3. Bölüm

4958 Kelimeler
 Çok değişik bir çocukluk geçirdiğim çevremdeki herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Yaramaz, umursamaz, hiperaktif, sürekli göz önünde tutulması gereken, okulun bela listesinde ilk üçte yer alan değişikliği göbek adı yapmış bir çocuktum. Her türlü bela ve sorun benden çıkar, yine benden bilinirdi. Öyle uçarıydım ki annem benim asla evlenemeyeceğimi, kalbimin bir yere konamayacağını söyler dururdu, hala daha söylenmeye devam ettiği gerçeği değişmediğimin bir kanıtıdır mesela. Tüm bu hallerimle ortaokulu bitirip liseye giriş yapmayı başarabilmiştim. İnanın ben bile liseye gidebileceğimi sanmıyordum. Hemşire olamayacak kadar hastaları çekemeyen, bir sürü kızın arasında çocuklara bakmayı öğrenmek istemeyecek kadar sinirliydim. Nasıl bir liseye gideceğim herkesçe merak konusuydu ve hakkımda kötü düşünen herkesi şaşırtarak sahip olamadığım çalışma yeteneğimle allem edip kallem edip düz liseye girmiştim. Gittiğim lise belanın nam saldığı bir liseydi. Müdiremiz ve müdür yardımcımız bizi adam etmeye çalışırken oldukça fazla ter dökmüş, iki kalp krizi ve bir sinir krizi ile dört seneyi bitirmiştik. Liseye dair hatırladığım en net anı, nakil haftasına aitti. İlk yılın ikinci döneminde okulumuza başka okullardan nakiller başlamıştı. Çarşamba günüydü, ilk hafta ders işlenmez mantığına koşulsuz inandığımdan tüm sınıfı dersi asmaya ikna etmiştim. Gruplar halinde okulun içine dağılıp, arka kapıdan kaçmayı planlarken bekçi Süleyman abinin hainliği ile müdür yardımcısına yakalanmış ve yirmi beş kişi aynı anda müdür yardımcısının sınıflardan büyük odasına doluşmuştuk. En önde ben duruyordum çünkü geçerli bir açıklama ile ders saatinde neden dışarıda olduğumuzu açıklamam gerekiyordu. İçimden Süleyman abiye saydırırken dışımdan arkadaşlarımın gazabından kurtulmak için bahaneler üretiyordum. İşte tam o anda kapı tık tıklandı ve müdire arkasında yeni öğrenci ile içeri girdi. Aynı anda bütün yüzler müdireye döndüğü için önümdeki kafalardan arkada bekleyen sureti göremiyordum ama tüm kalabalığın içinde parlayan mavi gözleri görmemek mümkün değildi. Uçarı ruhum onunla birlikte inzivaya çekilmişti sanki. Oturup, saatlerce bahçede top oynamasını, arkadaşları ile muhabbet edişini, okul çıkışlarında eve yürümesini izliyor ve sadece susuyordum. Kimse bilmiyordu ona dair hislerimi, yalnızca ben ve tuttuğum saçma sapan günlüklerin arasındaki bir sırdı. Profesyonel bir duygusuz olmak emek ister, babam sağ olsun hislerimi belli etmemeyi çok iyi öğrenmiştim bu sayede kimsenin bu tek taraflı aşktan haberi yoktu ama tuhaftır ki içten içe bildiğini düşünüyordum. Sanki göz göze geldiğimiz her anda onu sevdiğimi anlıyordu. Anladığını bilmeme rağmen hiçbir şey söylememiştim. Söyleyecek sözüm yoktu, onu sevmem beni sevdiği anlamına gelmiyordu ve gelmeyecekti de. Sessiz bir korkak gibi uzaktan sevmeye alışmış ruhum, karşısına geçip, seni seviyorum, diyemeyecek kadar cesaretsizdi. Hayatımdaki kimse beni sevmemişti, Kaan’ın sevmesi hayalî olurdu. Karşılık alamamak mı yoksa seni seviyor olması ihtimali miydi seni korkutan? Sessiz sevmek kolaydı. İnsan tek başına sevip, üzülebilir ve kendini teselli ederek normale dönebilirdi ama ikili ilişkiler her zaman afallamama sebep olmuştur. Karşımdakini anlamamak ya da derdimi anlatamamak iletişim içerisindeki korkularımın başında yer alıyordu. Sorunları saysak bitmez, velhasıl kelam o sustu, ben sustum. İkimizde susarak gömüldük anılara. O, onu seven kızı gömdü; ben sevdiğim çocuğu. Neredeyse on yıl geçti günlerin ve hislerin üzerinden. Unuttum sanmıştım, düne kadar aklıma bile gelmezdi Kaan’ı mahallemde göreceğim, gömmek en sağlıklısıydı, eğer tohum değilse toprağın altındaki kolay kolay gün yüzüne çıkmazdı. Ya Kaan bir tohumsa? Yıllarca farkında olmadan sulamışsam ve şimdi filizleniyorsa? "Sensin," dedi gülümseyerek. Bugün karşılaştıklarım neden beni görünce bu kadar çok şaşırıyordu? Küçücük Trabzon, karşılaşmamak tuhaf olurdu. Elini çantam sayesinde kanlanmış mavi gözünden çekip hasarı gözüme soka soka sırıttı. O böyle gülünce, konuştuğu kişi ben miyim diye sorgulamadım desem yalan olur. "Evet,” dedim afallamış bir halde. Vallahi de benim, tallahi de sensin. "Benim, kim olacak başka?” Adı Alarçin olup milletin kafasına çanta geçiren başka kim olabilir? Elini koluma koydu nazikçe ama bu hareketi içimde panik sinyalleri çalmaya başlamıştı bile. Hop, ne oluyor aslanım sakinleş! Burası benim mahallem, eline ayağına hâkim olacaksın. Hem kalbimin sorumluluğunu alıp hem de peşinden olmayacak dedikodular çıkaran mahalleliyle uğraşmayacaksan o eli benden uzak tutmak zorundasın. "Yıllar oldu görüşmeyeli, şaşırdım kusura bakma." "Ya öyle," dedim gülmeye çalışarak. Bir yandan da elini kolumdan çekmesi gerektiğini anlatmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordum. "Ee nasılsın?" Kollarımı göğsümde bağlayınca bu vesileyle eli uzaklaşmış oldu. "İyiyim Allah’a şükür, sen nasılsın, ne yapıyorsun?" Arkadaşmışız gibi muhabbet kurmasına mı şaşırsam? Yıllara rağmen içimde bir şeylerin hareketlenmesine mi? Şuracığa yığılayım, asfalta yapışayım, üzerime asit yağsın ve eriyeyim, yerden kazısınlar beni. "İyiyim en azından olmaya çalışıyorum, çabalıyorum." "Moda tasarım okumuştun sanırım,” peki sen bunu neden hatırlıyorsun? "Çalışıyorsun sanırım." Gözlerimi şüpheyle kısıp başımı geri atarak ona baktım. "Nereden biliyorsun? Müneccim mi oldun?" Başını geri atıp büyük bir kahkaha patlattığında adeta, gel yanağıma gerile gerile bir tane çak, demişti. Eski ilk aşk falan dinlemem, tersim pistir bilesin! "Hayır, az önce söylediklerini duydum ve çalıştığını düşündüm." Nereye gömüyoruz kendimizi? Hangi uçurumdan salınıyoruz? Hangi kameraya el sallayıp rüyadan uyanıyoruz? Ama biliyordum bir gün başıma böyle bir şey geleceğini! Hani, nerede benim iş bulmama vesile olan şansım? “Sen ne yapıyorsun?” Görmeyeli neler değişti hayatında? Gönül isterdi çömelim şuraya saatlerce konuşalım, anlatalım birbirimize. Ben sana seni nasıl sevdiğimi, sana nasıl sustuğumu, seni unutup İstanbul’a nasıl gittiğimi, senden nasıl gidebildiğimi anlatayım. Sende bana beni nasıl görmezden geldiğini, kalbimi orta yerinden çat diye kırdığında neler hissettiğini anlat. Anlat bana. Belki içimde yeniden sana doğru ısınmaya başlayan duygularım soğumaya başlar. Fazla kapılmadan uzaklaş buradan. Geçmişin duygularına takılıp dengemizi şaşırtma. Bizim bu taraflarda bezimiz yok, olamaz. O hisler silindi gitti, geri dönemeyiz. "Hukuk okudum ben şimdi de avukatlık yapıyorum. Bir arkadaşımla ortak büromuz var orada çalışıyorum." Bizim dönemde hukuk popülerdi sanırım, herkes hukuk kazanmış maşallah. Sorsan hepsi tembeldi, işe yaramazdı. Müdire Hanım bilse gözyaşlarını tutamaz utançtan. "Aa çok güzel. Sevindim senin adına." Teşekkür etti ve ihtiyacım olduğunda aramam için ceketinin iç cebinden bir kart çıkarttı. Oldu mu bu şimdi? Ben senden uzaklaşmak isteyeyim, sen bana numaranı ver! Şimdi bu numarayı gizli numaradan arayarak nefesimi dinletme isteğimi bastırmakla uğraşacağım bir de. Başka işim gücüm yok çünkü! Nereden çıktıysan karşıma! Tamam, ilk işim eve gittiğim gibi kartı klozetten aşağı göndermek olacak, kesin kararımdır! Vedalaşmak istemeyen liseli kalbimi aklımla susturup yoluma devam ettiğimde on adım sonra boyunu bükülmüş liselinin gönlü olsun diye durup arkamı döndüm. Arkamı döndüğümde, onun da arkasını döndüğünü görmek beklemediğim bir şeydi. Hafifçe gülümsedi ve el sallayarak yürümeye devam etti. * "Anne!" Adeta bir öküz gibi böğürerek annemi mutfaktan çıkartmaya çalışırken ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve kalın montum yüzünden güçlükle eğilerek bağcıklarımı beceriksizce bağladım. Tamam, en azından çalışıyordum. “Anne!” Bilmem kaçıncı böğürüşümü duyup umursamıyordu bile. Bir defa olsun seslendiğimde karşılık verse dişimi kırar önüne sererdim. Beni duysun diye kendimi çırpıyorum şurada ama asla duymuyordu, asla! “Anne yetiş anne!” Bu son kozumdu. Hayatım tehlikede, moduna girince otomatikman süper kahraman ruhu uyanıyor ve yanımdan bitiyordu. "Allah seni ne yapmasın kız öldün sandım!"  Bağcıkları bağlamayı beceremeyince ayakkabının kenarlarına sıkıştırdım ve nefes nefese doğrulup eli yüreğinde bana bakan anneme baktım. "Ölsem nasıl anne diye bağırayım anne? Hayır, yani meraktan soruyorum, öyle bir şey olabileceğinden değil de."  Canım anam, çilekeş anam ne hale getirmiş bu ev onu görüyor musunuz? Bakışlara bak bakışlara, sanki ölüm döşeğindeyim. "Ne dediğimi biliyor muyum ben? Aklımı aldınız benden, hayırsız evlatlar!" İçimden ya sabır çekerek doğruldum ve boynuma doladığım atkımı düzelttim. "Bu hayırsız işe ve minik yavrularıma gidiyor anne. Sana dediğim tişört ve etekleri diktin mi?" Başını sallayıp söylene söylene odasına gitti ve beş dakika sonra elinde torbalarla geri döndü. "Al hepsini istediğin renkte diktim." "Ellerine sağlık ponçiğim! Kız anne benim küçükleri göreceksin var ya bunları giydiklerinde çok tatlı olacaklar eminim. Hatta bir tanesi var turuncu turuncu aynı bana benziyor. Fotoğraflarını çeker atarım sana." Heyecanlı halime ‘deli kız’ dercesine güldü ve beni dualarla kapı dışarı etti. Bir tek arkamdan su dökmediği kalmıştı. Her evden çıkışımda böyle uğurluyor olması çok komikti. Gurbete gitsem ne yapar bilemiyorum… Evden çıkıp, durağa indim ve kalkmak üzere olan dolmuş hareketlenmeden yetişmek için parmak uçlarımda koştum ve inişim kolay olsun diye sırada cam kenarına oturdum. Dolmuş taktikleri 1: inmesi kolay yere oturun yoksa inmek istediğinizde yanınızda oturan insanlarla temasa geçmek zorunda kalırsınız. Çantaları bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve montumun iç benindeki bozuk para bölümünü karıştırıp paraları çıkardım. İnsan hissettiği yaşta değil midir? Ben hala on yedi yaşındayım bence, bu da beni öğrenci yapar ama sen bilirsin şoför amca. Hafifçe eğilerek içim acıya acıya günümün ilk harcamasını yapmaya hazırlandım. Dolmuşa verdiğim paralara çok üzülüyorum ben. Verdiğim her parayı biriktirseydim araba alır, deposunu bile doldururdum ama gelin görün ki bunu bizimkilere anlatmak için Albert Einstein olmak gerek. Yoksa kale alıp dinleme zahmetine bile girmezler. Gözyaşlarımı içime akıtıp öndeki adamın omzuna dokundum nazikçe. Nazik olduğumu görmek gözlerinizi yaşartmış olabilir ama sonuçta yabancı insanlara evdekilere davrandığım gibi davranamazdım. “Bir kişi uzatır mısınız?" Adam elimdeki on kuruş ve yirmi beş kuruşlara öyle bir baktı ki utanmadım desem yalan olur. Bulduğum her bozuk parayı köşeye atıp, kâğıt paralarımı cüzdanımda biriktirdiğim için beni suçlayamazsınız gelecekteki kocam olacak adam! Söylemeden geçemeyeceğim adamda biraz gözüm kalmıştı. Sarımsı kumral saçları, maviş maviş gözleriyle sen bu dolmuşa nasıl bindin be adam diye bağırası geliyordu insanın. Omuz silkip teşekkür ederek, parayı avcuna bıraktım ve bana attığı alaycı gülüşe âşık olarak arkama yaslanıp başımı cama yaslayarak adamın ensesine bakmaya başladım. Bence dolmuştan inerken telefon numarasının yazılı olduğu kâğıdı benim kucağıma fırlatacak, sonra ben onu yanlışlıkla arayarak kapatacaktım ve sonunda kimsiniz diye geri arayacaktı. Sonra ise beni ailesiyle tanıştırıp evlenme teklifi edecek, anneleri tanıştırdıktan sonra sıra annemin babama alıştıra alıştıra söylemesine gelecek. Baya vurmalı kırmalı kabullenme sürecinin ardından, isteme, nişan, kına, düğün ve gerisi mutlu bir beraberlik demek isterdim ama ne kadar deli bir insanla evlendiğini fark edince boşanırız büyük ihtimalle. Normal bir insanın bana tahammül etmesi imkânsız bir şeydi çünkü. Sarışın adamın ensesinde kurduğum hayaller arabanın durağa gelmesi ile bittiğinde yavaşça inişe hazırlandım. Hiçbir poşeti geride bırakamazdım. Bu yüzden ganimetlerimi elime mühürleyip herkesten önce inme planlarını kafamda kurdum. Dolmuş taktikleri 2: Aceleniz varsa dolmuş durmadan inmeye hazırlanın, yoksa öndekiler tarafından linç edilirsiniz. Araba yavaş yavaş dururken boynumu sağa sola çevirip bedenimi gevşettim ve yarışma hırsındaki bir kaplan gibi kapının yavaşça açılmasını bekledim. Yarısına kadar açıldığında ayağa kalktım ve kimsenin inmesini beklemeden sarışın adama son kez bakıp saniyeler içinde dolmuştan indim. Önce pastaneye uğrayıp kişi başı üç, benim için on tane olacak şekilde yeşil ve mavi renklerde makaron alıp deli danalar gibi Boztepe durağına koştum. Nefes nefese sıradaki dolmuşa binerken insanların bu manyak ne yapıyor bakışlarına aldırmadan boş yere kurulup soluklanmaya başladım. Acele ediyordum çünkü ilk günümde geç kalmak istemiyordum. Bugün çok farklı planlarım vardı. O küçük çocukları düzene sokup, güzel bir disiplin içinde beş ay sonra ki yarışmaya hazırlayacaktım. Hayatımda bir kez olsun, çevremdekileri şaşırtacaktım. Başarılı olabileceğimi, ortaya güzel bir şeyler çıkarabileceğimi göstermek ve onları utandırmak istiyordum. Ben Alarçin Barut, bu işi başaracağım! * Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. Bir önceki gelişimde yaşadığım korkunç rezilliği bir kere daha yaşamak istemediğimden bahçe kapısının parmaklıklarına yerleştirdiğim kafamla içeriyi iyice kolaçan etmeye çalışıyordum. Evet, yoldaşlarım etraf temiz. Can güvenliğimle içeri girebilirim ama ya ben içeri girdiğimde bir köşede gizlenen canavar paçama yapışıp budumu ısırırsa? Yoğurdu üflemek hafifti, direk buzdolabına geri sokmalıydık ki biraz daha soğusun. Saçmalama da içeri gir, böyle daha çok rezil oluyorsun. Bir kere burada beni görebilecek kimse yok, ayrıca tedbir elden takdir Allah’tan demişler sen karışma. Adam bu sefer asmadıysa bir daha ki sefere kesin asar resmini kapıya. Tedbir amaçlı etrafıma bakıp yakın çekim portremi aradım, neyse ki asmamıştı. Yüzümü parmaklıklardan ayırıp yoğurdu son kez üfledim ve kapıyı açtım. Elimdeki poşetleri bir ileri bir geri sallayarak üzeri sonbahar yapraklarıyla döşenmiş taşlı yolda salına salına yürüyüp basamakları çıktım ve yüzümdeki büyük gülümsemeyle kapıyı çaldım. İçeri girmem için kapının açılması gerekiyordu ama ev sahiplerinin kapıyı açıp beni içeri alma niyeti yoktu anlaşılan. Gözlerimi kapıya dikip, zihin gücümle kulpu aşağı indirmeye çalıştım ama yeterli enerjim olmadığı için etkisini göremedim. Keşke sonik tornavidam olsaydı. Tek dokunuşla kilidi açardım. Sonuçta sonik tornavidanın açamayacağı kapı yoktu. Soğuk havayı sevmem yoldaşlarım. Hele beklemeyi hiç sevmem. Soğukta beklemekten ne kadar nefret ettiğimi de buradan anlamış olmalısınız. Bekledikçe içimdeki sinir kat sayısı artıyor, arkamdan gelebilecek tehlikelerin düşüncesiyle deliriyordum. Ne yani? Bana gel dedikten sonra ‘evde yokuz’ oyununu mu oynuyorlardı? Burnum soğuktan ayaklarımın dibine düşmek üzereyken evin yardımcısı benim gülümsememin aksine somurtkan bir 'burada ne işin var' bakışıyla kapıyı açmıştı. Burnum düştü, ben hala gülüyorum ama sen beni bekleten kişi olmana rağmen somurtuyorsun, hiç etik değil hiç. Gülüşümü hafiften küçültüp, evin ısısıyla yerine yerleşen burnumla birlikte içeri girip ayakkabılarımı çıkarttım ve gösterdiği terlikleri giyindim. Üzerimdekileri çıkarmadan seslerin geldiği odaya giderken yardımcı kızın arkamdan söylendiğine emindim çünkü homurdanmalarını duymuştum. Çocuklar odanın bir köşesinde oynadıkları için geldiğimi görmemişlerdi. Patronum Poyraz ise önündeki diz üstü bilgisayara odaklanmış vaziyette kanepede oturuyordu. Odanın içine girmeden kapının eşiğinde durdum. Gözlerim geniş oturma odasında fark edilmemesi imkânsız olan adamda takılı kalmıştı. Hani her ailenin Almancı akrabaları vardır ya, işte o akrabalar gibi hissettiriyordu. O akrabalar yalnızca yaz aylarında gelirdi Türkiye'ye, geldiklerinde ise üzerlerinde Almanya'ya ait bir koku olurdu. Tüm sene görmeseniz bile o tanıdık koku yakınlaştırırdı. Poyraz Bey'in üzerimdeki etkisi aynıydı. Yıllardır görmediğim ama hissettiğim koku sayesinde yabancılaşamadığım akrabalarım gibi. Heyecanlı ve hasret dolu. Başımı iki yana sallayıp düşüncelerime kesin bir son verdim, daha fazla izlemeye devam edersem adamın ikinci göbekten kuzenim olduğuna inanabilirdim. "Ben geldim!" Gürültülü salona bomba gibi bir giriş yaptığımda üzerimde kalmış neşenin tüm eve hatta evrene yayılıp çoğalmasını istedim ama bu şartlarda imkânsız görünüyordu. Evin yardımcısı bile mutsuzken, sahibinin mutlu olmasını görmek mucize olurdu herhalde. Patronum Poyraz sesimi duyduğu anda başını bilgisayarından kaldırıp bana çevirdi ve geldiğimi idrak ettiğinde ayağa kalktı. "Hoş geldiniz," dedi yanıma gelip elimi sıkmak için elini uzatarak. Tabii elimdeki poşetleri görünce eli geri indi ve baş selamı verdi. Bu ne şimdi, CEO'larla falan çalışıyorum da ben mi yanlış anladım? Alt tarafı çocuklara dans öğreteceğim bu kadar somurtkan olmaya ne gerek var? "Hoş buldum," dedim bende gülümsememi yüzümde tutmaya çalışarak. Eve girdiğimde içimde olan enerjimi zorla sömürüyorlar, sonra Alarçin çok suratsız, oluyordu. Mutlu olalım dedik pişman ettiniz! Elimdeki poşetleri tekli koltuğa yığıp, montumu ve atkımı da koltuğun arka kısmına bıraktım. Odaya girdiğim gibi etrafı dağıtabildiğim için kendimi kutlamalıyım bence. Bu bir yetenektir yoldaşlarım, herkes beceremez. "Biraz geç kaldım kusura bakmayın. Halletmem gereken işler vardı da. Bir de Trabzon trafiği bu saatlerde baya yoğun oluyor üç dakikada bir ilerleyerek harika bir rekor kırıyoruz. Önüne gelen ehliyet ve araba aldığı için ulaşım daha da zorlaştı haliyle. Hayır, ben ne güzel dolmuşa binip geliyorken sen neden kendi arabana biniyorsun ki? Toplu taşımanın nesi var, biz insan değil miyiz?" Susup soluk soluğa karşımdaki adama bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım utançla. Evet, Alarçin evet. Patronunun arabalardan yana ne kadar sıkıntı içerisinde olduğunu bilmesi gerçekten önemli. Belki geç kalmaman için sana araba verir çünkü Bill Gates’in şirketinde çalışıyorsun! Hiçte fena olmazdı hani... Sonra babam da beni öldürüp üstüme tekerlek gömer, mezar taşıma da dört teker üstüne gitti yazar. "Kusura bakmayın," dedim yüzümü buruşturup. "Sinirlendiğimde kendimi durdurmak biraz zor oluyor." Gözlerimi siyaha yakın kahverengi gözlerinden kaçırmak dışında elimden bir şey gelmemişti. Gönül isterdi ki ardıma bakmadan koşarak uzaklaşayım ama ben kaçana kadar kesin köpekler tarafından yakalanırdım. "Anlıyorum," dediğinde yüzünde gülmemeye çalışan bir ifade vardı. Başını sallayarak bu ifadeyi gizlemeye çalışıyordu sinsi. "Ben çocukları çağırayım." Köşede koşuşturup duran miniklerin yanına giderken gözlerimi sırtından alamıyordum. Adamın heybeti o kadar büyüktü ki çocuklar onu gördükleri anda sus pus olup yerlerine sinmişti. O kadar küçüktüler ki adamın yanında bit gibi görünüyorlardı. Birini görmeyip üzerine basması kaçınılmazdı. Acaba bizim apartmana da uğrayabilir misiniz? Bizim geri zekâlılar susmayı unuttular da, hatırlatmak iyi olabilir. "Alarçin ablanız geldi, derse başlayacaksınız." Çocuklar tekli sıra halinde karşıma dizilince gülüşüm geri geldi. Kocaman açtıkları gözleri bana ve heybetli patrona çıkıp iniyordu. İlk tanışmamızda kavga ettiğimizi sandıkları için şimdi de kısa bir gösteri izleyeceklerini düşünüyorlardı herhalde. Rüyanızda görürsünüz, o bir kere olur. Çocuklarla aramızda üzülerek söylüyorum ki pek boy farkı yoktu. Poyraz Bey ise merdivene çıkmadan perde asabilecek potansiyeldeydi. Bu bilgiye göre beni kendi küçük dünyalarına yakın hissediyor olma ihtimalleri büyüktü. Bakışmalara daha fazla maruz kalmamak için yutkundum ve sahte bir şekilde öksürerek Poyraz Bey'e döndüm. "Derse başlayabiliriz artık, siz gitmeyecek misiniz?" Pek gidici durmuyorsunuz çünkü ve ben geriliyorum. "Gittiğim gibi çocuklara saldırıp onları öldürmeyeceğinizi görmem lazım," dedi yarı ciddi yarı alayla gözlerime bakarak. Şimdi ben bundan ne anlamalıyım? Çetrefilli zihnim kesinlikle bunu yanlış ve karanlık yönde anlama eğilimindeyken, alaycı tarafımsa uyanmamaya meyilliydi. Ne yani, bana güvenmiyor muydu? Hâlbuki dün tanıştık, nasıl güvenmezsin? İşi alaya almayı seçerek kollarımı göğsümde bağlayıp başımı arkaya attım ve adamın yüzüne baktım ukala bir tavırla. Bu benim için gerçekten zor oldu, beynim düşüncelerimi yönlendirmemek için çabalıyorken büyük acı içindeydi ama dayanabileceğimi umut ediyorum. "İnanın bana Hansel ve Gratel'deki cadı gibi insan, özellikle çocuk eti sevmiyorum. Koyun etini tercih ederim. Yani gidebilirsiniz." Kaşları dediğimle alnına doğru şahlanırken başını benim aksime öne doğru eğdi. Simsiyahlarının içinden parlayan üç kahverengi leke sık ve uzun kirpiklerinin ardından bana değdiğinde üç saniye önce söylediğim sözleri unutup irademe sahip çıkamamaktan korktum. Bu kadar güzel gözlere sahip olmak zorunda mıydı? Neden sıradan kahverengi gözleri yoktu ki? Kahverengi renkten bile sayılmazdı! Vücudum hipodermiye yakalanmış gibi sallanmaya başlamadan kendime gelmem gerekiyordu. Kendime tokat atsam ne olur? Alo, Çaykara Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mi? Burada biri var, durum fena gelin alın bunu buradan. Çok komiksin, gülmekten karnıma ağrılar girdi, ne yapacağımı şaşırdım vallahi! "İlk dersinizi izlemek istiyorum. Birçok seri katil böyle saf ve iyilik meleği gibi görünür ama görünen odur ki içindeki canavar on çocuğu birden katletmeye çoktan meyillidir. Her şey için çok geç olmadan olaya müdahale etmem gerek." Gözlerim söyledikleriyle açılırken dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Bu nasıl bir plan? Öyle bir şey mümkün olsa bile bunu bana açıklaması ne kadar sağlıklıydı? Adam baştan aşağı anormallik kokan cümleleri bittiğinde bana daha yakın gelmeye başladı çünkü yerinde olsam bende evin içine yerleştirdiğim kameralarla tüm dersi izleyip bankalardaki acil durum butonlarından yastık altlarına saklardım ki herhangi bir durumda hızlıca polislere ulaşabileyim. Bu yüzden söyledikleri bana hem acayip değişik geldi hem de saçma gelmedi. Geçmişinde büyük bir sarsıntı yaşamış da olabilirdi gerçi. "Çocuğunuz bir seri katil tarafından mı öldürüldü?" Kaşları sorduğum soruyla çatılırken yüzü buruştu. "Ne? Hayır, çocuğum yok." Hım çocuğu yok. Parmaklar, temiz. O zaman evli de değil. "O zaman çok fazla Müge Anlı izliyorsunuz," dedim durumu kurtarmak için ve bizi ürkmüş halde izleyen çocuklara döndüm. Eh her kelimenin içinde çocuk ölümü geçerse, korkar tabii yavrucaklar. Başımı yana eğip sevimli bir şekilde gülümsedim 'ben katil değilim' dercesine. Patronum sağ olsun imajım sarsıldı ama ben kendimi kurtarmayı bilirim. Poyraz Bey az önceki koltuğa geri oturup bilgisayarına geri dönünce azcık olsun rahatlamıştım, en azından bize karışmayacaktı. "Evet!" Ellerimi birbirine çırparak dersimize giriş yaptım. "Bugün dersimizin ilk günü. Dansımız için gerekli kurguyu, planlamayı hazırladım. Ve size sürprizler getirdim." Sürpriz değil de, dediklerimi yaparsanız ödül olacak şeyler diyelim. Benim minik köpek yavrularım... "Ama önce kostümlerinizi giyeceğiz!" Bu sihirli kelime içlerine kapanık hallerinden sıyrılmalarına yetmişti. Hepsi hevesle yerinde zıplarken aynı anda farklı şeyler diyerek saniyeler içinde az önceki hallerini arattılar. Siz susun ben istediğiniz kadar kavga ederim patronumla. "Ben Karlar Kraliçesi olmak istiyorum!" "Ben Süpermen!" "Ben Tinkerbell olacağım!" Hop hop hop ne oluyor bunlara ya? Tinkerbell? Karlar Kraliçesi? Süpermen? "Kostüm derken forma demek istemiştim aslında," dedim sıkıntılı bir gülüşle. Hayal kırıklığını yüzlerine yerleştirip Noel Baba gibi koltuğa oturdum ve etrafıma dizilmelerini söyledikten sonra poşetleri önüme koydum. "Bunlar ne?" diye sordu siyah saçlı, yeşil gözlü kız. Sesi çıkmayan, uslu duran tek bu minikti. En sevdiğim öğrencim sensin artık şeker kız. Sarışın olan şımarık cadaloz Betül ise düşmanımdı. Dersten bırakma gibi bir şansım olsaydı kesinlikle mezun olamazdı. "Bunlar derslerimizde giyineceğiniz tişörtler. Daha düzenli ve eğlenceli bir görünümümüzün olması için anneme diktirdim." Siyah torbadaki mavi tişörtleri sol dizime diğer bacağıma yeşilleri koydum. "Ama bunlar erkek rengi." Dayısının yeğeni ne olacak? Her şeye bir cevabın ve karşı çıkışın olmasa kendini asla belli edemezsin zaten, sinsi. Nefret bilendiğin kişi altı yaşında bir kız, hatırlatırım. İnan bana o kızın burnu, İngiltere kraliçesi Elizabeth'inki kadar havada. Kraliçe daha mütevazıdır, inancım tam. Yine de çok çocukça bir davranış. Yaşın kaç, üç mü beş mi? "Renkleri erkek kız diye cinsiyetlerine ayırmak çok yanlış küçük hanım. Kızsınız diye pembe giymeniz gerekmiyor. Eğer sadece pembe giyersen, gelecekte Pelinsulardan farkın kalmaz. Pelinsular kimdir biliyor musun? Sürekli birine ihtiyacı olan, güçsüz ezik ama havalı görünen kızlardır." Altı yaşındaki çocuğa feminizmi aşılamak biraz riskli ve tuhaf olsa da kendimi yerinde durdurmayı başardım ve içimdeki karşıt düşüncelere hâkim olup tişörtleri dağıttım. Bugün gerçekten büyük gelişme gösteriyorum davranışlarımla. Sizce de öyle değil mi? Kızlara mavi, erkeklere yeşil tişört dağıttım. Hepsi yok olunacak derecede küçük olduğu için beden açısından sorun olmadı, bu yüzden mutluydum. Her şey yoluna gidiyordu, mutlu olmamak için bir sebep yoktu. "Bu poşette ne var?" Minik parmağın işaret ettiği beyazlı poşeti aldım elime bu sefer. Bunlar sadece kızlar içindi. Çıngıllı kumaşları, küçük bir bebeğe yeni çıngırağını gösteriyormuş gibi sallayarak çıkardım ve kaşlarımı kaldırıp indirdim şebek gibi. Yaşıt olmadığımızı düşünmeleri için bayağı çabalamak zorundaydım. Dışarıdan yaşıt göründüğümüze emindim.   Ben küçükken 'dansöz olacağım' diye evde gezerdim. Hatta yaşmakları belime bağlar şıkıdım şıkıdım oynardım. Annemle yengem sekizinci doğum günümde dansöz bezlerinden almışlardı, benden mutlu ve oynağını bulamazdınız inanın. Her fırsatta giyinip etrafta mezdeke oynuyordum. Hayat küçükken daha güzeldi, şimdi büyüdük ve çirkinleşti dünya. Bizde küçüldükçe küçüldük ruhlarımızla. Küçük bedenimizde büyük, büyük bedenimizde küçük ruhlarla sıkışıp kaldık dünyanın içine. "Bunlar sizin için kızlar. Oynarken daima bunları takacaksınız ki, işin eğlencesi olsun tamam?" Başlarını sallayıp hevesle elimden kaptılar kumaşları. Shakira kemerine düşmeyecek kız tanımıyorum, varsa bile rastlamayı dilemiyorum. "Erkeklere neden yok?" dedi turuncu saçlı çocukluğumun kopyası olan bıcırık. İsimlerini daha ezberleyememiştim ama bu yanaklarını yumuşturmak istemediğim anlamına gelmiyordu. "Erkekler böyle şeyleri takamaz tatlım. Bunlar sadece kızlar için." "Ama kızlara erkek renkleri de verdin." Ay beynim patlayacak şimdi. Bu nasıl soru sorma merakıdır ya? Azıcık boş verin sormayın, sorgusuz hayat gamsız hayat derler, cahil her zaman mutludur derler bu sözlere uyun! "Üniversitedeki hocam bile bu kadar soru sormazdı bana," dedim gülümsememi bozmadan. Bizim üniversitede tek konu modaydı, değişik sorulara hiç rastlamamıştım, rastladıysam da hatırlamıyorum. "Üniversite ne demek?" "Pekâlâ! Artık dansımıza geçiriyoruz. Eğer öğrettiğim dans hareketlerini güzelce tekrarlarsanız kişi başı üç makaron vereceğim tamam mı?" "Makaron!" Sevinçli çığlıklar atarak yerlerinde zıpladılar ve çalışmak için açılan geniş alana koştular. Arkalarından bakarken kendi kendime sırıtıp saçlarımı havalı bir şekilde arkaya attım. "Benim adım Alarçin, soyadım Barut ve ben bu işi başarırım!”  *  Takıntılı bir manyak olmanın verdiği bazı zorluklar vardı. Bunlardan biri gördüğünüz rüyanın etkisinde kalmak ve uyandığınız andan itibaren akli dengenizi sülalenizden gelen genetik basenlerinizin yolunda oynatmaktı. Her şey rüyamda kendimi çay bardağı olarak görmemle başlamıştı ve uyandığımda ilk yaptığım aynaya bakmak olmuştu. Aynada gördüğüm Alarçin, Sibel can edasıyla 'çakmak çakmak gözleri tam on ikiden vurdu kalbimi’ diyerek şarkı söylüyordu. Beni az biraz tanımışsanız, kilo almayı umursamadığımı anlamışsınızdır lakin yoldaşlarım, gördüğüm rüya hatta kâbusun beni delirtmiş olması çay bardağı olmamdan kaynaklanmıyordu, sorun patronumun benden çay içtiğini görmekti. Psikolojimin hangi düzeyde olduğunu siz anlayın. İşte bir rüya beni yatağımdan kaldırmıştı. Kıvırcık turuncu saçlarım önce arşa eren, çok geçmeden de enseme inen bir topuz halinde tokadan fırlamış vaziyetteyken, kalçama bağladığım Shakira kemerimle birlikte aynanın karşısında kendime bakıyordum. Yüzüm, benim canım beyaz yüzüm ne hallere gelmişti inanamazsınız. Annemin manavdan aldığı kocaman hormonlu domatesler gibi kıpkırmızıydım! Kışa inat ensemden sırtıma süzülen terlerden evin yıllık bulaşık suyu karşılanırdı. "Neden aynanın karşısında eşek kovalamış gibi nefes alıyorsun?" Eşeğin peşinden kovalanma düşüncesinin saçmalığını düşünmeyi sonraya erteleyip odamın kapısını çalmadan açan Çınar abime döndüm korkuma karışan sinirle. Öyle ani bir şekilde dalmıştı ki içeri, korkudan dalağımı sektirmişti. "Ya sen utanmıyor musun bir genç kızın odasına izinsiz girmeye?" İşte bu evde yaşamanın insanı neden delirttiğine dair büyüğünden bir kanıt, Çınar the Barut. Doğduğum günden beri kendini benimle uğraşmaya programlamış bir sayborg. Bakmayın siz ona, sevgisini gösterme şekli bu. "Genç kız mı?" Başını geri atarak kişnerken gebeş ağzı o kadar açılmıştı ki son yediği yemeği görebildim siz düşünün. "Ne genç kızı kızım, otuz yaşına geldin neredeyse." "Daha üç yılım var en azından, sen otuzuna girdin hala bu evdesin. Gitsene artık!" Erkek kurusu ne olacak! Kızlar evlenmeyince evde kaldı oluyor da erkekler evlenmeyince neden evde kaldı olmuyor? Nerede adalet, nerede eşitlik ey insanoğlu? "Anne! Alarçin odasını toplamak yerine yine dans ediyor!" Başını yine bana döndürdü şeytan gibi sırıttı. Gerçek bir şeytan olduğu için rol yapmak için çabalamasına gerek kalmamıştı. Gözlerim bir şahini aratmayacak derecede kısıldı ve açtım ağzımı kapadım kulaklarımı. Asla affetmem asla. "Anne, Çınar bana küfretti!" Kaç yaşında olursak olalım, küfür annem için terlik hak eden bir yanlıştı ve kullanmaktan gocunmayacaktım. "Çınar ne lan abi diyeceksin!" "Ne abisi be, aramızda üç yaş var!" Bana doğru gelip, topuzumu tuttu ve aşağı çekti acımadan. Acısa şaşardık zaten, beyni yerinde mi diye bakmak için doktora falan götürürdük. Saçlarımı çekerek yere düşmemi sağlarken acıyla yere çöktüm ama zırhımı kuşanıp silahlanmam zaman almadı. Ben bugünler için yetiştirildim. Dişlerimi çıkarıp hayvanlarınki kadar sert olan kaslı bacağına geçirdim. Dişlerim kırılacak sanmadın desem yalan olurdu. "Hayvan! Kopardın etimi kopardın köpek! Kuduz aşısı olmam lazım şimdi!" Acının etkisiyle saçımı bırakmasını fırsat bilip panter edasıyla bacaklarının arasından kaçtım ve mutfakta yemek yapmakta olan annemin yanına koştum ve eteğinin altına saklanmaya çalıştım ama eskisi kadar küçük olmadığım için taktiğim işe yaramamıştı. Kâbuslarıma giren basenlerim yakalanmamı sağlamıştı, alın işte kafama takmayayım da ne yapayım? Çınar abim ayağımdan tutup beni yerde sürükleyerek oturma odasına götürürken o kadar çok çığırmıştım ki birileri ciddiye alıp polisi çağırabilirdi. O beni sürüklerken tekmelemeye çalışıyor, elini ve bacaklarını tırnaklıyordum. Sonuçta ne mi oldu? Annem tarafından kapının önüne atıldık. Ellerimizde montlarımız, benim belimde Shakira kemerim öylece kalakalmıştık. Bir süre birbirimizi suçlayarak kapıya baktık, sonra omuz silkip giyindik ve dışarı çıktık. Fazla direnmeye gerek yoktu, isteyene kadar eve almayacağını ikimizde biliyorduk. "Nereye gideceğiz?" "Ben bulurum kendime gidecek yer, sen kendini düşün." Ellerini cebine koyup yürümeye başlayınca hemen sırnaşıklık moduma büründüm. Bu evin içinde yaşıyorsanız, bir sürü modunuz oluyordu yoldaşlarım. "Meydana mı iniyorsun?" "Hayır," dedi ama ses tonundan meydana ineceği kesindi. Sırıtıp koluna girdim. Kolunu silkeleyerek beni uzaklaştırmaya çalışsa da bırakmadım. Az önce çok yorulmuştum, bırakırsa yere kapaklanabilirdim. "Bence de meydana inelim. Bana coffee macchiato ısmarla." "Neden evde yetmiş beş kuruşa yapabileceğin kahveye dışarda on lira vereyim?" "İki dakika insan olup cimri olmaz mısın acaba?" Kafama şaplak geçirince, hızımı alamadan öne doğru uçtum. Kıpkırmızı suratla ona bakıp sinirle karakola gitmeye yeltendim ama zorla montumun şapkasından tutarak durağa çevirmişti zorba. Sanki köpek gezdiriyor, ayı! Neyse, bu vesileyle yakasına yapışmıştım. Yaşasın para harcamamak. "Al uzat şunu." Uzattığı paraya dik dik baktım. "Sen neden uzatmıyorsun?" "Üşeniyorum çünkü Alarçin! Uzatma." Omuz silkip arkama yaslandım. Uzatmamı istemiyorsa uzatmazdım, benim için sorun yoktu. "Tamam uzatmıyorum." "O anlamda mı dedim lan? Al şunu." Gittikçe sinir sınırlarını zorladığımı biliyordum, dolmuşta kavga etmemek için konuyu uzatmadan parayı elinden aldım. On lira mı? İş görür. "Üstünü alırım ama ona göre." "Üstünü alıp nereye koyacaksın? Kaybedersin çok konuşma." "Benim gizli gözlerim var merak etme sen," dedim göz kırpıp. Kaç yıllık kardeşinim hala bozuk paralarımı montumun iç cebinin içindeki delikte sakladığımı bilmiyorsun, aşk olsun Çınar! "Açgözlü," dedi parayı elinden alırken. Dil çıkartıp öne doğru eğildim ve nazikçe çapraz koltukta oturan adamın omzuna dokundum. Nazikçe çünkü bir keresinde tam vuruyorken araba fren yapmış ve dokunuşumla adamı önündeki koltuğa geçirmiştim. "İki kişi uzatır mısınız?" "Bu sefer parayı moleküllerine ayırmamışsınız." Bu sefer derken? Başka bir sefer daha mı oldu? Allah Allah, kafama takıldı bu durum bak şimdi. Adam bir yerden tanıdık geliyor ama nereden? Gözlerimi, süzdüğüm belli olmayacak kadar kısıp adamın sarı saçlarına, mavi gözlerine ve yakışıklı yüzüne baktım. Sonunda tanıdık geldiğinde abim omzuma vurup beni harekete geçirdi. Adam, o adam. Geçen gün dolmuşta gördüğüm, hayal kurduğum yakışıklı bey. Bende diyorum molekül ne alaka? Geçen sefer beş on kuruşlarla dolu bir yığın uzattığım için şimdi uzattığım bütün para onu şaşırtmıştı. Gerçi hatırlıyor olması oldukça tuhaftı. Adam parayı alıp önüne döndü ve geri döndüğünde para üstümü bir sürü yirmi beş kuruş olarak avcuma bıraktı. Kesin benimle evlenmek istiyor. Baksana şuna parayı yavaş yavaş bırakıyor elime. Hatta bana sırılsıklam âşık. Uf daha çok erken değil mi bebeğim? Hemen âşık olunur mu? Önce birbirimizi tanısaydık. "Teşekkür ederim," dedim ve arkama yaslanıp montumun iç cebine, diğerlerinin yanına attım bozuk paralarımı. "Senden bazen gerçekten korkuyorum Alarçin. O cebi ne zaman diktirdin?" "Bırak o da bize kalsın abi. Hem senin aklın almaz." Ciddiyetle dizine vurduğumda yüzünü buruşturup dirseğiyle kolumu deşti odun. Meydana vardığımızda bir an ortada kalmış gibi hissettik fakat bu his kısa sürdü ve gidip çiğ köfte dürüm gömdük. Ardından çiğ köfte bizi kesmeyince adana gömdük. Peşinden de gittik iki demlik çay içtik. Biri bizi takip etmiş olsa, yediklerimizden sonra evde bize yemek vermediklerini düşünürdü. Haklıda sayılırdı çünkü midem o kadar acıyı peş peşe gömdüğüm için fesatlık geçiriyordu. Yorgun bir şekilde abimin koluna girdiğimde gayriihtiyari gözlerimi etrafta gezdiriyorken patronumu gördüm. Poyraz, elindeki dosyayı sımsıkı tutmuş sinirli adımlarla bize doğru geliyordu. Bizi görünce önce koluna girdiğim abime, sonra tekrar bana baktı. Ben insan olup kibar bir gülümsemeyle selam verirken o sadece başını sallayarak selam verdi ve yanımızdan geçip gitmişti. Arkasından bir an bakakalmıştım. Neydi bu şimdi? Biz çaba harcayıp kibarlaşırken sen kim hadsizsin de bana karşılık vermezsin? Geliyorlar bana hâkim bey, geliyorlar. Kibar olan bende suç ama! Sen niye gülümsüyorsun ki? Göster mendebur yüzünü, mendebur mendebur yaşayıp gidin. Ne bu samimiyet yani? "O kimdi?" "Patronum." "Suratsızmış, sevmedim." "Sevmen gerekmiyor zaten abi." Hayır, sana ne acaba? Git sürekli ayrılıp durduğun sevgilini sev. Çınar dediğimiz yaratığın Aynur adında çıtı pıtı bir sevgilisi vardı. Bu ikisi canları sıkıldıkça kavga ediyor ve direk ayrılırlar. Tabii beş dakika sonra barışıyorlardı orası ayrı. Daha evlenme teklifi etmedi ama yakında ederse bu yaz düğün var demektir. Ay ne giyineceğim? Çok stresli! Hangi renk giyineceğim, saçım nasıl olsa? Sözü, nişanı, kınası, evliliği derken her merasimde görümce olarak başrolde olacağım. Kesinlikle gelinden sönük ama kız kardeşlerinden daha parlak olmak zorundayım. Hadi ama Alarçin Barut'tan bahsediyoruz burada. Tabii ki her halükarda parlarım. Eve geri döndüğümüzde kapıyı Mehmet açmıştı. Fatih ile Beyazıt televizyona bağladıkları konsollu oyunu oynuyorlardı. Annem babaannemdeydi, babam hala iş seyahatinden gelmemişti ve Ferit abimin nerede olduğundan haberim yoktu. Yediklerimi sindirmek için ılık bir bardak su içip odama döndüm. Pijamalarımı giyinirken aynadan kendimi süzdüm. Artık basenlerim o kadar gözüme batmıyordu. En azından daha küçük bir çay bardağı gibi görünüyordum. Görüntüme omuz silkip yorganımın altına girdiğimde gözlerim penceremden dışarı, gökyüzüne dalmıştı. Kulaklıklarımı kulağıma taktım, sakin şarkılardan oluşan listemi açıp kalbimdeki boşluğu dinlememeye çalıştım. Her zamanki gibi çok zor oldu ama bir şekilde başarmıştım ya da ben kendimi kandırmak istediğim için buna inanmış gibi yaptım. Siyah geceyi süsleyen yıldızlar, zihnimdeki boşluğu doldurmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Gözlerimden sızan yaşlar yastığımı ıslatırken soğuk bir uykuya daldım ve ıssız bir rüyanın yolları içinde yalnız başıma yürümeye başladım.                                
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE