2. Bölüm | Gizemli

1705 Kelimeler
Saçımda bir havlu ve üzerimde bir bornozla banyodan çıktım ve beni her zaman en uygunsuz zamanlarda aramayı başaran Mindy’le konuşmaya devam ederken, giyeceğim kıyafetleri seçmek üzere dolabıma doğru ilerledim. Dün olanlardan sonra ona baya kızgındım. Benim yerimde başkası olsa onunla sonsuza kadar konuşmazdı ama ben yeterli miktarda süründürmeyi seçmiştim. Dünyanın en iyi, en iyi arkadaşı olmak kolay bir iş değildi. Hamlelerinizi akıllıca seçmeniz gerekiyordu. Mindy telefonun diğer ucunda bir kez daha özür diledi. “Hadi ama Calla. Daha kaç milyon kez özür dilemem gerekiyor?” “Henüz sekiz defa özür dilediğin için bu soruyu cevaplayamayacağım.  Bir milyon olduğunda sana haber veririm o zaman konuşuruz” İç geçirdiğini duydum. Bir de sıkılıyor muydu? Eğer onun yüzünden tecavüze uğrasaydım can sıkıntısı neydi görürdü. “Sence de fazla abartmıyor musun?” dedi Ben mi abartıyordum? “Abartıyor muyum?” diye çıkıştım. “Beni götürdüğün yerin iğrenç bir yer olması ve büyük ihtimalle sana yakışmayan bir şekilde Evan’la seviştiğini ve bu sırada beni o uyuşturucu bağımlısı sapık Jason’la yalnız bırakmanı da mı abartıyorum? Oradan çıkmaya çalışırken az daha tecavüze uğrayacak olmamı ve ukala herifin teki tarafından kurtarıldığımı da mı abartıyorum?” En azından pişman olduğunu kabul edip bir kez daha özür dilemesini bekliyordum ama o bunun yerine “O kısmı bir daha anlatsana? Beyaz atlı prensin çok mu yakışıklıydı yoksa fena derecede seksi miydi yoksa…” “Mindy!” diyerek onu susturdum. Tanrım! Bu cümlenin sonu hiç iyi bir yere gitmiyordu ve ben kesinlikle daha fazlasını duymak istemiyordum. “Kahramanın doğru söylüyor. Sen cici bir kızsın Calla Jones!” Gözlerimi devirdim. Daha fazla telefonda kalıp Mindy’nin saçmaladığını duymak istemiyordum. Ayrıca biraz daha konuşmaya devam edersek bana Evan’la neler yaptığını anlatacaktı ve bu kesinlikle dinlemek istediğim bir şey değildi. “Şimdi gitmem gerek Mindy. Aşağı inip bahçede anneme katılmalıyım. Daha ona dün gece olanları anlatacağım.” “Sanki cevap verecek” “Mindy!” diyerek onu bugün ikinci kez uyardım. Annem bütün normal insanlar gibi geziyor, dolaşıyor, yemek yiyor, gülüyor ve hatta bazen babamla bazı balolara katılıyordu ancak asla ve asla konuşmuyordu. Bazen küçükken bana şarkı söylediğini anımsıyordum ama bu gerçek mi yoksa hayal gücüm mü emin olamıyordum. Hayatım boyunca bir kez bile konuştuğunu duymamıştım. Babamın söylediğine göre annem bana hamileyken çok yakın ortak bir arkadaşlarını kaybetmişler. Annem babam kadar kolay atlatamamış bu olayı. Bir de üzerine hamilelik hormonlarının verdiği duygusallıkla şoka girdiğini ve o zamandan beri bu şoku atlatamadığını söylüyor. Tam 19 yıldır hiç konuşmamış. Ben yine de her gün onunla konuşuyor ve bir gün bana cevap vereceğini umuyorum. “Onunla her konuşmaya çalıştığında üzülüyorsun Calla. Artık vazgeç. Onu sevdiğini biliyorum. Nasıl sevmezsin? O senin annen ama onunla konuşmaya çalışmak seni üzüyor. Onu iyileştirmeye çalışmak senin görevin değil. Sen onun kızısın, o senin değil. O sana göz kulak olmalı. Seninle ilgilenmeli.” Gözlerimin yavaş yavaş yaşlarla ıslanmaya başladığını hissettim. Nasıl onunla ilgilenmezdim? Benden başka kimsesi yoktu. Babam çok yoğundu ve onunla yeteri kadar ilgilenemiyordu. O hep gülüyordu ama içinde bir yerlerde hala ölen arkadaşının yasını tuttuğunu biliyordum. Onu bu kadar uzun süre yas tutmaya iten arkadaşının kim olduğunu bilmiyordum ama onun için çok değerli olduğunu görebiliyordum. Elimden daha fazlasının gelmesini dilerdim. Keşke konuşsaydı. Keşke sesini bir kez olsun duyabilseydim. Yine de gülüyordu ve bu bana yetiyordu. “Gitmeliyim Mindy,” dedim “Annemle konuşmam bittiğinde seni ararım” “Sen bilirsin Calla. Seni seviyorum” dedi ve telefonu kapattı. Annemin yanına gitmeden önce yüzümü yıkadım ve duygusal halimden kurtuldum. Annem bahçede ki salıncakta oturmuş, yüzünde güzel bir gülümseme ile çayını içiyordu. Onu böyle görmek hoşuma gidiyordu. Huzurlu ve mutlu. Yine boşluğa bakarak dalıp gittiğini fark ettim. Yine onu düşünüyordu. Ölen arkadaşını ve ironik bir şekilde onu düşünmek anneme huzur veriyordu. Yanına ulaştığımda başını kaldırıp bana baktı ve düşüncelerinin hepsini bir anda bana odakladı. “Naber güzellik?” dedim yanına otururken. Salıncakta ki yerimi aldıktan sonra hafifçe kaydım ve başımı omzuna koyup kollarımı beline doladım. O da hafifçe kıkırdadı ve elini yanağıma koyup, başıma küçük bir öpücük bıraktı. Çay bardağını bıraktıktan sonra uzanıp elini tuttum ve onunla konuşmaya başladım. “Gününüz nasıl geçiyor Bayan Jones?” diye sordum sevimli bir ses tonuyla. Baş parmağıyla yanağımı okşamaya devam etti ve diğer eliyle elimi hafifçe sıktı. Bu, onunla anlaşma şeklimizdi. Elimi sıktığında beni onayladığını ve elimi bıraktığında bunun ‘hayır’ demek olduğunu anlıyordum. Bunun gibi birkaç anlaşma yolumuz daha vardı. “Güzel. O zaman benimkini anlatabilirim,” dedim ve konuşmaya başladım. “Benim ki güzel geçebilirdi ancak Mindy yine sabah sabah başımı ağrıttı. Onun yüzünden dün başıma gelenlerle inanamazsın. Beni iğrenç bir bara götürdü ve sonra da yeni erkek arkadaşıyla ortadan kayboldu. Ah, erkek arkadaşını görmelisin. Sırf o yüzden bile Mindy’le ilişkimi kesebilirim” Annem bir kez daha hafifçe güldü. Gülerken çıkardığı seslere tapıyordum. Belki de sahip olduğum tek ses onlar olduğu içindi. “Sonra Jason’ın uyuşturucu kullandığını gördüm. Yani, bu tür şeylerden ne kadar nefret ettiğimi bilirsin ve o da bunu biliyor. Üstelik Jason’ın o şeyleri kullandığını bildiğine eminim” Elini yavaşça gevşettiğinde bu durumu onaylamadığını ve anlattıklarımın hoşuna gitmediğini anladım. Başımı omzundan kaldırdım ve güven verici bir yüz ifadesiyle ona baktım. “Tabi ki oradan hemen uzaklaştım. Ancak bu seferde iki tane sarhoş sokakta peşime takıldı ve neredeyse bana…” cümlemi tamamlayamadım ve annem dehşet dolu bir ifadeyle bana bakarken yüzümü ekşittim. Hızlıca ellerimi iki elinin üzerine kapadım ve ona güven verici bir ifadeyle sıktım. “Merak etme. Son anda oradan geçen biri beni kurtardı. Onları ne hale getirdiğini görmeliydin. Neredeyse ağlayarak kaçtılar oradan. Tabi bu kahramanımın ukala sersemin teki olduğu gerçeğini değiştirmiyor” Kaşlarını çatmıştı ve yüzünde hala o endişeli ifade vardı. Konuyu değiştirmeliydim. Onu üzmekten nefret ediyordum. Gözlerimi salıncağın yanında ki masaya çevirdiğimde en sevdiği şekerlerin bittiğini gördüm. “Ah, şekerlerin bitmiş. Bekle sana biraz daha getireyim” dedim ve tabağı alıp yerimden kalktım. Hızla adımlarımı mutfağa çevirdim. Bu limonlu şekerlere bayılıyordu. Onları yerken aynı bir çocuk gibi oluyor ve hemen ardından tekrar düşüncelere dalıyordu. Babam onu ne zaman bu şekerlerden yerken görse sinirlenirdi. Bu da ölen arkadaşlarının kim olduğunu daha çok merak etmeme sebep oluyordu. “Gelinciğim!” Babam demişken… bana böyle seslenmesinden nefret ediyordum. Ona milyonlarca kez bana böyle seslenmemesini söylemiştim ancak… başımı çevirip babama baktığımda yalnız olmadığını gördüm. Yanında uzun boylu, sert görünümlü ve fena halde yakışıklı biri vardı ve ben bu birini tanıyordum. Bu oydu. Beni kurtaran adam. Burada ne işi vardı? “Ba-ba-baba?” dedim. Ona bakmamaya çalışıyordum ama elimde değildi. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Elimde ki kâseyi gösterdim ve “anneme biraz daha limonlu şeker almak için mutfağa gidiyorum” diye cevap verdim. Yüzü anında asıldı. “ah, Kelly ve onun limonlu şekerleri. Bu kadın vaz geçmek ne demek kesinlikle bilmiyor” dedi. Bunu kendi kendine mi söylemişti yoksa benimle mi konuşuyordu emin olamamıştım. Bunu düşünmek yerine bakışlarımı yanında ki adama çevirdim. “Hmm… Baba, misafirimiz kim?” diye sordum. Babam bakışlarını benden yanında ki adam çevirdi ve kibirli bakışlarla onu süzdü. Onunsa umurunda bile değil gibi gözüküyordu. “Güzel beynini yormana değecek biri değil gelinciğim. Hadi sen git annenin şekerlerini al biz de biraz iş konuşalım” dedi ve ukala kahramanıma gözüyle onu takip etmesini işaret edip yanımdan ayrıldı. Yanımdan geçerken gözlerimi ona diktim ama dönüp bakmadı. Beni tanımamış mıydı? Neden umurumdaydı? Babam her zaman gereksiz tiplerle çalışırdı. Haklıydı. Beynimi yorduğuma bile değmezdi. Onlar merdivenleri tırmanıp, babamın çalışma odasına giderken bende mutfağa yöneldim. Şekerlerin olduğu dolabı açtım ve şeker poşetini çıkarıp, dolabı tekrar kapattım. Şekerleri kâseye boşaltırken, ne kadar istemesem de, babamı ve yanında ne işi olduğunu bir türlü anlayamadığım gizemli adamı düşünüyordum. Beynimi yormaya değmezdi. Beynimi yormak yerine kendimi yormak daha iyiydi. Şeker poşetini tezgâhın üzerine bıraktım ve hızlı adımlarla merdiveni tırmandım. Babamın çalışma odasına doğru ilerlerken adımlarımı yavaşlattım ve hedefe ulaştığımda durdum. Nefesimi tuttum ve babamın aralık bıraktığı kapıdan onları dinlemeye başladım. “Bak ihtiyar. Ben dövüşçüyüm senin pis işlerini yapan fedailerinden biri değilim” dedi kibirli bir ses. “Keşke baban da senin kadar cesur olsaydı Jenkins” diyerek karşılık verdi babam, karşısında ki adamın sesinde ki kibirli tonu aratmayan bir şekilde. “Babamın kim olduğu önemli değil. Ben onun gibi değilim. Hiçbir zaman senin köpeklerinden biri olmayacağım.” Babamdan ses gelmeyince bu konuşmanın pek iyi gitmediğini tahmin ettim. “Sen ne kadar inkar edersen et bana aitsin. Ben ne dersem onu yapmak zorundasın. Şimdi. Al şu lanet adresi ve ne diyorsam onu yap” dedi babam tek bir nefeste. Adamın derin bir nefes aldığını duydu “Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu “İşte şimdi konuşmaya başladın Jenkins,” dedi babam ve keyifle güldü “Çok basit aslında. Sana bir miktar para vereceğim ve sen de onu başkasına vereceksin. Daha önce gerçekleşmiş bir teslimatın gecikmiş ödemesi sadece” “Ya parayı alıp kaçarsam?” diye tekrar sordu adam. Babam güldü “Paramı almayacak kadar gururlusun. Bunu biliyorum. Bu çok trajik ama işime yarayan bir durum doğrusu” Adam tekrar derin bir nefes aldı “Teslimatta kaç kişi olacaklar?” “Üç” “Ve ben yalnız mı olacağım?” “İşlerin yer altında nasıl yürüdüğünü çoktan öğrenmiş olmalıydın. Sonuçta orada yaşıyorsun” Konuştuklarından tek bir kelime bile anlamamıştım. Ortada parası ödenmemiş bir şey vardı. Neydi peki? Neden bu adamı gönderiyordu? Yer altı derken neyi kastediyordu? Babamın nasıl bir işe bulaştığını bilmiyordu ancak bu durumdan memnun değildim. “Son bir şey daha,” diye ekledi babası. “Teslimatın yapılacağı yer bir balo. Maskeli bir balo. Umarım takım elbisen vardır. Kendine bir maske bul ve sakın yakalanma. Teslimatı balo salonun arka tarafına yapacaksın” “Seninle çalışmaktan nefret ediyorum. En boktan işlerin altından hep sen çıkıyorsun” diye söylendi adam Babamın sinirle homurdandığını duydum “Sözlerine dikkat et Jenkins yoksa o koltuktan bir daha asla kalkamazsın” Bu da ne demekti? Kafam karışmıştı ancak düşünecek zamanım yoktu. Çünkü babam ve adam ayaklanmıştı. Hızla geri döndüm ve bir yanda ki odaya girdim. Kapıyı hafifçe açık bıraktım. Hiçbir şey konuşmadan merdivenlerden aşağı inerek çalışma odasından uzaklaştıklarında ben de olduğum yerden çıktım. Burnuma hiç hoş kokular gelmiyordu ve ben neler olduğunu bulmalıydım. Yavaşça bulunduğum odadan çıktım ve tekrar babamın odasına doğru döndüm. Kapının hemen önünde küçük bir kâğıt vardı. Yere eğildim ve kağıdı elime aldım. New Heaven Otel 229 George Street Bu, babamın o adama verdiği adres olmalıydı. Bir süre kâğıda baktım ve ne yapmam gerektiğini düşündüm. Yapmam gereken tek şey vardı. Hazırlanmalı ve o baloya gidip neler olduğunu öğrenmeliydim.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE