14. Bölüm
En sevdiğim bölümlerden birine hoş geldiniz ?
-
-
-
Keyifli okumalar,
Hayatım boyunca bir daha böylesi bir akşam geçireceğimi sanmıyorum. Ailevi durumların beni gereceğini sanardım; ki gerdi de ama beni hayatta bundan daha çok gerecek bir şeylerin olduğundan haberim yoktu. Duygular gibi... Birini sevmek ve sevilmek... Kendimi daha önce hiç bu kadar gergin hissetmemiştim. Çıplak kalmak gibi bir şeydi. Savunacak tezlerim ya da arkasına saklanacak bahanelerim yokmuş gibi... Tamam, Harun soruma cevap vermemişti ama Mevlâna'nın da dediği gibi; cevap vermemek de bir cevaptı. O yüzden şimdi gerginlikten titriyor olmama ve kulaklarımın uğuldamasına rağmen Harun'un elimi tutmasına izin vermiyordum. Karanlık odada bir heykel gibi yontulmuş yüz hatları jilet gibi keskinleşmişti. Gözleri mavi değil de dipsiz bir kör kuyunun karanlığına sahipti. Tüm bedeni kaskatı kesilmişti. Germişti beni... Normalde cevap vermesi için onu iteklerdim ama anlamsız bir korkuyla sinmiştim odanın karanlığına. Korkumun sebebi kızıp bağırması ya da hoyrat bir tepki değildi. Cevap niteliğinde iki kelimeden korkuyordum. Evet ya da hayır...
İkisinden de ölümcül bir virüsten kaçıyor gibi kaçıyordum üstelik. Keşke diyordum, sormasaydım.... Ah benim yılan dilli sivri dilim.
Yemek bitene kadar nerede olduğumu unutmuş gibiydim. Kurulmuş bir bebek gibi sorulan sorulara cevap veriyor, oğullarının sevgilisinden bekledikleri tepkileri gösteriyordum büyük bir nezaketle. Onlar da gayet nazik bir şekilde ilk tanışmaya yaraşır muhabbetler açıyor, okulumla ilgili övgülerde bulunuyorlardı. Bar olduğunu düşünmedikleri bir yerde garsonluk yapmamla gurur duyuyorlar, çalışıp okumanın zorluğundan bahsediyorlardı. Onlar için bu durum da övgüye değerdi. Tebessüm ediyor, teşekkürlerimi sunuyordum ama öte yandan hemen yanımda oturan çocuktan yayılan gerginliğin esiriydim. Parmaklarım eline uzanmak istiyordu ama artık can simidine ihtiyaç duymadığımı biliyordum ve bu düşünce beni rahatsız ediyordu. Eğer can simidine ihtiyacım yoksa eline uzanmak da neyin nesi oluyordu? Gecenin sonuna doğru Halil dede, Çetin ve Selçuk amcalar rakılarını doldurmak için çardağa geçerken gecenin başından sonuna bana ve Harun'a onaylamaz bakışlar atan Poyraz yanımıza gelerek merkeze geçeceklerini söyleyince bende atıldım.
"Biz de geçelim artık." Harun'un hiçbir şey söylemeden durumu kabul etmesi gerginliğime gerginlik katarken birden ağzımda metalik bir tat geldi. Dudağımı kanatmıştım. Bir de akılsız başın cezasını ayaklar çeker, diyorlardı. Ben tüm hıncımı dudaklarımdan alıyordum oysa...
Aile büyükleriyle mutlaka bir daha görüşmek kaydıyla vedalaşırken Harun'la aramızdaki sessizlik çizgisini bozmadan sürüyordu. Gençler hep birlikte yola çıkarken ben de kaderime razı olarak sessizliğe teslim oldum.
"Korktuğun kadar oldu mu?" Yolu neredeyse yarılamıştık ve ben artık konuşmayacağımızı düşünmeye başlamıştım. Esasında içimde biraz hayal kırıklığı vardı, kabul ediyordum ama daha çok rahatlamaydı hissettiğim. Belki diyordum, bu durum vesile olur da artık sadece arkadaş olurduk. Oyunlar oynayan çocuklar gibi olmaktansa... Halbuki hayır, konuşuyorduk işte. Omuz silktim usulca. Dudak bükerken serçe parmağımın alnıma kaydığını hissedip durdurdum kendimi. Herkes hareketlerime hakimdi, bu kadar açık kitap olmama gerek yoktu.
"O kadar olmadı." diye itiraf ettim. Bir tebessümün dudaklarını yaladığına yemin edebilirdim ama hemen toparlandı ve yüzüne ifadesiz bir tavır oturttu. Neden rahat değildik? Konuşmuyorduk? Tartışmıyorduk? Ve mütemadiyen susuyorduk?!.
"O zaman asıl meseleye gelelim." Sesi sakindi. Cümleyi de gayet sakin söylemişti fakat ben sakinlikten o kadar uzaktım ki... Evet ya da hayır. Hangisi? Sertçe yutkunup kapanma dürtüsüne teslim olmak üzere olan gözlerimi açık tutmaya çalıştım.
"Nedir asıl mesele."
Boğazını temizledi ve çıplak kollarıma kısa bir bakış attı. Neredeyse arabayı durduracak kadar yavaşlattıktan sonra üzerindeki ceketi çıkartıp omuzlarıma örtmeye kalktı. Gözlerim kısılmış bir şekilde ellerini üzerimden uzaklaştırdım. "Lütfen..."
Burnundan nefes alıp engellememi görmezden gelerek omuzlarımı örttü. Fark etmemiştim ama ceketi omuzlarıma örtünce içinde kaybolmayı isteyecek kadar çok üşüdüğümü fark ettim. Ani titrememle birlikte o da bunu gördü ve gizlemeye çalışmadığı bir tebessümle yola geri döndü.
"Biliyor musun?" diye sordu bir süre sonra. Çenesini sıvazlıyor, olanı olduğu gibi anlatıyordu. "Sen, midem bulanıyor diye tuvalete koşunca bizimkiler durumu yanlış anlamış." Saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırıp Harun'a döndüm.
"Hafta sonu dedemler bizi tekrar belkliyor."
"Konudan konuya atlama." diye uyardım onu. "Ailen neyi yanlış anladı?"
"Sence?" dedi yine ortadakini göremiyormuşum gibi. Yüzümü buruşturup konuştum.
"Harun, kafam hala ağrıyor, muhtemelen gece ateşim çıkacak ve hiç de normal olmayan bir akşam geçirdim. İnan bana bulmaca çözecek havamda değilim."
Harun boş yolda arabasını kenara çekerken gerginliğime ek korkuyla koltuğa yapıştım. Niye gergindim?... Niçin korkuyordum?... Harun kontağı kapatıp bana dönerken yüzüm dışarıya dönük yutkundum. Hiçbir şey yapmamıştım ama kabahatli hissediyordum. Bunu nasıl başarıyordu? Beni baştan aşağı süzüp kolunu direksiyona yasladı. Ardından işaret parmağıyla aralık alt dudağını okşayıp gözlerini karnıma dikti.
"Bana bakmayı kes." dedim buz gibi, sert bir sesle. Ona yumruk atmışım gibi irkilirken duruşunu bozup dudaklarını ıslattı ve geriye yaslandı. O geriye yaslanana kadar takatin bacaklarımdan çekildiğini ve stresin bir eğer gibi boynumdan beni geriye çektiğini fark etmemiştim.
"Sadece merak ediyordum da," Bu kez bana bakmıyordu ama gözlerinde az önceki gibi bir ifade vardı. Bu da beni en az, az önceki gibi tedirgin ediyordu. "Bana baba olacağımı ne zaman söyleyecektin?"
"Ne?" Kontağı tekrar çevirip yola döndü. Direksiyonu tutan ellerinin parmaklarını açıp kısa bir bakış attı bana.
"Anladıkları bu. Sen öyle mideni tutup yeşerince..." Yüzünü buruşturarak direksiyona vurdu. "İlaçları almak bu kadar zor değildi, gerçekten değildi." dedi sıkılı dişlerin arasından.
"Onlara söylemedin mi?" diye çıkıştım. "Yani biz senle..."
"Bana mı söylüyorsun?" Gözleri çakmak çakmaktı. Adeta burnundan ateş soluyan bir ejderha gibiydi. "Senle sevişmiş olsak, emin ol bunu unutmazdım."
Harun'un dudaklarından bebeğe dair bir söylem duyduğum andan itibaren kan yüzüme tırmanmaya başlamıştı ancak Harun ikimize dair bir atıfta bulununca nabzımın kulaklarımda atmaya başladığını hissettim. "Ne dediler peki?"
"Seni yazlığa davet ediyorlar." dedi sakince.
"İnanmadılar yani?"
"Nazlı ben yakışıklı bir mimarım, sen güzel bir avukatsın, naziksin, ailemle iyi anlaştın, onların karşısındayken ikimiz de birbirimize karşı fiziksel temastan çekinmedik... İkimizin de kendine ait evleri var..."
"Nazlı değil. Naz..." Sesim o kadar cılızdı ki! İçimdeki bir ses kaşlarını çatıp, 'Sahiden mi? Sorun bu mu?' diye sorunca kendi kendimi susturdum. Harun da benimle aynı fikirdeymişiz gibi göğüs geçirince dönüp ona baktım. Bakışımı yakalayıp dudaklarını ıslattı bir kez daha. Kelimeleri tane tane telaffuz ediyor; aptala anlatır gibi sabırlı bir tavır takınıyordu. "İkimizin birlikte olmaması için bir sebep göremediler."
Koltukta aniden doğrulup sonra tekrar geriye yaslandım. Dağılmış örgümden firari tutamları kulaklarımın arkasına ittirirken güçlükle yutkundum. "Bu çok saçma..." diye soludum sonlara doğru iyice sessizleşerek. "Bunu sende biliyorsun, sadece hastayım ben. İlaçlarımı içersem hiçbir şeyim kalmayacak."
"İçersen." Buradaki kilit nokta buymuş gibi tekrar etmişti beni. Yandan bakışını yakalayıp olduğum yere sindim. İçersem...
"Peki ne olacak şimdi?" Sesim yaramaz bir oğlan çocuğunun özür tınısını barındırıyordu. Barındırmalıydı da! Onu dinleseydim ve bu kadar önyargılarımın esiri olmasaydım şimdiye çoktan iyileşmiştim. İyileşmiş ve böylesi bir yanlış anlamaya mahal vermemiştim.
Direksiyonu tutan elleri yine açılırken dudaklarını birbirine bastırdı. "Düşürdüğünü söyleyebiliriz." Aklına gelen ilk fikri maharetmiş gibi ortaya atıvermişti. "Ya da okulları bahane edip aldırdık deriz."
İrkildim. Bebekleri severdim ve iki ahmak bir halt becerdi diye faturaların bebeklere kesilmesinden yana değildim! "Katilsin sen." dedim donuk bir sesle.
Sanki kolunu kızgın şişle dürtmüşüm gibi irkildi. Anlık bir şekilde direksiyon hakimiyetini kaybederken yine ani bir şekilde el frenini çekti. Boş yolda kayıp durduk. Giderken de böylesi saçma bir araba macerası yaşamıştık ama her şeye rağmen o maceranın ipleri Harun'un ellerindeydi. Bu durum ise gerçekten kazaya sebep olabilirdi... Emniyet kemerinin beni sabit tutmaya çalıştığını hissedebiliyordum. Bir diğer hissettiğim şey ise kalbimin sesini kulaklarımda duyumsamamdı. Ağzımın içi kupkuru kalmıştı. Harun'a karşı kabaran öfkem bir çağlayan gibi üzerime dökülürken ağzımı açtım ama manzara beklediğim gibi değildi. Bir yorgunluğun gölgesi adamın üzerine çöreklenmiş gibi omuzlarını çökertmişti. Harun başını geriye yaslarken gözlerini kapatmış, sıkılı dişleri arasından nefes alıyordu. Sonra sertçe yutkundu ve gözlerini ovuşturdu. Kabarmış öfkeme ve tir tir titrememe sebep olan korkuma rağmen durup bekledim.
"Bir daha bana o kelimeleri söyleme." dedi kısık ama otoriter bir sesle.
"Sende bebeğimiz hakkında böyle canice şeyler söyleme o zaman." Benim de sesim kısık olmasına rağmen tıpkı onun sesi gibi oldukça kendinden emindi. Aynı zamanda adrenalinin verdiği cesaretten olsa gerek hiç var olmayan evladım için tırnaklarımı çıkartıvermiştim. Harun'un bunu fark etmemesini umuyordum ama çok geçti. Yüzündeki kan çekilmiş olmasına rağmen mühürlü dudaklarını bir gülücük dürtüp duruyordu. Sonunda pes etti.
"Pekâlâ karıcığım," dedi uysalca ama ben utançla yüzümü ellerimin arasına alıp başımı koltuğa yaslayınca sesini yükseltip devam etti. "istersen yarın bebek odası bakmaya gidelim." deyince utançtan inledim. "Bana kalırsa sarıyı tercih etmeliyiz." Ancak Harun tepkimi anlasa da teatral havasını bozmadan tiradına devam ediyordu. Ona bakamıyordum ancak üzerime oynadığını hissedebiliyordum. Bir anda ellerini ellerimin üzerinde hissettim. Yüzümü açarken oyuncu ifadesi hala üzerindeydi. "Anne ve babalar mavi ve pembe olayını fazla abartıyorlar. Sarı ise tamamen cinsiyetsiz bir renk.... Deniz'e ne dersin? Aslına bakarsan Erdem de olabilir. Kulağa erkek ismi gibi geliyor ama sarı gibi Erdem'in de bir cinsiye-"
"Harun yeter!"
"Ama hayatım, bebeğimiz için en iyisini istiyorum..." Yüzünde sinsi ve oldukça keyifli bir ifade vardı. Ardından parmakları ellerime kaydı. Bir şey söylemeksizin ellerini takip ettim. Parmakları avcumu keşfederken kalbimdeki minik serçenin keyiften uçmaya başladığını hissettim. Sonra parmakları ellerimi hapis aldı. Mahkumiyeti, güzel diye tanımlayabileceğimi sanmazdım ama elleri arasında olmaktan keyif alıyordum. Harun dünyanın en güzel elleri benim ellerimmiş gibi kavrıyor, ellerimi kokluyor ve parmaklarımı tek tek öpüyordu... Bense anlam veremeyerek sakin kalmaya çalışıyordum.
"Harun," dedim bir kez daha. Bu sefer sesim sert ve mesafeliydi. Sıkı sıkıya tuttuğu ellerimi yavaşça kendime doğru çektim. Başta izin vermiyor gibiydi ama sonra inadıma boyun eğerek ellerimi bıraktı ama top hala ondaydı ve kaleyi boş bırakası yok gibiydi.
"Babası da annesi kadar düşünceli olmalı, değil mi?" Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi devirdim. Kontağı çevirmeden önce son bir kez daha araladı dudaklarını ve anlatmaya değer bir memnuniyet ifadesi ile ekledi. "Tıpkı annesi gibi ilgili bir baba olacağım."
Dudakları keyiften gerilmişti ama tüm bunların ötesinde benim içimi kemiren bir durum vardı. Alayları bir yana söylediği bir şey canımı sıkmıştı. Durumun gerçek olmadığının farkındaydım ama... Sıkmıştı işte! Sessizliği mühür gibi dudaklarıma kondurdum. Kontağı çevirmiş ama hareket etmemişti. Bana baktığını hissedebiliyordum. Gözlerimi kısarken kollarımı göğsümde kavuşturdum. Sonunda pes edercesine nefes alıp bana baktı. "Söyle,"
"Canisin."
"Sanmıyorum."
"Bir bebek hakkında bu kadar kolay ölüm emri veriyorsan o zaman evet, canisin demektir."
Yüzüne yumruk atmışım gibi afalladı. Önce ne demek istediğimi kavrayamasa da sonra kürtajla ilgili söylediklerini hatırlayıp göğüs geçirdi. "Katılmıyorum."
"Kabul et ya da etme. Olası bir bebek hakkında düşürmek ya da aldırmak ifadelerini kullanan ben değilim."
"Mevzu eğer gerçek bir bebek olsaydı, benim bebeğim olsaydı... Ve sen özgür iradenle kürtaj masasına yatmış olsaydın, seni o kürtaj masasından jiletle kazımak pahasına söküp alırdım ama bir yeri atlıyorsun hayatım, sen hamile değilsin."
Dağılmış saçlarımı geriye iterken dudaklarımı ısırıp yüzüne baktım. "İyi."
Kaşlarını kaldırıp pasif tutumuma şaşakaldı. "İyi." diye taklit etti beni abartılı bir ses tonuyla. Ardından bu sefer arabayı çalıştırdı. "O halde hafta sonu davete geliyorsun."
"Nereye?"
Dudaklarını ıslatıp aracı ortaladı. Sıradan bir şeyden bahseder gibi çenesini sıvazlarken tavırları rahattı. "Ailem seni daha yakından tanımak istiyor."
"Neden?"
"Benim sevgilimsin çünkü."
"Yemeğe geldim ya!"
"Ama hamile olduğunu düşünüyorlar."
"İyi de bu neyi değiştirecek?!"
"İyice çapraz sorguda hissediyorum kendimi." Dedi çıldırmış gibi bir ifadeyle. Ona hak vermemek elde değildi fakat nasıl bir yol izleyeceğimi şaşırmıştım. Bizi bu noktaya x kişisi getirmemişti ki? Biraz biz saçmalamıştık geri kalanını hayat halledivermişti. Hayat, böylesi konularda iş bitirici olmaya bayılırdı zaten. "Önce ailem şimdi sen... Bu saçma muhabbet. Eğer bir saat yeşermeden ayakta kalmayı başarabilseydin bizimkiler bebek alışverişi planlamazdı."
Dudaklarımı ıslattım. "Bebek alışverişi ha? Bebek karyolası bakmak istediğini söylerken şaka etmiyormuşsun." Bu sefer o yüzünü buruşturdu.
"Ne demiştin?" diye girdi araya tane tane. "Konudan konuya atlama."
"Konu bebeğimiz sanıyordum."
Gülümsedi. "Hafta sonu, benimle birlikte yazlığa geliyorsun."
İtiraz edecek gibi oldum. Esasında itiraz etmeyi tüm benliğimle istiyordum ama beni durduran irademe lanet olsundu... O sözü nasıl söylemiştim. Halbuki iç sesim öylesine net bir tavır koymuştu ki! Bense tam aksi bir söylemle kabul etmiştim, düğünleri, davetleri ve tatilleri... "Çalışıyorum." dedim tereddütle. Tereddüdümü yakaladı ve gizlemediği bir keyifle gülümserken direksiyona, tatminkâr bir şekilde vurdu.
"Sözünü hatırla."
"Hatırlıyorum."
"O zaman tut."
"Tutamam."
Gözlerini devirdi. "Bana çalışıyorumdan, daha tatmin edici bir argüman sun."
İç çektim. "Önümüzdeki pazartesi kirayı ödemeliyim ve bu hafta umduğumdan çok izin aldım. Kira parasını denkleştirmek istiyorsam çalışmalıyım."
Bu onu durdurdu. Yalan söylemiyordum ve argümanım son derece gerçekçiydi ayrıca bahanemin acınası bir tarafı da vardı.
"Tatil gününe ayarlasak?" Örgümden çıkan saçlarımı kulağımın ardına iterken yandan bir bakış attı bana. Gözleri uzun saçlarıma takılmıştı. O an, bana bile bakmazken gözlerinin yumuşacık olduğunu, içine çeken bir girdap gibi bakışlarının saçlarıma aktığını hissettim. Neydi peki gözlerindeki?...
"Dediğim gibi, gereksiz tatillerimin telafisini yapmalıyım."
"Ailem senin için endişeleniyor." Gözlerini tekrar yola çevirirken keyifle ekledi. "Bebek için gelmelisin."
"Biliyor musun?" Aniden ona döndüm. "Doğada yalan söylemek diye bir şey yoktur. Doğrularla da hayatta kalabilirsin."
"Öyle mi?" Hayretle kaşlarını kaldırmıştı. "Bir aslanın pençesinden doğrular sayesinde kaçabilen antilop gördüğüm gün oyunculuğu bırakacağım."
"Desene Türk tiyatrosunun akıbeti aslanın ağzında." dedim ironik bir ifadeyle. Gülümsedi.
"Ya da bir antilobun bacak kaslarında."
Bu sefer ben gülümsedim ama ikimizde sevimli görünmekten çok uzaktaydık. Sonunda pes ettim. "Onlara gerçeği söyleyebiliriz. Pelin'de hemşireymiş zaten. Ona reçetemi okuturuz ve herkes inanır."
"Bu mantıklı." diye itiraf etti biraz sonra zar zor. Neden zorlanıyordu ki? Gayet makul bir teklifti.
"O zaman yalan söylemiyoruz."
Dudaklarını birbirine bastırırken yutkundu. "Dedem ve babaannem seninle daha çok konuşmak istiyorlar aslında." Sesindeki tereddüt beni rahatsız etmişti ama yine de sessizce dinlemeye devam ettim. "Bebek işin bahanesi."
"Ama işim bir bahane değil." diye araya girdim. "Bak çalışmazsam evimin kirasını ödeyemem."
Harun arabayı şehrin kalabalığına sokarken derin bir nefes aldı. Evet, saat epey geçti ama bir metropol de hiçbir zaman çok geç olmazdı. Bu yüzden hala hareketli İzmir gecesine karışırken pürüzsüz çenesini sıvazladı. "Bu durum olmasa gelir miydin?"
"Her şey gayet yolunda olsaydı gelir miydim, diye mi soruyorsun?"
Başını sallamakla yetindi sadece. Düşündüm. Kirayı dert etmediğim, ağzı yiyecek dolu bir buzdolabım olsaydı, faturalarım otomatik ödemeyle çoktan ödenmiş olsaydı ve çalışmaya gerek duymasaydım mı?.. Eylül haklıydı, reklam arası verecek vaktim olsaydı Harun'un duygularını değerlendirebilirdim ama tam da şu an kendimi Afrikalı elmas işçileri gibi hissediyordum... Hak iddia edebileceğim duygular üzerine kendi kendime ambargo koyuyordum ancak durum ele alındığında tavrımdan pişman sayılmazdım. Omuz silktim. "Gelmemem için bir sebep olmazdı." Başını salladı tekrar. Artık sormaya gerek duymadığı yoldan evime giderken sessizdik ikimizde Onunla cuma günü tatile gitmek gerçekten de güzel olabilirdi... Ama arabadan inerken aklımda şu vardı, 'Ne zaman, ayrıldık yalanını söyleyeceğiz?' Yutkunup karşıma geçen çocuğa gülümsedim. "Teşekkürler," Soğuyan hava yüzünden ellerini ceplerine sokuyordu. Omuzlarını kaldırmış, bir civciv gibi boynuna gömülmeye çalışıyordu. Gülerek ceketini çıkarmaya yeltendim ama o zaman ellerini ceplerinden çıkartıp kapıyı gösterdi. "Gir içeri."
"Üşüyorsun."
İç çekerken karanlık gökyüzüne bakıyordu. "Kendine bir ceket alırsan bende benimkini sana vermek zorunda kalmam." Bir adım geri gidip bakışlarımı üzerine diktim.
"Üşümeyi hak ediyorsun." dedim gaddar bir sesle. Kahkahası gecede çınlarken bende istemsizce ona katıldım. "İyi geceler." dedim bir süre sonra. İşaret ve orta parmağıyla selam çakarken birde göz kırptı. İçimde sevimli bir kedi yavrusunun tüy kaplı bedeniyle karın çeperime sürtündüğünü hissettim. Elbette bu biyolojik olarak imkansızdı ama o kadar tatlı bir histi işte.
"Gir hadi."
Orada dikilip onu izlediğimi fark etmemiştim. Ah Tanrı'm... Nasıl da utanç vericiydi böylesi bir yakalanma. Dudaklarımı birbirine bastırırken kapıyı gösterip "Sen git." diye mırıldandım. "Ben girerim."
Gözlerini yere dikti. Ben girene kadar gitmeyecekti... Pekâlâ. Anahtarımla dış kapının kilidini döndürüyordum ki Harun'un yastığında aldığım o losyonun kokusunu tam arkamda hissettim. Babamı zihnimde canlandırmama sebep o kokuyu... Bu hem güven veriyordu hem de beni çok rahatsız ediyordu!...
"Nazlı, bu arada bugün bir şey havada kaldı," Anahtar kapıda asılı sallanırken arkamı döndüm. Aramızda sadece bir karış mesafe vardı. Nefesi dudaklarımı yalıyordu. Sadece bir saniye başımın döndüğünü hissettim ancak şanslıydım ki kapı sırtımı sıvazlıyordu.
"Ne havada kaldı?" diye fısıldadım. Bu sırada çok tuhaf bir şey oldu. Sanki bir akışın içine doğru sürüklenmiş gibi Harun ellerini omzumdan sarkan örgüme götürdü. Bende bir şey demeden onu izledim. Kızmadım, bağırmadım, onu kendimden uzaklaştırmadım. Sokak lambasının titrek ışığını ve cızırtılı sesinin altında tek yaptığım onu beklemekti. O ise tokamı yavaşça, saçlarıma zarar vermeden çözmekle meşguldü. Toka saçlarımdan ayrılınca bana vermesi için elimi açtım ama hiçbir şey söylemeden bakışlarımı yakaladı. Elimi görmezden gelerek tokamı gömleğinin cebine koydu. Tuhaf bir şekilde buna da itiraz etmedim. Konuşmadan anlaşmak tuhaf gelse de hareketi üzerine elimi indirdim.
"Bana bir soru sordun." dedi uzun bir süre sonra. Elleri örgümdeydi. Usul usul saçlarımı açıyor ve yüzüme bakmıyordu. Yutkunmamı bastırmaya çalışıyordum ama onun da ötesinde kulaklarımı basan alevlerin utancını nasıl saklayacağımı bilemiyordum.
"Cevabı nedir?" Sesimin düz çıkması için kendimi o kadar kasmıştım ki sesim bir robot gibi çıkmıştı ama bunu umursamadım hatta minnettar bile oldum. Saçlarımın hepsi açılınca o bir karışı da kapatan çocuk artık kalp atışlarımı duyabilecek kadar yakınıma gelmişti ve lanet olsun, KALBİM NEDEN GÜMBÜRDÜYORDU Kİ?!... Harun gözlerini kapatıp başını hafifçe yana eğerken saçlarımı kokladı. Kaşlarını çatmıştı.
"Bu..." Alev artık sadece kulaklarımda değildi. Düşman askeri gibi yanaklarıma da hücum etmişti. Bugün, daha önce bal gibi koktuğumu söylemişti, haklıydı da. Pek çok farklı esanslı şampuanım vardı ve bal da favorilerimdendi. Harun bugün saçlarımı koklayıp bal, diye mırıldandığında nasıl kızardığımı hatırladım. Yanağımın için ısırırken kapıya sokuldum iyice. Ancak Harun mesafeye izin vermeyerek arayı kapadı. "Bunu sevmedim." Diye fısıldadı sonra.
"Neyi?" diye sordum güçsüzce. Sesim o kadar cılızdı ki... Ancak merakım bir o kadar güçlüydü. Bende ki neyi sevmemişti?
Gözleri kapanırken dudaklarının yukarı kıvrıldığını gördüm. Elleri saçlarımdan başıma doğru tırmanırken gözlerini araladı. Bir şey söylemeden bana bakıyordu. Parmakları kulağımın arkasıyla boynumda usulca gezinirken ben dudağımın içini ısırıyordum.
İlk defa... İLK DEFA... Bir fiziksel temastan rahatsız olmuyordum. Hissettiğim, mide spazmları ve sanırım kalp kriziydi. İçimde bir kriz patlamamış, yavru kedi tırnaklarım patimden fırlamamıştı. İşin aslı, yavru kedim göbeğini sevdirmeye hazırdı... Tir tir titrese bile. Sertçe yutkundum ve sessizliği yutan karanlıkta bu oldukça gürültülüydü. Harun gülümserken neden dudaklarında kaldığımı anlayamadım. Dudaklarını araladı. "Annem sana bir gerdanlık almak isteyecektir."
"Neden?"
Elleri boynuma uzandı. Hiçbir şey yapmıyordu ama geriliyordum. Sebebi o gece değildi. Bu farklı bir tür gerginlikti. İlk defa birini tenimde hissetmek böyle bir şey miydi? Güzeldi. Ürpertici... "Narin bir boynun var." Dedi fısıltılı bir tonda.
Kaşlarım çatılmıştı. Yüzüm alev alevdi. Kulaklarımdan duman bile çıkıyor olabilirdi. Parmaklarımın titrediğini hissettim. Eteğimin pililerine bastırıp "Teşekkürler." diye fısıldadım. Bu bir iltifatsa pek de nazik olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirdim. Memnuniyetsiz bir tavırla yere bakıp bir adım geriledim. Tatminkâr bir ifade dudaklarına yayılırken olduğum tarafa eğildi, "Cevabım hayır." dedi.
Bir yıkıntının seslerini duydum önce sonra içime doğru çökmeye başladığımı hissettim.
"Senden hoşlanmıyorum."
Vay canına. Birkaç saniye önce vücudumdaki tüm kan yüzüme hücum etmişti. Şimdi ise kanın hem yüzümden hem de vücudumdan çekildiğine emindim. Titrek dudaklarımın arasından tatminkâr olmasını umduğum bir "Huh!" çıktı. Ardından gülümsemeye çalıştım fakat çok zordu. "Bu iyi oldu. Yani, aramızdaki şeyin bir tanımı olmalı ve... Bu tanım için sınırları bilmemiz şart.
Şu sevgilicilik oyunu, sınırları görünmez kılabilirdi."
"Senden hoşlanmıyorum." dedi bir kez daha. Sesi yok olmak istercesine boğuktu ama gözünü kırpmadan söylemesi canımı yakmıştı doğrusu.
"Tamam." dedim karşılık olarak ve gülümsedim. Tekrar etmesine gerek yoktu ki! "Anladım." İstediğim tam da buymuş gibi... İstediğim tam da bu değil miydi? Enkazın altında kalan duygularıma bakılırsa cevap şaibeliydi.