1. BÖLÜM

1699 Kelimeler
Yarım kalmışlık hissini bilen nadir insanlardandım. Ablamın gidişinin ardından, onun yarım kalan hikayesini sürdürmek benim vazifemmiş gibi yaşıyor, hayatıma kimseyi almadan onun böyle bir anda çekip gitmesine sebep olan o adama kin besliyordum. Ablamın mektubunu dörde katlayıp burnuma götürdüm. Bana ulaştığı ilk günkü gibi kokuyordu. Kendi elleriyle ekip biçtiği gül bahçesinden topladığı güllerle, içi boşaltılmış parfüm şişesinde kendine özgü kokusunu yapmıştı. Odası da dahil her yer bu parfümden kokardı. Feride ablam... Beyaz teni, fidan boyu, masmavi gözleri ve uzun gür saçlarıyla herkesin çok sevip saygı duyduğu ahlaklı bir insandı. Kanserin kanlı pençelerine düştüğünde bir an olsun yalnız kalmadı. Bedeni bu illetin tesirine girdiğinde ruhu da Melih'in bıraktığı izlerle doluydu. Ne yazık ki hassas bünyesi bu acıyı kaldıramadı ve beş ay içinde gözlerimizin önünde eriyip bitti. Her birimizin üzerinde ağır hasarlar bırakıp, yapmayı istemediğimiz bir vasiyete mecbur kıldı. Kıyafetlerini, mücevherlerini özel günler dışında hiç kullanmıyordum. Hepsi dolabımda ilk günkü temizliğiyle duruyordu. Parfümlerin her biri şişelerinin içinde buharlaşmış, kullanmaya fırsatım olmamıştı. Doğrusu ne zaman elime alsam ablamın özene bezene rafa dizip de bir defa bile kullanamadığı geliyordu aklıma. Kerim abi, ablamın kitap ve kalem koleksiyonunu evinin kütüphanesine dahil etmiş. Ülkede tanınan başarılı bir yazardı artık. Gözü gibi bakıp değerlendirmişti ablamın emanetlerini. Onun en iyi dostu olmasının hakkını vermişti. Eymen ise... Tebessümle oturdum koltuğa. Ablam botanik kursundan aldığı bilgilerle kendi çapında ufak bir gül bahçesi oluşturmuştu. Vakti geldiğinde gülleri toplayıp hoş kokular, gül reçelleri, gül suları, güllü kremler yapardı. Ölmeden önce Eymen'e emanet etmişti bahçesini. İlk yıl Eymen emek emek uğraşmıştı gül bahçesi için. Ancak sanki ablamın ölümünün hüznüyle toprağa küsmüştü gül tohumları. Ne açıyorlardı ne de bir ümit veriyorlardı ilerisi için...Eymen oldukça vefakar bir insandı. Gül bahçesinin tohumları tutmayınca haftalarca bunun çaresini aramıştı. Eymen'in üzüntüsüne daha fazla dayanamayınca, Kerim abi tanıdığı bir bahçıvanı çağırmıştı. Yaşlıca bir adamdı. Hepimiz etrafına dizilmiş neler yaptığına bakıyorduk. Adam toprağı avuçlarının arasında ufalarken güldü. Ardından şaşkın bir ifadeyle: "Bu toprakta gül yetişmez." Dedi. Toprak avuçlarından tane tane dökülürken hepimiz şaşkınlık içerisinde adama bakıyorduk. "İyi de ablam yıllarca bu toprakta gül yetiştirdi. Nasıl olur?" Adam dudak büküp: "Ben de ona şaşırdım ya!" O zamanlar ne olduğunu anlamamıştım. Şimdi çok daha iyi anlıyordum. İnanç...İnanç her şeydi. İnanç en kuru ve iflah olmaz topraktan pembe pembe çiçekler çıkarabilirdi. Hepimiz ablamın inancının meyvelerinden istifade etmiştik. En çok da Bilge faydalanmıştı bundan. Aşk hayatı hayli karmaşıktı o zamanlar. En özel sırlarını, en gizli hislerini ablama anlatırdı. Gözü yaşlı geldiği günler bilirdik ki yalnız kalacaklar. Her birimiz odadan çıkar, kapının etrafından uzaklaşırdık. Bilge, kendinden yaşça büyük birine aşık olunca ailesi onaylamamıştı. Aşkının samimiyetine inanan tek kişi ablamdı. Herkes onu para avcısı olarak tanımlarken gururuna daha fazla yediremeyip aşkını bir kenara koymak zorunda kaldı. Ailesinin ona uygun gördüğü genç bir beyle evlendi. Geçen yıl da bir çocuğu oldu. Ne zamana evine gitsem yada telefon etsem "Mutlu musun ana kraliçe?" diye sorardım. Anaç ruhunun verdiği tesirle "Mutluyum tabii." der ve geçiştirmeye bakardı. Ablamın dostlarına sanki ondan bana vasiyet olarak kalmış gibi hassas davranırdım. Onlar ablamın emanetleriydi. Buruk kalplerine bir an olsun teselli olabilmek için yapmadığım şey kalmazdı. Ölen ablamdı ama mezara giren bizdik sanki. Mektubun sonlarındaki isteği konusunda çok istişare etmiştik. Bizden istediği şeyi kabul etmemizin imkanı olmadığını kendi de biliyordu. Ben kalkıp Melih'e ulaşmaya çalışsam en başta Kerim abi izin vermezdi. Kutuyu çıkarmaya teşebbüs bile etmemiştim. Sekiz yıldır bıraktığı yerde duruyordu. Anahtarı Melih'teydi. Gerçi bir anahtara bile sahip çıkabileceğini sanmıyordum. Melih'i bulmaya yeltenmemiştik. Ancak her gece rüyamda ablamın vasiyetini yerine getirmediğimin acısını çekiyordum. Titreyen telefonun sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Komodinin üzerindeki telefonu almadan önce yatağıma oturdum. Arayan Eymen'di. İçten bir tebessümle açtım. Her gün onu araya bendim. Ne değişmişti de beyefendi tuşlamıştı numaramı? -Alo, kuzu naber? -Alo! Baytar bey. Hayırdır hangi dağda kurt öldü? Bu vakitsiz aramaya şaşırmıştım doğrusu. Gerçi Eymen'in zaman ve mekan kavramları son derece karışıktı ama yine de sesi heyecanlı geliyordu. Ve biraz da şaşkın... -Vallahi ne yalan söyleyeyim bilemedim Zeyno. Televizyonu açsana. Herhangi bir haber kanalını. Kaşlarımı çatarak kumandaya uzandım. Televizyonun açılmasını beklerken: -Ne oldu ki? Diye sordum telefondaki Eymen'e. -Yani, kendin baksan daha iyi olur sanki. Telefona gelen diğer arama sesiyle kulağımı telefondan ayırdım. Arayan Bilge'ydi. Meşgule alıp televizyondan herhangi bir haber kanalını açtım. Gözlerim fal taşı gibi açılırken haber başlığını sesli bir şekilde okudum: "YAKUTOĞLU AİLESİNİN SABIKALI OĞLU MELİH YAKUTOĞLU, ÖĞLEN SAATLERİNDE İSTANBUL'DAN MÜNİH'E KALKAN UÇAĞA BİNMEK ÜZERE, HAVAALANINDA YAKALANDI..." 90'LAR -"Delice, bir sevda! Delice bir tutku bu." -"İçimde sancısı yüreğimde korkusu." Eymen dört kişilik konserimize Kerim abiyi de dahil etmek için kolundan çekiştirmeye başladı. -Hadi oğlum! Sen de amma nazlı çıktın. Herkes bir ağızdan gülerken Kerim abi bir haftadır okuduğu kalın kitabı kapattı. Ardından okuma gözlüklerini başının üstüne çıkarıp aynı kibirli bakışla bizi baştan ayağa süzdü. Gözlerini devirip: -Eymen, gereksiz enerjiniz beni yoruyor. Ablam elindeki gazoz şişesini kenara koydu ve Kerim abinin yanına oturdu. Ardından: -Biz buraya seni eğlendirmek için geldik farkındasın değil mi? Kerim abi başının üstündeki gözlüğü alıp kabına yerleştirdi. Ablama dönmeden: -Bugün değil Feride. -Hayır efendim. Tam da bugün. Senin doğum günün. Kerim abi ablama rağmen tebessüm etmedi ve kollarını bağlayarak: -Benim doğum günüm ama beyefendi ortalarda yok. Bilge gazozundan bir yudum aldı Kerim abiye bakarken. Gözleri fıldır fıldırdı. Her an bir haylazlık yapacak gibi sırıtıyordu. -Aman, kim bilir hangi kızın kapısında. Boşversene sen. Ablam kaşlarını çatarak Bilge'nin dizine vurdu hafifçe. Kerim abinin omzuna temkinli bir şekilde dirseğini koydu ve: -Yok canım. Bilge'ye bakma sen. Hem ben konuştum Melih'le, sana hediye alacaktı. Kerim abi temasın verdiği etkiyle gözlerini ablama çevirdi. Ardından yutkunarak başını sağa sola salladı. Temastan pek hoşlanmadığı için zorlanıyordu ona dokunulduğunda. Konuya tekrar odaklanıp: -Sorumsuz herif. Diye söylendi. Doğruydu. Melih abi özel günleri unutur, verdiği sözü tutmaz, randevularına hep geç gelirdi. Ne zaman bir bela açsa başımıza sorunu düzeltene kadar sevimlilik yapardı. Sorun çözülünce de hepimize yemek ısmarlardı gönlümüzü almak için. Yaramaz bir çocuk gibiydi. Şeytan tüyü derler ya hani, tam da ondan vardı işte. -Kerim abi, sıkma canını Allah aşkına. Hem bak biz sana ne aldık. Derken hediye kutusunu önümüzdeki masaya koydum. Yüzünde sıcak bir tebessüm belirirken elleri hediye kutusuna gitti. Üzerindeki kurdeleyi çıkardıktan sonra paketi bantlarından ayırdı. Birer birer her bandı masanın üzerine yapıştırdı. Mavi paketi serip eliyle düzleştirdi. Ardından iki ucu birbirine denk gelecek şekilde düzgünce katladı. Hepimiz sabırsızlıkla bekliyorduk. Dış görünüşünün tuhaf dağınıklığı dışında düzen konusunda son derece hassastı. Muhtemelen her birimizin hediyesini usul usul, kurallarına uygun bir şekilde açacaktı. Tabi bize de sabırla beklemek düşüyordu. Paketi bir kenara koyup bantları da paketin üzerine yapıştırdı. Nihayetinde hediyeyi açma evresine ulaşmıştık. Gülümsemesi artarken kutuyu açtı. Uzun zamandır açık arttırmada çıksın diye beklediği ünlü bir yazarın el defteriydi. Hemen yanında da gümüşten yapılma divit kalem seti vardı. Ablama baktı ve: -Ciddi olamazsın? Ablam övünçlü bir bakışla: -Bulurum dersem bulurum. Kerim abi nadiren temas eden biri olmasına rağmen ablamın elini yumuşak ama seri hareketlerle iki elinin arasına aldı. Sıkça rastlamadığımız bu durumu, heyecanla izlemiştik hepimiz. -Çok teşekkür ederim. Çıtayı fazla yükselttin Feride. Ardından bana döndü ve göz kırptı: -Sana da teşekkür ederim küçük ceylan. Kerim abi ve insan şımartan hitapları... Ben tebessüm etmekle yetinirken Kerim abi gözleriyle ablama minnetini ve sevgisini yansıtıyordu. Böyleydi Kerim abi. Ne kahkaha atardı ne de haykırarak ağlardı. Hiç bir coşku içermezdi duyguları. Her şeyi dozunda yaşardı. O yüzden grubumuzun lideri konumundaydı. Soğukkanlılıkla her sorunun üstesinden gelirdi. Daha doğrusu dokunmadan üstesinden gelmeye çalışırdı. -Bilge, bu kutunun üstü ıslak dokunamayacağım ben. Islak, tozlu, pütürlü yüzeyler onun baş belasıydı. Bilge gözlerini devirerek kutuyu açtı. İçinden Kerim abinin seksen yedi tane saatinin arasına karışacak bir saat daha çıktı. Kerim abi teşekkürlerini bildirirken Bilge kutuyu kapatıp bizim hediyemizin üzerine koydu. -Allah bilir yüz oldu değil mi? Diye sordu Feride ablam. Kerim abi başını hafifçe sallayarak onay verdi. Hepimizin gözleri Eymen'e döndüğünde şaşkınca oturduğu sandalyede doğruldu. Hala şarkı söylemeye devam ediyordu. Hepimizin ona bakması dikkatini çekince durdu ve: -Ne oldu? Bilge boş gazoz şişesini tam Eymen'in yanındaki çöpe doğru fırlatıp: -Ne demek ne oldu? Versene hediyeni. Eymen hızlı bir hamleyle yere düşmek üzere olan şişeyi tuttu. Ardından: -Ohoo! Ben çoktan verdim hediyesini. Yeni çalışma odası için kendi portresini çizdirdim. Hepimizin ağzından senkronize bir şekilde "Ooooo!" tepkisi çıkarken Kerim abi gülmekle yetindi. Ablam ve Bilge, Eymen'in hediyesini yorumlamaya başlayınca bu güzel günün, bu güzel tablonun resmini çekmek istedim gözlerimle. Sandalyede sallanarak kızlara laf yetiştirmeye çalışan Eymen; ablamla kol kola girmiş, ağzında sakız üstünde mor, karpuz kollu gömleğiyle Bilge; uzun ve kabarık saçları halka küpeleriyle dans eden ablam... Ve Kerim abi... Anın tadını çıkarırken göz kenarlarındaki kaz ayakları tüm samimiyetiyle gün yüzündeydi. Gözlerim beni kandırmadıysa şayet ablama bakıp iç çektiğini gördüm. İç çekerken de gülümsemesi yavaş yavaş buruk bir tebessüm haline gelmişti. Ablam, sandalyesini çekip Kerim abinin yanına getirdi. Usulca oturup arkasına yaslandı. Belli belirsiz bir ifade vardı yüzünde. Sanki bir şeyler karıştırıyordu. -Çiko hala bulunamadı değil mi? Diye sordu. Kerim abinin kaşları hüzünle düşerken cevap verdi: -Yok, beş gün oldu yok. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Çiko, Kerim abinin golden retriever cinsi köpeğiydi. Henüz çok küçükken sahiplenmiş ve birlikte büyümüşlerdi. Ancak bir hafta önce sahilde elinden kaçıvermişti. Bir kaç gün her birimiz bir yana ayrılıp aramıştık. İşin içinden çıkamayınca Kerim abi resmini bastırıp sokaklarda dağıtmıştı. Tabi bu sıralarda Melih abi neredeydi? Her zamanki gibi meçhul... Eymen, buğulu sesiyle konuştu: -Geri dönecektir. Çiko bu, daha önce de gitmişti. -Aynen öyle. Diye tasdik ettik dediğini. Kerim abi de olumlu anlamda başını salladı. Herkesin gözleri hüzünle yere bakarken ablamın yüzünde muzipçe bir tebessüm vardı. -Beklemediğin bir anda gelir belki. Belki de biri getirir belli mi olur? Diyince bir şeyler karıştırmış olduğuna kesin kanaat getirdim. Ablamla göz göze geldik. Gözlerimin içine bakıp dudağının kenarını hafifçe yukarı kıvırdı. Bu gülümsemeyi her yerden tanırdım. Benim gibi fark eden bir kişi daha vardı. O da ablamdan gözlerini alamayan Kerim abi... -Ne karıştırıyorsun sen? Sordu kaşlarını çatarak. Ablam eliyle merdivenleri işaret ederken: -Kendin bak! Diye kıkırdadı. Gelen Melih abiydi ve elinde de Çiko vardı. Hepimiz sandalyelerimizi bir kenara atıp ilerlerken Kerim abi olduğu yerde kalakalmıştı. Dolu gözleriyle aheste aheste kalktı sandalyeden. Çiko Melih abinin elinden kaçıp sahibine doğru koşmaya başladı. Bu duygusal kavuşmanın tesiriyle hepimizin gözleri dolmuştu. Çiko'nun dönüşü bugün aldığı en güzel hediye olmuştu Kerim abinin... Ne gümüş kalemin ne pahalı saatin ne de karakalem portresinin bir değeri kalmamıştı sanki. Elleri cebinde, sarı saçları terlemiş bir şekilde tane tane alnına yapışmış, deri ceketinin altından beyaz tişörtünü düzelterek, nefes nefese teşekkürünü bekleyen Melih abi, ilgiyi üzerine çekmek istercesine bağırdı: -Sürpriz!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE