1.BÖLÜM "RÜYA"

3767 คำ
II.KİŞİ AĞZINDAN “Bak pamuk! Hi! Nasıl güzel bir çiçek!” Melek, çıplak ayaklarını umursamadan zemindeki ılık sıcaklığa topuklarını bastırarak hafifçe koştu. Saçları hafif serin rüzgarın etkisi ile uçuşuyordu. Genç kız, dudaklarında büyüyen gülümseme ile otların arasındaki küçük papatyaya doğru koştu. Kuzu arkasından koşarken Melek, yerde bulduğu papatyaya doğru eğildi ve üzerindeki eskimiş kıyafetlere aldanmadan çimlerin üzerine oturdu. “Anam sen çok güzelsin ya!” dedi, kendini tutamadan. Yeni tomurcuk vermiş papatyanın küçük yapraklarına baktı ve kıkırdadı. Henüz daha yeni on dokuzunda bir genç kızdı Melek. Kasabadaki herkes onu bilir tanırdı. Sapsarı saçları, mavi gözleri ve upuzun bukleleri ve minik kalbi ile adı gibi melekti. Yine sabahların birinde evden kaçmış yüzünü dahi görmek istemediği eniştesi ve sürekli ona kızan ablasını ardında bırakmıştı. Kendini dağın, bayırın içine atmıştı. Melek çok severdi ağacı, toprağı. Hiç de pabuç giymezdi, onun yaratıldığı topraktan ne diye mahrum kalacaktı diye düşünürdü. Kuzu minik ayakları ile Melek’in yanına geldiğinde genç kız parmaklarının arasına papatyayı alıp, küçük yapraklarını okşadı. Bahar birkaç hafta sonra bitecekti ve bu güzelim çiçekleri göremeyecekti genç kız. Uzanıp papatyayı parmaklarının arasına aldı ve dalından kopardı. “Ne de güzelsin…” dedi, içindeki meraka yenik düşerek uzandı ve bir yaprağını tuttu çiçeğin. “Onu bir daha görecek miyim?” dedi ve bir yaprağı daha tuttu. “Yoksa görmeyecek miyim?” Kalbinin amansız çırpınışları ile karnının içinde adeta filler tepişmeye başladı. Aklına gelen adamla istemsizce nazlı bir eda ile kıkırdadı. “Acaba hala hoş biri midir? Bence hoştur sonuçta heybetli mi heybetli bir adamdı.” Dudaklarından düşen sözlüklerden utanıp, gözlerini kapattı. Aklının içinde dönüp dolaşan yüzü anımsadı. Belki sadece birkaç salise görmüştü ancak onu hiç unutmamıştı. Neydi sahi adı? Ali Sahir. Öyle demişlerdi ona, öyle seslenmişlerdi. Melek merakla papatyanın bir yaprağını kopardı. Görecek miyim, görmeyecek miyim, görecek miyim, görmeyecek miyim… “Görmeyeceğim.” Parmaklarının arasında asılı kalan son yaprağı küskün bir bakışla çimenlerin arasına bıraktı. Melek, böyle basit şeylerle mutlu olup aynı zamanda basit şeylerden üzülen bir kızdı. Papatyanın yaprağına kanıp, üzülmüştü. “Gördün mü pamuk, onu bir daha göremeyecekmişim.” dedi, üzgün bir ifade ile. Kuzu ona anlamsız bakışlar atıyordu, bir yandan da tazecik otları yiyordu. Melek gökyüzüne bakıp nefes aldı. O gecenin anıları bir bir aklının ucuna düştüğünde içi titredi. Bundan tam bir buçuk yıl önce başına fena bir iş gelmişti Melek’in. Eşkıyalar tarafından neredeyse mahremine el koyacak birkaç namusuza yakalanmıştı. O gece Melek’e yeltenecekleri zaman imdadına bir kadın yetişmişti ancak o da kendisi gibi yem olmuştu ancak. Sonra ise Melek’in hayatının ortasına taht kuracak bir adam gelmişti. Ali Sahir. Onları eşkıyaların elinden kurtarmıştı. Melek, cılız bedeniyle toprak yola yetişememiş, arkasındaki adam tarafından tutulmuştu. Kızın üzerindeki elbisenin eteğini diğer adam sertçe yırtarken Melek canhıraş bir şekilde bağırdı. Melek hayatının en kötü anını yaşıyordu fakat o gün o sesi duyan biri daha vardı. “Buraya gelin!” diye bağıran bir ses duydu genç kız. Şükürler olsun dedi, şükürler olsun. Üzerindeki adamlardan birinin kalktığını gördüğünde bayılmak üzereydi az daha. Eşkıya yere düştüğünde Melek başının üzerindeki adama baktı. Melek’in elbisesinin göğüs kısmı parçalanmıştı, içliği olduğu gibi duruyordu. Genç kız, titredi. Kollarını kendine sararak, başını eğdi. “Ceketimi verin lan biriniz!” dedi, öfkeyle. “Bırak beni, bırak! Pislik herif!” dediğinde adam karşısındaki küçük kızın yaşadıklarına üzülerek iç geçirdi. Melek, onun kötü bir düşünceye sahip olduğunu düşünmüştü. O andan yararlanmak isteyecek biri olduğunu. Arkadan biri kendi ceketini uzattığında adam, ceketini kızın omuzlarının üzerine bıraktı. “Sakin ol hatun, o itlerden değilim.” dedi, gözü yaşlar içinde kalmış kıza bakarak. Hali, perişandı. Melek, Sahir’e vurmayı keserek ceket ile göğsünün ön kısmını kapatmaya çalıştı. “Siz kim-” “Beyim, buraya bakman gerek.” dedi, adamlarından biri. Adam diz çöktüğü yerden kalkarak son kez kıza bakıp, adama döndü. Melek eline verdiği cekete sıkıca sarılarak, titreyişlerini durdurmaya çalıştı.. “Orhan’lara haber sal şu şerefsizlerin kafasına sıksınlar. O küçük kızı da evine sağ salim bırakın.” dedi, Melek adamın sesi ile başını kaldırdı ve kara gözlere baktı. Adamın gözlerindeki perişanlık ifadesi ile içi ezildi kızın. Sahir ise o an gözüne bir anlığına çok küçük geldi kız, öyle masum duruyordu ki bu adamların nasıl bu kıza el sürebildiklerini düşündü. Melek, üzerindeki bakışlardan habersiz vicdan azabı çekiyordu. Öyle üzülmüştü ki kendisine yardım eden kadına vicdanı sızlıyordu. Kendisi yüzünden o kadın da harap olmuştu. “Sizi evinize bırakalım.” dedi, bir adam önünde durarak onunla yumuşakça konuştuğunda Melek güvenmeyerek adama baktı. Çok küçük değildi ancak hala herkese güvenmemesi gerektiğini öğrenememişti. Eniştesine güvenip gelmişti tarlaya lakin yalan söylemişti. “Ben giderim.” “Mehmet, evine bırak.” dedi, gelen kalın ses ile Melek ceketi kendisine veren adama baktı. Adamın bakışlarının üzerinde olduğunu görünce başını eğerek oturduğu yerden kalkmaya çalıştı. Zor da olsa yerden kalktı. “O adam kim?” diye fısıldadı Melek. Karanlıktan pek yüzünü görememişti, hatta yüzünü hiç seçememişti lakin gözlerini görmüştü. Yemyeşildi. Hayatını kurtaran adamın adını bilmeye hakkı olduğunu düşünüyordu. Mehmet, arkadaşının getirdiği arabayı göstererek kıza eliyle yolu gösterdi. Melek, kendisini kurtaran kadına bakmak istedi lakin çok kötü durumda olduğunu görünce omuzlarını düşürdü. Umarım, umarım beni affedebilir diye düşündü. Açık olan aracın kapısına binmeden önce Mehmet, onun zihninden asla çıkmayacak ismi fısıldadı. “O bizim beyimiz. Ali, Ali Sahir.” Melek’in bedenini bir ürperdi sardı. Gözlerini aralayıp etrafa bakındı. Bir anlığına kendini çok huzursuz hissetse de etrafta kimseleri göremeyince nefesini bıraktı. Oturduğu yerden kalkarak kuzusuna baktı. “Hadi gidelim pamuk, çok geç olmadan.” Melek üzülmüştü ancak parmaklarının arasında kopardığı papatyanın iki yaprağını birden koparttığını fark etmemişti. * I.KİŞİ AĞZINDAN Eve doğru ilerleyerek, kollarımın arasında duran Pamuk’a baktım. Yünlerini hafifçe okşayarak ilerlediğimde hava neredeyse kararmıştı. Oturduğumuz tek katlı toprak eve baktım. İçeride yanan gaz lambasının ışığını gördüğümde tedirgin oldum. Eniştem eve gelmiş olmalıydı. Pamuk’u evin arkasında ineklerin ve koyunların olduğu yere bırakıp evin kapısının önüne vardım. Elimi istemeye istemeye kaldırdım ve tahta, eski gıcırdayan kapıya vurdum. Daha beklememe fırsat olmadan kapı hışımla açıldığında bana alev gibi bakan öfkeli bakışları gördüm. “Neredesin kız sen sabahtan beri?” Eniştem kolumdan tutarak beni içeri çektiğinde bedenim öne doğru savruldu. Kapıyı arkamdan sertçe kapattığında derin bir nefes verdim. Yine başlıyorduk anlaşılan. “Dağa gitmiştim.” “Bugün gitmemişsin tarlaya! Ben sana demedim mi gideceksin?” dedi, üzerime doğru yürüdüğünü gördüğümde ağzımı açtım. “Canım istemedi gitmedim, sen kahvede oturacağına sen git!” Öfkeli halinin üzerine bir de odun atmışım gibi gelip boğazımı tuttuğunda onu itmeye çalıştım. Hafif sarhoş, çakırkeyif olan bedeni geriye doğru sendeledi. Cılız olduğu için şanslı sayılırdım. “Dilde pabuç gibi! Yarın gideceksin tarlaya dedim sana!” “Kazım bırak da gel yemeğini ye.” Ablamın sesini duyduğumda içimde biriktirdiğim öfkeyi bastırmaya çalıştım. Bana söylediği lafları duymazdan gelerek hiçbir şey yokmuş gibi konuştuğunda gözlerimi devirdim. Eniştem parmağını bana doğru sallayıp yanımdan geçti. “Yarın tarlaya gitme de o zaman görüşürüz seninle.” Ablamın yere serdiği sofraya oturduğunda sakin olmak amacı ile derin nefesler aldım. Kazım ise beni delirtmeye yemin içmiş olacak ki tekrardan konuşmaya başladı. “Ya da yarın gitme, abim gelecek.” Abisi Nazım görmek istediğim son kişiydi. Üç çocuğu olmasına rağmen gözünü bana dikmişti. Pislik Kazım da beni ona almaya çalışıyordu. Hem de karısı olmasına rağmen. Sorun tek evli olması değildi, adam bir de elliye ayak basacak yaştaydı. “Gelsin, ne yapayım?” “Seni görecekmiş.” diyerek güldüğünde yüzümü buruşturdum. Ablam sofraya Kazım’ın yanına oturduğunda dilimin ucunu ısırdım. “Onun gözleri görüyor mu hala?” Söylediğim laf ile bana ters ters baktı. “Seni gördüğüne göre görüyor demek ki.” “Yok yok görmüyor! Görse kızının yaşındaki bana göz koymazdı soysuz.” “Sen kime soysuz diyorsun kız!” diye çıkıştığında ablam bana dönüp kaşlarını çattı. Onu umursamadan her gece yattığım küçük karanlık odaya doğru ilerledim. “Yarın geliyorlar ha!” Arkamdan bağırışını umursamadan odaya girdim ve kapıyı ardımdan kapattım. Sırtımı kapıya yaslayarak gözlerimi kapattım. İçimden ettiğim beddualar ona ulaşsın diye iç geçirdim. İnşallah sabaha çıkmazdı. “Allah’ım istemiyorum o adamı! Allah’ım lütfen!” diye yakarışta bulundum. Odanın içinde yerde duran döşeği serdim ve üzerine oturdum. Yarın geleceklerini bile bile oturup uyuyamazdım. Bir şey yapmam lazımdı. O gece gün aydınlanana kadar uyumadım, gözüme uyku girmemişti. Ne yapacağımı düşünmüştüm. Aklıma köyün muhtarının yanına gitmek gelmişti. Yıllardır bu köydeydi ve beni çok seven bir adamdı. Belki ondan yardım istesem bana yardım ederdi. Herkes uyurken kendime küçük bir yolluk yaptım. Ev ekmeği ve biraz peyniri bir yere koyup, evden kimseye görünmeden kaçarcasına çıktım. Ablam olacak o hayırsızı da sapık ailesini de istemiyordum. Ailemiz küçükken öldükten sonra ablam eniştemle evlenmişti. O günden beri onlarla birlikte yaşıyordum. Birkaç defa abisi Nazım’ın eve gelip bana sürekli pis pis bakmasından anlamıştım bir şeyler olduğunu ancak evlendireceklerini düşünmemiştim. Evlenmezdim ben o adamla. Beni kurtaran adamla evlenecektim, onu seviyordum. O benim hayatımı kurtarmıştı, bana yardım etmişti. O günden beri aklımda bir tek o vardı. Arayıp sorsam da kimse onu tanımıyordu bu yüzden onu bulamamıştım bir türlü. Düşüncelerimle birlikte köyün içine doğru yürüdüğümde sabah ezanı okunuyordu. Muhtarlığın önüne geldiğimde herkes yavaş yavaş camiye gitmeye başladı. Soysuz eniştemin dini imanı olmadığı için gelmeyeceğini biliyordum bu yüzden beklemeye devam ettim. Güneş kendini belli etmeye başladığında cami dağıldı. Muhtarlığın önünde bir süre daha bekliyorken sonunda beklediğim adam çıkagelmişti. “Sarı kız, ne işin var senin burada?” Necmettin Amca’nın sesi ile ona doğru döndüm. Beni karşısında gördüğüne epey şaşırmışa benziyordu. Bazen onların evine gittiğimde denk gelirdik, bana sürekli hal hatır sorardı. Bana sarı kız diye hitap ederdi. “Hayırlı sabahlar olsun amca, nasılsın?” “Hamdolsun kızım sen nasılsın? Nereden böyle?” dediğinde ne diyeceğimi bilemedim ben önce. Yüzüne alık alık baktığımda derdimi anlamış olacak ki muhtarlığı gösterdi. “Gel içeri girelim, bir konuşalım.” Başımı usulca salladığımda birlikte içeri doğru girdik. Bana çay demleyip, önüme bıraktığında kendisi de karşıma geçip oturmuştu. “Ne derdin var anlat hele.” “Necmettin Amca, zor durumdayım. Allah gönderdi beni sana.” dediğimde gözlerimin içine bakıp ‘devam et’ dercesine konuştu. “Eniştem olacak o soysuz beni abisi Nazım’a verecek. Herif bastonlu yürüyecek neredeyse. Kurban olayım bana yardım et!” dedim çaresizce. “Nazım mı? Ulan o adam benim yaşımda!” dedi öfkeyle, söylediklerimle adeta ateşe döndü. “He valla, bir de evli kaç çocuğu var. Bugün gelip beni alacaklardı bende evden kaçıp sana geldim.” Düşünceli bir ifade ile yüzüme bakıp, uzatmış olduğu sakallarını sıvazladı. “Kanı kuruyasıca! Kendi kızın o kadar senin.” “Bana yardım etsen bir sen edersin Necmettin Amca, nereye gönderirsen giderim.” dediğim zaman küçük bir sessizlik oldu aramızda. “Seni burada tutamam, o ablan gelir seni alır.” Haklıydı, eniştem yapmasaydı ablam beni gelir alırdı. Hemi de zorla. “Ne yapacağım ben?” “Bak kızım…” dedi, beni telkin etmek istercesine. “Bildiğim bir yer var ama sen kabul eder misin bilmem.” “Neresi orası?” “Benim bir ahbap aşağı kasabada çalışıyor, birkaç gün önce haber getirdiydi. Bir konağa çalışan arıyorlarmış sen gidip çalışabilin mi orada? El yeridir.” Beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Hiç düşünmedim. “Valla mı? Giderim tabi. Elimden ne gelirse yaparım yeter ki eve dönmeyeyim bir daha.” “Tamam o zaman bekle sen burada, ben haber vereyim bizim Bekir’e seni kasabaya bıraksın.” dediğinde ellerimi önümde ovuşturdum ve sabırsızca beklemeye başladım. Az önce evdeydim, biraz sonra ise başka kasabada. Kurtulacaktım buradan. * Köye göre oldukça büyük olan kasabaya vardığımızda günün ortalarına gelmiştik. Necmettin Amca’nın dostu olan Kadir Abi, beni kasabaya bırakmıştı. Atlı arabasının arkasındaki yüklerin arasına oturmuş, saatlerce yol gitmiştik. Şehrin meydanına geldiğimiz zaman şaşırmadım desem yalan olurdu. Etraf gürültülüydü, her köşe başında birileri vardı. Kahvehanede oturan adamlar, dar sokaklarda koşuşturan çocuklar, başlarında tuttukları sepetlerle dereye giden kadınlar… Neredeyse köyün birkaç katı büyüklüğünde olan kasabanın ilerisinde oldukça büyük, ağaçlarla kaplı bir konağın önüne doğru sürdü arabayı Kadir Abi. Meraklı gözlerle etrafa baktım. Demirlerden oluşan parmaklıkların ardında kalmış olan konağa baktım. Oldukça geniş ve büyüktü. Görünce hayret etmemek elde değildi çünkü ilk defa bu kadar büyük bir ev görüyordum. Ev demeye bin şahit isterdi. Atların yavaşlaması ile kapının arkasında duran birkaç adamı gördüm. Demir kapıyı açarak, arabaya doğru yanaştılar. “Hayırdır, Kadir? Erken döndün bugün.” Kadir Abi, yük arabasından inerek karşılarında duran adamlara yaklaştı. “İşlerim bu taraftaydı Osman, ondan geldim. Bir de konağa kız arıyordunuz, onu getirdiydim.” dediğinde Osman denenen adamın bana baktığını gördüm. “Nereden bu kız?” “Yukarı köyden getirdim, muhtarın bir tanıdığı. Elinden her iş gelir.” Osman denen adamın bana tuhaf şekilde bakması ile bakışlarımı kaçırdım. “Güvendiğin biri mi sen onu söyle.” “He Allah var güvenirim muhtara.” “Kızı diyorum, kızı.” Kadir Abi bir bana bir de Osman’a baktı. “Güvendiğim muhtardır, o da bana kalleşlik yapacak birini göndermez.” Osman, son kez bana bakıp başıyla adamlara kaş göz işareti yaptı. “Kapıyı açın.” Demir kapının açılması ile Kadir Abi bana döndü. “Gel bacım sende.” Arabanın arkasından inerek elimdeki küçük bohçamla ilerledim yanlarına. “Burası muhtarın dediği yer, bu konakta çalışacaksın.” Bahsettiği eve dönüp bir kez daha baktım. Evin arkasında ağaçlarla dolu bir orman vardı, istemsizce oraya gitmek gibi bir his doğdu içime. “Elimden ne gelirse yapacağım.” “İyi, gel sana göstereyim.” Osman denen adam, benden yaşça büyük görünüyordu. Yüzündeki sert ifadeyi bozmadan başıyla beni işaret ettiğinde yürüdüm. Tedirgin adımlarla konağın içine girdiğimde etrafta çalışan insanlara baktım. Onlarda gelenin kim olduğunu merak etmiş olacak ki bana bakıyorlardı. Benim aksime hızlı yürüyen adama yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Konağın etrafında bekleyen adamlar gözüme çarpsa da o anki heyecanımla bunu görmezden geldim. Konağın geniş, büyük kapısından içeri girdiğimizde etrafa bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Gözlerimle etrafı süzdüm. Evin içi çok büyüktü. Sol tarafta, hemen girişin ilerisinde yukarı çıkan merdivenler vardı. Sağ tarafta ise bir oda, geni koridorun ilerisinde ise bir salon vardı. “Meryem Abla!” Osman Bey’in bağırması ile yerimde hafifçe sıçradım. Bana küçük bir bakış atıp, ellerini arkasında bağladı. Tam o sıra mutfak olduğunu düşündüğüm odadan elinde bezle orta yaşlı bir kadın çıktı. “Efendim evladım?” Kadın beni gördüğünde duraksayıp, Osman Bey’e baktı. “Abla, bu kız-” dedi, sorarcasına gözlerime baktığında konuştum. “Melek.” “Melek, burada çalışacak, Sana emanet, gözün üzerinde olsun. Beyim geldiğinde onu tanıştırırsın, biliyorsun evde yabancıları sevmez o yüzden erkenden göster kızı sonra bana patlamasın.” “Olur evladım, ben söylerim beye.” “Amman Osman buldu deme! Yakar beni.” dedi adam, az önceki ciddiliğini bir kenara atıp Meryem Abla’ya yaklaştı. “Beni yakacaksın.” Uzanıp kadının yanağını kavradı ve sıktı. “Sen bir şeyler bulursun ablam. Hem benim işim var, gidiyorum hemen.” “Sıpa seni!” Osman Bey veya Abi, nasıl hitap edeceğimi bilemediğim için kararsız kaldım; yanımızdan ayrıldığında Meryem Abla ile yalnız kaldık. Gözlerini bana çevirdiğinde tereddütle gülümsedim. “Gel kızım hele sen benimle.” Onunla birlikte mutfağa girdiğimizde etrafı süzmeden edemedim. Oldukça geniş ve büyük olan tezgaha, dolaplara bakındım. Meryem Abla, masanın üzerine bırakılmış olan çaya doğru ilerledi. Mutfağın duvarına yaslanmış olan masanın sandalyesini çekti ve oturdu. “Gel otur karşıma.” dediğinde çekinerek yanına geçtim ve oturdum. “Adın Melek’ti değil mi kızım?” “Evet abla.” “Maşallah pek güzelmişsin, adının güzelliği bedenine yansımış.” dediğinde tebessüm ettim. Oldukça tonton bir kadındı, sıcakkanlıydı. “Sağ ol abla.” “Bu kasabadan mısın?” “Yok yukarı köyden geldim ben. İşe ihtiyacım vardı o yüzden.” dediğimde başını salladı. Meraklı gözlerle beni süzdüğünde, merakını yadırgamadım. Sonuçta yanında çalışacak kişiyi merak ediyordu. “O halde sana işi anlatayım. Aşağıda oda var, büyük ihtimalle orada kalırsın kızım, ben konağın karşısında erimle kalıyorum. Sabah ezanından sonra kalkıyorum, işe başlıyorum. Kahvaltı yapmaz zaten beyim, öğlen de yok. Bir akşam yemeği vardır onun.” “Pek iş yoksa abla, niye çalışan arıyorlar?” dediğinde güldü. “İlahi kızım, konağın işi biter mi hiç? Ben mutfak işleri ile ilgileniyorum ama konağı çekip çeviremiyorum pek. Zati birkaç aydır çalışıyorum burada, eh yaşlılık malum…” “Anladım.” “Sen temizlik yaparsın, bende mutfakta yemek yaparım. Zati bu evde çok giden gelen olmaz. Bir beyim bir de yeğeni vardır, Zehra da birazdan aşağı gelir tanışırsın.” “Zehra kim?” “Beyin yeğeninin bakıcısı. Görsen Elif ne de tatlı bir bebektir, Zehra da ona bakıyor.” dediğinde başımı usulca salladım. Demek ki evde bir de bebek vardı. Gerçi işimi yapsam gerisi önemsizdi. “Amma önce seni beyle tanıştırmak gerek, seni gözü tutmazsa birkaç gün kalırsın sonra sana güzel bir iş bakarız.” “Sevmez mi ki beni?” dedim telaşla. Eğer bu iş olmazsa nereye giderdim bilmiyordum. Ablamla o eniştem olacak adam şimdiye beni kesin arıyorlardı. “Beyim öyle kolay kolay kimseyi sevmez. Zehra’yı işe alırken kızın burnundan getirdi.” Meryem Abla böyle söyleyince korktum, beni gözünün tutmaması demek sokağı boylayacağım demekti. “Ama ben çok çalışırım, elimden her iş gelir. Koyun otlatırım, inek sağarım, yemek yaparım, dip bucak her yeri temizlerim yeter ki işi alayım.” Abla bu halime gülmeden edemedi, gülüşü ile önünde sallanan göbeğiyle çok komik görünüyordu. “Ah kızım! Bu kadar dert etme, ben konuşurum beyle.” Gözlerim hızla açıldı, düşen umutlarımın yerini bir heyecan kapladı. “Sahi konuşur musun abla? Beni tanımıyorsun ama…” “Küçücük kızsın, bu yaşında seni yersiz yurtsuz bırakmam ki yavrum. Sen dert etme onu.” Sözleri ile beni heyecanlandırmıştı. Yüzümdeki gülümsemeye engel olamadan masadan kalktım. “O zaman ben başlayayım. Her yeri temizlerim, bal dök yala olur. Mis gibi yaparım.” “Hele otur kızım, ne acelesi var?” “Yok abla, sen söyle ben hemen yapayım. Hakkım olmayan parayı ne edecem ben?” dediğimde gülerek ayaklandı. Bana salonu göstererek önce buradan başlamam gerektiğini söyledi. Temiz bir bezle, bir kova su getirdiğinde önce salonu bir güzel temizlemeye başladım. Sabah erkenden uyandığım için uyumu alamamış olsam da durmadan çalışmak istedim. Belki bey görür de beni işe alırdı diye. Salonu bir güzel temizledim. Perdeleri açıp bir güzel etrafı havalandırdım. Yerleri güzelce silerek, ahşap gümüşlükleri sildim. Odanın kenarında duran içkilerle dolu olan dolaba karışmadım. Eniştem daha önce içtiğinden ne olduğunu biliyordum o meretin. Bezi sıkarak kovanın içindeki pis suya akıttım. Salon o kadar kirliydi ki suyun rengi değişmişti. Yorgunlukla suya bakıp değiştirmem gerektiğini düşündüm. Dizlerime sıyırdığım eteğimi aşağı çekiştirerek zemine yasladığım dizlerimle ayağı kalktım. Yere oturarak sildiğim için ayaklarım ağrımıştı. Derin nefes alarak alnımdaki teri bileğimin tersi ile sildim. “Mis gibi oldu.” dedim kendi kendime. Elimdeki kova ile birlikte mutfağa girdim. Meryem Abla’ya hamamın nerede olacağını soracaktım. Onu tezgah başında bir şeyler doğrarken gördüm. “Abla bu suyu nereden değiştireyim?” dediğimde elindeki işi bırakmadan bana baktı. “Merdivenlerden çık kızım sol tarafta ilk kapı. Orada hamamda dökersin.” Başımı usulca sallayarak mutfaktan çıktım. Merdivenlere doğru yürüyerek, küçük adımlarla üst kata doğru çıktım. Çıktığım basamaklar bir nebze beni yorsa da durmadan koridora yürüdüm. Meryem Abla’nın dediği gibi sol taraftaki ilk kapıyı açıp içeri girdim. Hamamın içine girerek kovayı bir kenara bıraktım. Hamamın duvarlarına sabitlenmiş demir musluğu görünce gözlerime inanamadım. Ne yani çeşmeden buraya su mu çekmişlerdi? Köyde hep su için çeşmeye giderdik ama burada hamamın içinde su vardı. İstemsizce gülümsedim, elimdeki kovanın içindeki pis suyu gidere doğru döküp musluğu açtım. Akan suyu görünce şaşırmadım desem yalan olurdu. “Tabi su akacaktı Melek! Koskoca konak burası, senin evin mi?” Hamamın içinde yankı eden sesimle kıkırdadım. Kovayı bir güzel temizleyip kenara indirdim. Uzanıp musluğu kapatacağım sıra akan su ile göz göze geldim. İçimde istemsizce o suyla kendimi yıkamak geldi ancak elin adamının evinde bunu yapamazdım elbet. Uzanıp avuçlarımın arasına suyu doldurdum. Parmaklarımın arasından taşan suyu boynuma doğru serptim. Suyun soğukluğu iliklerime kadar işledi, sıcaktan buhar olacak bedenime ilaç gibi geldi. “Yarabbim! Bu ne güzel bir şey.” Çalışmaktan bunamış olan bedenimin üzerinde ince bir ter tabakası oluşmuştu. Su ile teri gidererek kendimi ferahlatmaya çalıştım. Belime kadar uzanan saçlarımı tutarak su ile uçlarını ıslattım. Su, hayattı. Dizlerimin kirli olduğu aklıma gelince uzanıp dizimin altına gelen eteğimi yukarı sıvazladım. Eteğin uçlarını bacağıma doğru katladım ve ayağımı mermer taşa doğru kaldırdım. Avucuma doldurduğum suyu dizlerime sürttüm ve kirin bedenimden akmasına izin verdim. Yavaş yavaş, tadını çıkarta çıkarta dizimi yıkadım. Saçlarımı boynumun diğer tarafına alarak öteki dizimi yıkamaya başladım. Suyun tatlı serinliği bedenimin sıcaklığını düşürmeme yardım etti. Dizlerimi de güzelce yıkadıktan sonra suyu kapattım. Hamamda çok oyalandığım aklıma geldiğinde ise alt dudağımı ısırdım. “Bir sürü su harcadın kız! Adamın topunu atmasak iyi.” Aşağıdan gelen seslerle duraksadım, Meryem Abla’nın sesi ile duraksadım. Eve birileri gelmiş olmalıydı diye düşündüm. Telaşlı adımlarla hamamın kapısına doğru yürüdüm. Biri beni görmeden hamamdan çıksam iyi olacaktı. Hamamın kapısını açmıştım ki, tam o sırada dışarı taraftan açılması ile kapı yerine kaya gibi sert bir şeye tosladım. Burnumun sızı ile yüzüm buruşurken içimden lanet kapıya sövedurdum ama tam o anda acıyan burnumdan çektiğim bir nefes, ciğerlerime hoş bir koku sundu. “Ayy! Burnum kırıldı! Burnum…” Gözlerimi sıkıca yumdum ve acı ile burnumu ovuştururken kulaklarıma bir ses ilişti. Derin bir nefes sesi. Kapılar ne zamandır nefes alıyordu? “Kapı nefes alır mı aptal kız!” diye kendi kendime fısıldadığımda aklıma gelen şey ile kaskatı kesildim. Elimi burnumdan hızla çekerek, gözlerimi açtım. O anda gözlerimin önündeki şey aşağı yukarı doğru hareket eden oldukça iri, geniş heybetli bir göğüstü. Aldığım nefes göğüs kafesimde sıkışıp kalırken aralık dudaklarımla karşımdaki bedene bakıyordum. Dudaklarım neredeyse karşımda duran adamın üzerindeki ceketine değiyordu. Verdiğim nefes ile soluğum bedenine çarpıyor yanaklarıma tatlı bir sıcaklık bırakıyordu. Saçlarım omuzlarımdan öne doğru salınmıştı. “Hi!” dedim, gözlerimi irileştirerek geri çekilmek istediğimde sakarlığım tuttu. Ayağımın altındaki zemin kaydığında adama doğru yalpalandım. Belimi saran sıkı kollar ile göğüslerim sert gövdesinin altında ezildi. Bedenimi sıkıca saran kollar ile bir an nefesim kesilir gibi oldu, öyle sıkı tutmuşu ki az daha nefesim boğazıma takılacaktı. Sıcak, büyük avuçların ince belimi sardığını hissettim. Teninin sıcaklığı, elbisemin üzerinden hissedebileceğim kadar yoğundu. “Sende kimsin?” Tok bir ses. Aşinası olabileceğim oldukça boğuk ve erkeksi sesi duyduğumda kalbim amansızca attı. Öyle ki onunla bir olmuş göğüslerimizden dolayı kalbimin atışını duyacak diye ödüm koptu. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım, utanca boğulan bakışlarım yanaklarıma kan toplamaya başladı. Titrek bir bedenle kollarının arasında duruyordum. Utanç bedenimde kol gezmeye başladığı, yüzümün alev alev yandığını hissettim. Tatlı bir hissiyat ile yanaklarımda bir ateşin varlığını hissettim. Beni tutan kolların sahibini görmek isteyerek başımı usulca kaldırdım. Boyu öyle uzundu ki başım göğsüne denk geliyordu, başımı kaldırmam ile geniş omuzlarını saran gömleğinin üzerine aldığı ceketi gördüm. Burnumdan içeri süzülen hoş koku ile sert çehresine baktım. Gözlerim, biraz daha yukarı doğru kalktı. Göz göze geldik. Mavi irisleri görmem ile apışıp kaldım. O an kalbimin durduğunu hissettim. Sanki biri uzanıp göğsümü yararak kalbimi avuçlarının arasına almıştı. Gözlerimin içine bakan mavi harareler tanıdıktı, hem de çok tanıdık. Yüzüme yayılan şaşkınlık ve utanç dolu ifade ile karşımdaki adama bakmıştım. O an aklımın bana bir hülya sunduğunu sandım. Bir rüya sandım ancak değildi. “Siz?” Dudaklarımın arasından düşen minik fısıltı ile hayallerimin arasından çizip durduğum hatta her bir çizgisini hatırladığım kaşlarını çattı. Yüzüne yansımış olan sert ifade ile bedenimi kavramış olan avuçlarını sıkılaştırdı. O an hissettim. Rüya değildi. Tam şuan yıllardır düşlediğim, umut beslediğim ve sevdiğim adamın kollarındaydım. Ali Sahir’in.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม