Karşımda iki büklüm duruyordu, bu hali canımı çok sıkıyordu. Farklı bir şey vardı, dilinin söyleyemediği gözlerinin kanayarak söylediği farklı bir şey vardı. Gün yüzüne çıkmasını istemediği durumun acısı içini kemirirken bedeni eriyordu gözlerimin önünde. "Karnının içinde küçük kurtçuklar var Zeliha. Yavaş yavaş bedenini yiyorlar. Başta bir şey olmaz diyerek sustun, sonra anladın ki susmakla çok büyük hata ettin. O küçük kurtçuklar büyümüş, bedenini istila etmişler. Senin ayakta durmanı sağlayan beyninin etrafını sarmışlar yavaş yavaş yiyorlar. Bu son değil merak etme, bana içindekilerini anlatırsan kurtlardan kurtulmanı sağlarım. Ama susmaya devam edersen, bedeninde ruhun gibi akıp gidecek." "Ben çok kötü bir şey yaptım." Kirpiklerinden kurtulan gözyaşları yanaklarını ıslatmaya başladığında ellerimi yanağına bastırıp yaşların iz bırakmamasını sağladım. O güzel yüzüne hüzün yakışmıyordu. "Her ne yapmış olursun ol bundan pişman gibisin. Hatalar, yanlışlar bizler için biliyorsun. Bir kere yaptığımız hatayı bir daha yapmazsak o bizim için büyük bir hata olarak kalmaz." "Karanlığın içindeyim Avşin. Acı çekerek ölüyorum, unutamıyorum. Bir yanım yaptığımdan deli gibi pişmanken diğer yanım değil. Buna değdi diyen yarım diğer yanıma sırtını dönmüş. Araf'tayım, sağ omzumdaki iyilik Meleği bir çıkış var diyerek kulağıma fısıldarken sol omzumdaki karamsar Melek her şey bitti buraya kadar diyor. Ben çıkmaz sokağın ortasında kalmış küçük bir kediyim. Etrafım köpeklerle çevrilmiş, nereye kaçacağımı bilmiyorum." Ağlamaktan şişen gözleri ve dudakları canımın acımasını sağlıyordu. Kendi sıkıntılarım yüzünden onun acısını göremeyecek kadar körleşmiştim. Yazık benim dostluğuma. Ellerimi omuzlarına bastırıp yüzümü yüzüne yaklaştırdım. "Anlat bana; seni üzen, çıkmaza sokan derdini anlat bana." Buruk bir halde tebessüm edip başını yana eğdi. Yanağı elimin üstüne değiyordu. Diğer elimle çilli yanağının üzerinde parmaklarımı dolaştırdım. "Bir ağlarsam susturamazsın beni, konuş ki ağlamayayım Zeliha." "Hatırlıyor musun mahallede düğün olduğu zaman ilk önce biz giderdik. Sen deli gibi oynamak için can atardın baban da izin vermezdi. Neymiş, kız çocukları düğünlerde oynamazmış, oynayan kızların hepsi koca istiyormuş." Başımı aşağı yukarı salladım. "Biz de gider en kuytu köşeyi bulur gizli gizli oynardık. Biri gelecek mi diye gergin bir şekilde oynayan tek kızlar bizdik." O günler gözlerimin önünden teker teker geçti. "Korkardık ama mutluyduk Avşin. Seninle aynı ekmeği bölüştük, aynı sudan içtik, kan kardeşi olduk. Ben seni çok seviyorum, omuzlarımdaki yükü senin omuzlarına yıkamayacak kadar çok seviyorum." "Biz dostuz," dediğimde susturdu beni. "Biz dostuz, kardeşiz. Sen benim annem babamsın Avşin. Onları toprağın altına koyduğumda yanında olup tüm acımı sırtlayansın." "Yine sırtlanırım. Söyle gözünü seveyim biri bir şey mi yaptı?" Korkum artarken panikten kalbim göğsümü dövüyordu. Hızlı hızlı nefes alıp verdiğim için vücudumun ısısı yükseliyordu. O benim için çok değerliydi, zarar görmesini istemiyorum. "Senin derdin sana yetiyor Avşin, bir de benimkileri omuzlarına alma. Yaşayamazsın." "Yaşarım, seni böyle görmek istemiyorum." Başını kaldırıp gözyaşlarını sildi. Az önce acı çeken o değilmiş gibi mutluyum maskesini yüzüne takıp kızıl saçlarını elleriyle dalgalandırdı. Bu onun dışarı karşı gösterdiği güçlü yanıydı, özgüvenli, kimse beni üzemez der gibiydi. "İyiyim ben, anlat bakalım ne aldınız?" Kaşlarım gerilirken, "Ne?" dedi cilveli sesiyle. "Sana kırıldım ama beni alışverişe çağırmadın." "Sahiden alışverişi mi konuşacağız?" "Evet, Avşin. İyiyim ben, bir sorun yok. Akın seni çok seviyor, kalbini ona aç unutma seven insan her zaman sevdiğini mutlu eder. O çocuk seni mutlu edecek buna inanıyorum." "Git Allah aşkına," diyerek oturduğum yerden kalktım. "Her zaman aynısını yapıyorsun," diye bağırdım. "Bana hiçbir şey anlatmıyorsun, sıkıntılarını içine atıp kendi başına depresyona giriyorsun. Anlat bana birlikte bir çözüm bulalım." Benim gibi ayağa kalkıp saçlarını ensesinde topladı. Beline sarkan kısmı kılıç örgü yaparken gözlerini gözlerimin üstünden bir saniye çekmedi. Boşuna konuşuyorsun sana derdimi söylemeyeceğim, sıkıntılarımı içime hapsedip mutsuz olacağım bakışları vardı ifadesinde. "Terapiye devam et Avşin. Konuşurken zorlanıyorsun. Sustukça sesini kaybediyorsun." "Kendi sıkıntılarını bana söylemiyorsun ama benim dertlerimle ilgileniyorsun. Nesin sen, psikolog mu? Kendime faydam yok başkalarına mı olsun diyorsun?" "Yarın sabah teyzeme gideceğim döndüğümde seninle konuşacağım söz." Ellerimi iki yana açıp, "Öyle mi?" dedim sinirden gülerek. "Keşke gelince haber verseydin teyzene gittiğini" Sırıtıp pet şişedeki suyu kafasına dikti. "Bir süre dükkânı tek başına idare edeceksin, ben bir ya da iki ay burada olamayacağım." Ağzındaki ıslaklığı silip sarı elbisesinin karışan eteğini düzeltti. "Umarım geldiğin zaman bu halinden kurtulmuş olursun, eğer böyle ya da daha kötü olursan o zaman kolundan tuttuğum gibi seni psikoloğa götürürüm." "Tamam, sevgili dostum. Söz veriyorum o zaman kendimi sana bırakacağım." "Umarım dediğin gibi olur sevgili dostum." Dükkânın kapısı açıldığında arkama döndüm. Sinirli bir şekilde içeri giriş yapan Akın'ın gözleri kısa bir süre Zeliha'ya kaysa da hemen bana döndü. Kaşları gerilmiş nefes alışverişleri hızlıydı. Sanki saatlerce koşmuş gibi bir hali vardı. "Ben sizi yalnız bırakayım." Hızlı adımlarla dışarı çıkan Zeliha'nın ardından kapıyı kapadı Akın. Saçlarının üzerinden kayan gözlüğü eline alıp ağır adımlarla yanıma geldi. Konuşmadım, neden kızdığını bildiğim için ilk adımı ben atmak istemedim. O an kaçmak zorundaydım kaçtım. Eğer durup annemin sözlerine maruz kalsaydım bir köşeye oturup ağlardım. Ağlamamak için ayrıldım yanlarından. "Yarım saat seni aradım çarşının içinde. Annene kızıyorsun benim yanımdan kaçıyorsun. Böyle durumlarda Akın burada durmak istemiyorum demen yeterli. O gelinliği sen istemediğin sürece kimse sana giydiremezdi. Annenin sözlerinin kırıcı olduğunu biliyorum, kaçmayacaksın Avşin. Kaçarsan üstüne daha çok gelirler. Senin ağzın var konuşup karşılığını verebilirsin. Kaçarsan korkak bir kız olursun." Kaşlarım havalanırken, "Ne?" dedi başını iki yana sallayarak. "Kızgınım sana, bir anda ortadan kayboldun." "Bir yanım deli biliyor musun? Kafama estiği takdirde kaçarım ben." Kolinin içindeki bebeklere göz attım. "Desene seni bağlamam gerekecek, maazallah bir anda ortadan yok olursun bulabilene helal olsun." Kutuların kapağını kapattım. "Sadece annemden kaçmak istedim. Seninle ilgili değil, annenle ilgili de problem yok." "Allah razı olsun," dediğinde çömeldiğim yerden doğruldum. "Cümlemizden razı olsun." Çenesini sıvazlayıp, "Âmin," dedi sesine yansıyan neşeyle. "Kaçmak istediğinde birlikte kaçalım. Olurda benden kaçmak istersen söyle rahat nefes alman için seni yalnız bırakırım. Seni sıkıp boğulmana izin vermem." "Annem işte, olur olmadık yerde canımı sıkıyor. Bir anda yanınızdan ayrıldığım için kusura bakma. Annene karşıda mahcup oldum." Parmak uçlarımı sıkıp benim gibi başını hafif yana eğdi. Bu hali tıpkı küçük bir çocuk gibiydi. "Kimseye karşı mahcup olmadın, nedenin vardı uzaklaştın. Ben sadece seni merak ettiğim için sesimi yükselttim. Sevdiğimiz insanların başlarına kötü bir şey gelecek düşüncesi bile ruhumuzu sıkar, değil mi?" Başımı aşağı yukarı salladım. "Geçen yarım saatte çölün ortasında kaldım, sağıma baktım yoktun, soluma baktım yoktun. Her yere koştum ama sen yine de yoktun. Merak ettim, mantıklı yanımı dinleseydim, senin buraya geldiğini anlayacaktım, tamamen duygularımla hareket ettiğim için düşün seni kaçırmış olacaklarını bile düşündüm." Sırıtıp, "Ciddi olamazsın," dedim. Şaşkınlığım yüzüme de yansıdığı için gözlerim kocaman oldu. Bu halim komiğine gitmiş olacak ki benim gibi gözlerini büyütüp, "Ciddiyim," dedi yüzüme biraz daha yaklaşarak. "Şaşırınca, gülünce, utanınca çok güzel oluyorsun. Mesela şu an seni deli gibi kıskanıyorum, ya bu yüzünü başkası görürse, ya benim baktığım gibi sana bakarsalar." Gözlerini biraz daha büyüttü. "Görmesinler, kimse benim gözümden seni görmesin, olur mu?" Omuzlarımı kaldırıp, "Olur," dedim. Başını geri çekip tek kaşını kaldırdı. "Biraz da ego var sen de." Sağ omzumu silktim. "Biraz değil çok var." Oysaki hiç yok. Elini kolumun üzerinden sürterek saçlarımın arasına getirdi. "Egonu severim ben senin, tıpkı canını sevdiğim gibi." Ses tonu içimi ürpertti, vücudum ruh halimin gerginliğini yansıtmış olacak ki ellerini geri çekti. "Akşam için hazırlık yapman gerekmiyor mu? Neden buraya geldin?" "Zeliha'yı görmek istedim. Birazdan eve gideceğim." "Sana elbise almak istedim ama o telaşla aklımdan çıktı." "Merak etme benim akşam için elbisem var onu giyerim. " Geri geçilip, "Pekâlâ," dedi. "Akşam görüşürüz." Dükkândan ayrıldıktan sonra Zeliha içeri girdi. Saat ikiye geliyordu, eve gitsem annem, yengem derken hepsi üstüme gelecekti. Burada da durursam Akın gönülsüz olduğumu düşünüp üzülecekti. O benim için çabalarken benim bir şeyler yapmıyor oluşum eminim onu üzerdi. Masanın üstünden anahtarı alıp, "Bize gidelim," dedim Zeliha'ya. "Akşam iftarı biz de yaparız ondan sonra Akın ve ailesi gelecek biliyorsun. Yüzükler takılır, hiç fikrim alınmadan verdik der babam." "İftara yakın gelsem olur mu?" "Olur tabii ki. Ben gidiyorum o zaman sen burada mısın?" "Ben de eve geçerim. Eşyalarımı toplamam lazım." "Tamam." Çantamı alıp dükkândan ayrıldım. Havanın sıcak olmasıyla yolda kimse yoktu. Bir köşeden komşularım çıkacak diye korkuyordum. Akın'la ilgili bir sürü soru sorarlardı. Bu zamana kadar yan yana gelmediğimiz için bir anda evlenme kararı almak hepsini şaşırtmış olmalıydı. Ailelerimiz komşularımıza bu evliliğin görücü usulü olduğunu değil de aşk evliliği olduğunu söylemiş. Her ne kadar Akın için aşk evliliği olsa da benim için mantık evliliğiydi. Kimseye yalan söylemek istemediğim için bir süre insanlardan kaçmam en doğru olandı. Eve yaklaştığımda babamla amcamın kahkahalarını duydum. Adımlarım yavaşladı, bir an arkamı dönüp kaçmak istedim. İstediğini yaptıran babam nasıl da böbürleniyordu. Bana sözünü geçirmişti ya ondan mutlusu yoktu. Resmen kızını zorla evlendiriyordu ve bunun vicdan azabını çekmiyordu. Umarım bir gün onun pişman olduğunu görürüm. Bahçe kapısını açıp içeri girdim. Amcam sevecen ifadesiyle, "Nasılsın kızım?" diye sordu. "İyiyim amca," dedikten sonra babamın yüzüne bakmadan eve girdim. Niyetim direkt odama gitmekti ama omzuma yediğim el darbesiyle adımların holün ortasında durdu. "Ne oluyor anne?" "Elinin körü oluyor, insanların içinde beni rezil ettin. Hanımefendi çıktığı kabuğu beğenmiyor." "Ne alaka?" diye bağırdım. Bu kadın boğazıma kadar doldurdu beni. "Kaçıp gitmek de ne oluyor? İnsanların içinde beni küçük düşürdün. Aklını başına al bak kötü olacak." Çantamın sapını sıkıp geri adım attım. "Söylesene ne olacak? Beni dövecek misin?" Başımı öne uzatıp, "Söyle lütfen," dedim dişlerimin arasından. "Beni dövecek misin?" "Hareketlerine dikkat et kızım, bir gün başına büyük bir iş açacaksın." "Ben niye evleniyorum biliyor musun, babam sana zarar vermesin diye. Ben ölmekten korkmuyorum, alırım çantamı giderim. Ucunda beni bulacaklarını bilsem de bu evliliğe razı gelmem. Ben sen ölme diye evleniyorum, senin için kendi hayatımdan fedakârlık yapıyorum. Üstüme gelme, canıma tak etmek üzere. Yemin ederim bir gün bir bakmışsın Avşin bu dünyadan yok olup gitmiş." Korkuyla gözlerini büyüttü. Hiçbir şey demeden arkamı dönüp evden çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak amcamların evine gittim. Anahtar kapının üzerinde durduğu için kapıyı açıp içeri girdim. Eğer kendi evimde kalırsam annemle birbirimize girecektik. Mutfakta yemek yapan yengeme selam verip Firuze'nin odasına girdim. Yatağın üstüne uzanmış ağlıyordu. Kapıyı kapatıp, "Sana ne oldu?" dedim bıkkın sesimle. Hayatımız neden normal değil ki? Doğrulup bacaklarını kalçasının altına aldı. Ağlamaktan gözlerinin altı şişmişti. "Neyin var, Firuze?" "İçimden ağlamak geliyor." "Niye?" Yatağın üstüne oturup onun gibi bacaklarımı topladım. "Biliyorsun babalarımız bizi çok sıkıyor." "Senin baban seni sıkmıyor Firuze, adamın günahını alma şimdi." "Nereye sıkmıyor, istediğim hiçbir kıyafeti giymiyorum. Bak bu elbiseyi çok beğendim, bu akşam senin sözünde giyecektim babam gördü askısını kopardı. Neymiş kız kısmı bu kadar açık giyinir miymiş? Yahu aile içinde olacağız ne olacak ki?" İnce askılı olan kalem elbiseyi elime aldığımda gözlerim büyüdü. "Bu elbiseyi nereden aldın, çok pahalı." "Ben almadım James bu akşam giymem için bana almış. " "James ?" dedim sorgulayarak. Daha önce bu ismi hiç duymadım onun ağzından. "Benim telefon arkadaşım." "Anlamadım?" "Biraz sessiz ol Avşin, annem duyacak." Ellerimi iki yana açıp, "En kısık sesim bu," dedim. "Biliyorsun zorlanıyorum." "Kusura bakma. Ailem yüzünden ne dediğimi bilmiyorum. Bak şimdi bir ay önce arkadaşlarım sevgileriyle buluşup tatile gittiler. Bana sen de gel dediler ama ben gitmedim. Gitsem babam on kere arayıp rahatsız hissettirirdi. Aldım telefonu elime hayatımı yazdım. Görsen kitap olacak kadar destan yazdım. Gönderdim bunu tanımadığım numaraya. Cevap gelmez sanıyorken gecenin bir yarısı, nefes alıyorsun mutlu ol, hayat kısa isteğin gibi yaşa diye cevap geldi." "James dediğin adamdan mı?" "Evet. Açıkçası Türk birine mesaj atmaya cesaretim yoktu. Biliyorsun biz de şans yok Türk birine mesaj atarsam yanlışlıkla bile olsa akrabamız çıkabilir." Gülümseyip, "Haklısın," dedim. "Biz de şans yok. Peki bu adam seni nasıl anladı?" "Mesajı İngilizce yazdım. İnternetten ülkelerin kodlarına baktım. Rast gele bir numara yazıp gönderdim. Anlayacağın bir aydır İtalyan bir adamla konuşuyoruz. Yirmi dokuz yaşında, spora düşkün oldukça yakışıklı, bir ara sana fotoğraflarını gösteririm. Neredeyse her dakika konuşuyoruz, ne zaman mesaj atsam anında cevap veriyor. Eğer bir saat içinde ona cevap atmazsam iyi misin diye yazıyor, mesajı görmezsem arıyor. Mutluyum Avşin, eğleniyorum. Belki bana kızıyorsun ama elimden başka bir şey gelmiyor. Biliyorsun okula gidiyorum ardından hemen eve geliyorum. Arkadaşlarımla bir yere gideyim desem babam sağ olsun başıma bir şey gelir düşüncesiyle izin vermiyor." Derin nefes alıp bakışlarımı dışarı çevirdim. Odasının camına vuran ağaç dallarının üzerinden sarkan yemyeşil yapraklar biraz olsun içime huzur verdi. "Seni yadırgamıyorum Firuze, asla kınamıyorum, bizler kapalı bir kutunun içinde büyüyoruz. Ailelerimiz hayatımızı yönetmekte kendilerini özgür hissediyorlar. Bak Erhan abiye eve gelmiyor, sebebi ise kollarına dövme yaptığı için yoldan çıkmış olması. Biliyor musun hiç unutmuyorum amcamın onu dövmesini, serseri oldun diyerek onun bacaklarına vuruşu gözlerimin önünden gitmiyor." İç çekip başımı iki yana salladım. "Ben şimdi gidiyorum ama seninle Firuze’yi bu evden kurtaracağım diyerek gidişi gözlerimin önünden gitmiyor." "Benim de beyaz bacaklarının üzerindeki hortum izi. Kaç ay oldu eve gelmiyor, arada bir arka bahçeye gelip annemle görüşüyor, bana para veriyor sanki çok kazanıyormuş gibi." "Ailemiz İstanbul'da yaşıyor ama hâlâ eski düşünceye sahipler. Komşuları modern, okumuş bilgili insanlar, hiçbir zaman onlar gibi olmuyorlar. Hep geriden düşünüyorlar. Bazen diyorum Avşin abartıyorsun, onlar senin ailen üstlerine gitme ama olmuyor be Firuze. Hep damarıma basıyorlar, hep benim ağlamamı istiyorlar. Bazen alıp başımı gitmek istiyorum, gittiğim yerde mutsuz olacağım belki ama burada durup ruhumun daha fazla yara almasını istemiyorum." Başını bacaklarımın üzerine koydu. Benim gibi siyah saçlarını sevip göğsümü sıkan histen kurtulmak için soluğumu alıp bıraktım. "James, aileler her zaman çocuklarının küçük olduklarını düşünürler dedi. Asla onların büyük olduklarını kabul etmezler, hata yapmalarına izin vermezler, kendileri ne yaparsa doğru olur dedi. Çok haklı biliyor musun? Bak sen istemediğin bir evlilik yapıyorsun. Akın abiyi tanıdığım kadarıyla iyi biri ama içini bilmiyorum. Belki evlendikten sonra birbirinize ısınamayacaksınız, belki aynı evin içinde boğulacaksınız. Bunları düşünmüyorlar, onlara göre evin içinde kavga, dövüş olsa bile o evlilik bozulmamalı. Kadın hep susup bir köşede oturmalı." "Buna izin vermeyeceğim, Akın'la evlenmeyi kabul ettim, ona bir şans verdim ama annem gibi olmayacağım. Evlendikten sonra da çalışacağım, Akın şu an anlayışlı evlendikten sonra eğer huyu suyu değişirse, beni eve kapatıp çalışmana gerek yok derse onunla ciddi bir konuşma yaparım. Annem gibi susup her şeyi kabul etmem." "Akın abinin bunları yapacağını sanmıyorum. Annesi çalışmış yıllardır, sana işini bırak evde otur demez." "Ben de öyle tahmin ediyorum. Ama biliyor musun garip bir şey var, içime sinmeyen adını koyamadığım bir şeyler var. Bak ben ona bir şans verdim bunu inkâr etmiyorum. Kendimi ondan çekmeyeceğim, tanımak için çabalayacağım. Onu tanırken belki seveceğim, ama korkuyorum." "Ben de korkuyorum ama James'le konuşmaya devam ediyorum. Sanırım düşünmemek lazım yoksa başımız çok ağrır." Benim yaralı bir ruhum var, gün yüzüne çıkmaktan korkuyor, biri bağırdığında köşeye saklanıp yüzünü saklıyor. Onu ayakta tutmak için çok çabalıyordum eğer düşünmezsem en ufak darbede yok olup giderdi. O gitti mi geride ne bedenim kalırdı ne de Avşin. "Kızlar kalkın hadi misafirler geldi, aşağı inip yardım edin hazırlıklara." "Bugünlük dertleşmemiz buraya kadarmış." "İstediğin zaman yanıma gelebilirsin. Her ne kadar ben konuşurken zorlansam da seninle sohbet ederim yine de." "Karşında sabırsız oldukları için üzülüyorsun değil mi?" Başımı iki yana salladım. Başkalarının hakkımda düşündüklerini pek umursamıyordum. Sadece annemle babamım tavrı beni üzüyor. Ben onların evlatlarıydım, kendi kanlarından dünyaya gelmiş bir kızdım. Beni dışlamaları canımı yakıyor sadece. Bir gün bu tavırları biter diyorum ama sanırım hiçbir zaman bitmeyecek. Onlar ben ölünceye kadar böyle olacaklar. Evden çıkıp alt kata ağır hareket ederek iniyordum. Benim gibi yavaş hareket eden Zeliha telefonu elinden düşürmeden sürekli mesaj atıyordu. Onun bu haline tebessüm edip evin kapısını açtım. Karşıma yeğenlerim çıkınca tüm içtenliğimle gülümsedim. "Teyze." Dizlerimin üzerine çöküp kollarımı açtım. Dördü birden koşup boynuma sarılmaya çalıştılar. Zayıf ve küçük oldukları için onları kollarımın arasına almakta zorluk çekmedim. "Meleklerim, çok özledim sizi." "Biz de teyze," diye bağıran Zafer'in kıvırcık saçlarını karıştırıp, "Annen nerede?" dedim tombul yanaklarını öperek. "Dedemin yanındalar teyze. Biz su içmeye geldik eve." "İçtiniz mi peki?" "Evet. Şimdi dışarı çıkıyoruz." Firuze annesiyle mutfağa girdiğinde üstümü çıkarmak için odama ilerledim. Kapıyı açıp içeri adım attığımda karşımda gördüğüm Erhan abim yüzünden irkildim. Parmağını dudağına bastırdı. Kapıyı kapatıp içeri girdim hemen. Kimse gelmesin diye de kilitleyip ona doğru koştum. Boynuna sarıldığımda kollarını belime doladı. "Nasılsın güzelim?" "İyiyim abim, geldiğin için çok mutluyum. Gelmezsin diye korkuyordum." Elleri omuzlarıma çıktığında beni kendinden ayırdı. "Gideceğim, sadece seni görmeye geldim." "Lütfen kal." "Durumları biliyorsun, kalırsam gerginlik çıkar. Neyse, söyle bakalım nereden çıktı bu evlilik? Akın'ın hesabını kestim, kardeşimizi seviyormuş da haberimiz yokmuş. Adam resmen saman altından suyu yürütmüş." "Her şeyi anlattı mı?" "Anlattı, sadece şunu söylüyorum babanın seni üzdüğü gibi üzmez. Değer verir, gönlün rahat olsun. Ben eve gelmiyorum ama mahalledeyim biliyorsun, bir sıkıntı olduğunda beni araman yeterli hemen gelirim." Ellerini birbirine çarpıp geri adım attı. "Benim şimdi gitmem lazım, hayırlısı olsun sizin için." "Sağ ol abim." Alnımı öpüp tebessüm etti. Geri adım atarken onunla birlikte ilerledim. Uzun bacaklarıyla kolaylıkla pencereden dışarı çıkıp el salladı. O gözden kaybolunca arkama dönüp dolabın kapağını açtım. Elbiselerimi karıştırırken akşam için uygun olan elbiseyi alıp yatağın üstüne bıraktım. Saat yedi olmuştu, zaman ne çabuk geçiyordu. Birazdan iftar olacaktı yemeklerin ardından Akın ve ailesi buraya geleceklerdi. İçeri geçip ablamlara sarıldım. Onlar halimi gördükleri için bir şey demediler. Hepsi biliyordu bu evliliğin zorla olduğunu. Kenara çekilip heyecanla konuşan annemin yanına oturdular. Mutfağa girdim, her şey hazırdı. Evimizde bolluk her zaman olurdu. Bugün bunun için ayrı bir hazırlık yapılmıştı. Her ne kadar Akın'ın ailesi iftara gelmese de onlar için de ikramlıklar hazırlanmıştı. Kusursuz olduklarını bu akşam herkese göstereceklerdi, tıpkı ablamlarda olduğu gibi. İftar vakti yaklaştığında masa kurulmuş, ezanın okumasını bekliyorduk. Yemekten sonra oyalanmayayım diye üstümü giyinmiş, saçlarımı Zeliha'ya yaptırmıştım. Sağ tarafımda oturan Zeliha durgun dururken sol yanımda oturan Firuze benden çok heyecanlıydı. Sürekli gizli gizli James'e mesaj attığı için bazen kolunu dürtüyordum. Ablamlar onun bu tavırlarına takmış durumdaydılar. Kız ne yapsa inceliyorlardı. "Şu telefonu bırak Firuze. Herkes sana bakıyor." "Bırakamam, James her şeyi merak ediyor." "Bu James mafya olmasın," diyen Zeliha'ya, "Ne alaka?" dedim fısıldayarak. "Kızım adam bunun her şeyini biliyor, baksana tuvalete gitse orada da konuşuyor adamla. Ben hiç tekin bulmadım söyleyeyim." "Abart abart," diyen Firuze telefonu siyah tulumunun cebine koyup masanın üzerindeki yiyecekleri ağzı sulanarak inceledi. "Ne zaman ezan okunacak? Çok acıktım." "İki dakika var dayan." "Görüyorsun değil mi, nasıl da umursamaz." "Boş ver," dedim önüme dönerek. "Herkes kendinden sorumludur." "Haklısın." Ezan okununca konuşmayı bırakıp orucumuzu açtık. Akın'la ailesi yemekten sonra geleceği için acele ederek yemeklerimizi yedik. Namazını kılmak için masadan kalkanlar diğer odaya geçerken ablamlar hızlı hareket ederek masayı toplamaya başladılar. İnsanlar rahatlıkla yemeğini bile yiyememişti. Ramazanda olacak iş miydi bu? Babamın bu huyları sadece kendine değil herkese zarar veriyordu. Salon boşaldığında Zeliha son kez makyajımın üstünden geçip geri çekildi. Gözlerinde burukluk olsa da dudaklarının üzerinde gülümseme vardı. Ben üzülmemeyeyim diye yalandan gülüyordu. Bunu anlayacak kadar onu tanıyordum. Ona yardım edememek üzüyordu, keşke sıkıntılarını paylaşsa. Keşke acısını biraz da olsa geçirebilsem. "Akın abiler geliyor," diyen Firuze'nin sesiyle silkelenip üstümü kontrol ettim. Krem rengi düz elbisemin eteklerinin üzerinde elimi gezdirip hole çıkan ailemin yanına geçtim. Amcam kapıyı açmış misafirleri içeri alıyordu. Sanki başkası evleniyordu. Geride durmuş içeriye giren insanları izliyordum. Bizim ailede yabancı kadınlarla adamlar aynı ortamda oturmazdı. Bu yüzden yengem kadınları misafir odasına alırken amcam erkekleri salona alıyordu. Bu durum eminim tuhaflarına gitmiştir. Akın şaşırmış gibi bakıyordu ama sorun etmiyordu. Mutluydu çünkü gözlerinin içiyle gülüyordu. Kollarının arasında tuttuğu papatya buketini bana teslim edip oyalanmadan içeri girdi. Kızlarla kadınların olduğu kısma geçip Akın'ın annesinin, teyzelerinin ve anneannesinin elini öptüm. Güzel yüzlerindeki tebessümle hoş sözcükleri bana söylerlerken samimiydiler. Tıpkı Akın'ın yüzü gibi onlarında yüzü gülüyordu. Her zaman sözleriyle ve davranışlarıyla takdir edilesi bir aile oldukları için çok şanslıydılar. "Gel buraya otur canım," diyen ablamın yanına geçip ortada dönen muhabbeti dinlemeye çalıştım. Erkeklerin sesi kalın olduğu için yüksek çıkıyordu. Neredeyse bütün evi bastırıyordu sesleri. Bu kısımda tebessüm eden yüzler olsa da diğer tarafta gerginlik vardı. Hüseyin amca babama kızgındı, hal ve hareketleri belli ediyordu. Diğerleri de eminim olayları duyduğu için sinirlilerdi. Akın'ın ailesinde kadına değer verilirdi. Bizim ailede bu olmadığı için eminim bu durumu yadırgıyorlardır. Ortanca ablamın eşi kapıdan, "Kahveleri hazırlayacakmışsın," dediğinde Zeliha ve Firuze'yle oturduğum yerden kalktım. Birlikte mutfağa ilerlerken gözüm erkeklerin olduğu kısma kaydı. O an babamla göz göze gelince hemen önüme dönüp mutfağa girdim. Bu kadar kalabalık insanın içinde babamla göz göze gelmek ne şanstı ama. Hazır olan cezvenin içine kahveyi koyup ocağın üstüne koydum. Kızlar iki adet kahve makineleriyle diğer misafirler için kahveleri hazırlarken cezveyi ağır hareketlerle karıştırdım. Azıcıkta olsa içimde heyecan olmasını isterdim, bu kahveyi hazırlarken kalbimin göğsümden çıkacak gibi atmasını her şeyden çok isterdim. "Niye ağlıyorsun?" diyen Firuze'nin sesiyle Zeliha'ya döndüm. "Ne oldu?" dedim cezvenin altını kapatarak. Hızla başını iki yana sallayıp, "Bir şey olmadı," dedi dudaklarını ısırıp. "Zeliha?" "Yemin ederim bir şey yok, sana üzüldüm. Hayallerimiz vardı hepsi yarım kaldı. Baksana sevmediğin bir adam için kahve yapıyorsun. Eminim için kan ağlıyordur." "Üzülüyorum ama içim kan ağlamıyor. Benim için endişelenme." Boynuma sarıldığında karşılık verdim. "Kardeşler birbirleri için üzülürler, sen mutlu olursan ben de mutlu olurum canım kardeşim." "Mutlu olacağım, o yüzden sen de hep mutlu ol." "Kızlar kahveleri dağıtalım sonra sarılıp ağlarsınız." Firuze'nin sesiyle birbirimizden ayrılıp fincanlara kahveleri döktüm. Ben erkeklere dağıtacağım için erkeklerin odasına girerken arkamdan Zeliha'nın geldiğini gördüm. Akın'ın dedesine, babasına ve diğer akrabalarına dağıttıktan sonra Akın’a uzattım kahveyi. Diğerlerine Zeliha dağıttı. DEVAMINI HEMEN PAYLAŞIYORUM. 5 BİN KELİME SINIRI VAR BU UYGULAMADA.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม