2- İlk Şok

1292 Kelimeler
Gerzek herif, beni öpmüştü! Sanki romantik komedi filminin içinde bir aksiyon sahnesini çekiyorduk! Gerçekten beni öperek başındaki beladan kurtulabileceğini zannetmesi kaçıncı seviye avellikti, bilmiyorum. Kamera şakası falan mıydı bu? Zira son yarım saattir başıma gelenlerin hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Bu öpücük hamlesi hiçbir halta yaramadı elbette. Adam, yanımıza kadar gelerek, tepemizde dikilmiş; resmen dudaklarını benimkinden çekmesini bekliyordu. İlk şokla, transa geçmiş gibi kıpırdayamasam da daha sonra var gücümle, suyun da müsaade ettiği kadarıyla sağlam bir tekme geçirmiştim Adrian'a. Vücudunun neresine denk geldiğini bilmiyordum ama dudaklarımdan "Ah!" nidasıyla uzaklaşmıştı. Tepemizdeki adam, "Hey, gençler!" dedi elini ensesine atarak. Sanırım önemli bir anı böldüğünü düşünüyordu. Az önce deli gibi sağa sola koşuşturan adam olduğunu bilmesem, bizi böldüğü için mahçup olduğunu düşünecektim. "Buralardan sıvışmaya çalışan birini gördünüz mü hiç?" "Görmez olur muyuz? Aradığınız ırz düşmanı tam karşınızda bayım." demek istesem de yaşadığım olayın etkisiyle serseme dönmüş kafamla yalnızca "Hayır." dedim. Ama Adrian, sanki içinde bulunduğu olay gayet olağanmış gibi sakin bir şekilde, "Aldın cevabını dostum, sevgilimle romantik dakikalar yaşıyoruz. Bizi yalnız bırakır mısın?" diyerek beni kendisine daha çok çekti ve işte o an beyin fonksiyonlarım aniden yerine geldi. "Siktir git!" diye bağırdım ve suyun içinde kendimden daha uzağa ittirmeye çalıştım onu. Ne kadar başarılı olduğum ise tartışılırdı. Ağzımdan çıkan kelimeler istemsizce Türkçe olmuştu. Adam kaşlarını kaldırdı ve şaşırmış bir ifadeyle ikimize baktı. "Dostum... sanırım sevgilin az önce sana ağır bir küfür etti. Bir süredir buradayım ve küfür anlayacak kadar Türkçe öğrendim." Az önce ortalığı ayağa kaldırmamış gibi sakinlemişti ilginç bir şekilde. "Bizim birbirimizi sevme şeklimiz böyle adamım, sert seviyor benim kız." dedi Adrian çapkın bir gülüşle. Sonra da eliyle suyun üzerinde yüzen saçlarımı okşar gibi düzeltti. Burada, suyun içinde durdukça daha da deli oluyordum. Bana, saçlarıma dokunan elini, elimin tersiyle tekrardan suyun derinliklerine doğru iteleyerek gönderdim. "Kusura bakmayın." diyerek yanımızdan ayrıldı adam. Deli dana gibi etrafta koşturmaya, peşinde olduğu adamı aramaya devam ediyordu. Neydi bu şimdi? Gerçekten bu kadar ucuz bir numara ile atlatmış mıydı tehlikeyi? Bu düşünceler zihnimde dolaşıp dururken, aklıma gelen gerçeklikle anında Adrian delisine döndüm. Anlayacağı dilden yardırmaya devam ediyordum. "Sen... sen kendini ne sanıyorsun? Ne hakla beni öpersin?" Yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Bu rahatlık nereden geliyordu... anlamak güçtü. Sonra sinir katsayımı daha da arttıracak o soruyu sordu: "Abartmıyor musun? Alt tarafı dudaklarımız birbirine temas etti. Buna öpücük bile denmez." Abartıyor muyum? Sinirden gözüm seğirmeye başlamıştı... Acilen ama acilen burayı terk etmeliydim! "Buraya gelen aklıma tüküreyim ben e mi?" diye homurdandım kendi kendime. Oysa az önce iyi ki gelmişim diyordum... Hayat garip olan eylemlerin bütünüydü... İşte tüm bu olanlar da bu aforizmanın kanıtıydı. Bu düşüncelerle birlikte kendimi bir şekilde zor da olsa sudan dışarıya çıkarmayı başardım ve peşimden Adrian'ın da çıktığını göz ucuyla gördüm. Ama şimdi bu yabancıyı düşünecek durumda değildim. Daha büyük problemlerim vardı. Kahretsin ki evim buraya epeyce uzaktı. Yürüyerek dönemezdim. Bu şekilde taksiye binemezdim. Üstelik rüzgarlı bir akşamdı ve acilinden bir çözüm bulamazsam çok feci hastalanacaktım. Bu sırada da benim gibi silkelenen Adrian'a taraf hiç bakmıyordum. Ona bakmazsam bütün bu yaşananların yok olacağını düşünüyordum çünkü... "Hey?" diye seslendi onu umursamadığımı fark ettiğinde. "Teşekkür etmem için bana bir şans versen?" "Veremem. Teşekkürünü kendine sakla." "Çok kabasın. Türklerin misafirperver olduğunu duymuştum... Hayal kırıklığına uğruyorum." Gece gece imtihandı başıma. Yine cevap vermedim. Elbisemin ıslaklığını, elimle kumaşını büzerek yok etmeye çalışıyordum. Bu sırada da onu yok saymaya devam ediyordum elbette. "En azından ismini söylesen?" Elbisemdeki suyu sıkmanın hiçbir halta yaramayacağını anlayıp bıraktım. Tam o sırada, oturmadan önce çıkarıp bir kenara koymuş olduğum çantama göz attım. Çok şükür ki bu deli beni karanlık sulara çekmeden önce boynumdan çıkarmıştım ve telefonumu kurtardığım için çok şanslıydım. Hemen cihazı elime aldım ve rehbere girdim. Görmezden geldiğim zır deli, hala bir şeyler geveliyordu: "Hey, kime diyorum?" Arama listesine girerek Hilal'in adını buldum ve üzerine bastım. Uzun süre çaldı. "Hadi Hilal, lütfen..." diye mırıldandım kendi kendime. Açmasını beklerken de bana durmadan seslenen adama bakmadan "Ne var, ne istiyorsun??" dedim. "Sadece adını merak ettim." Israrcı tavrı beni çıldırtmaya yetmişti. "Nisan!" diye bağırarak döndüm ona. Yüzünü görebilmek için başımı bir anda yukarıya doğru kaldırmak zorunda kalmıştım. Adam epeyce uzundu. Tepemizde kendine anca hayrı olan ışığın aydınlatmaya çalıştığı alanda, ıslanmanın etkisiyle koyulaşmış açık kumral saçların bir kısmı alnına düşmüştü. Üzerinde giydiği beyaz gömleği ise üst bedenine ince bir katman olarak yapışmıştı. Yakışıklı bir tipti. Bu kadar yakışıklı bir adam perişan bir haldeyse, ben kim bilir ne haldeydim şu an... Bu sırada "Hmm Nisan... Nisan" diye adımı söylemeye çalışıyordu aksanlı sesiyle. "Tanıştığıma memnun oldum Nisan." dedi bana. Bir de göz mü kırpmıştı bana o? "Ben hiç memnun değilim!" diye çemkirdim. Tam da o sırada Hilal telefona cevap vermişti. "Alo... Nisan? İngilizce mi konuşuyorsun sen? Kim o yanındaki? Ne oldu?" diye sordu bana. "Hilal... Çok kötü durumdayım. Biliyorum partinin ortasındasın ama... beni marinadan alıp eve bırakabilir misin?" "Marina mı? Hemen geliyorum." "Hikmet'in Yeri'nin hemen karşısında bekliyor olacağım. Çok sağ ol." Telefonu kapatıp çantama tekrardan sıkıştırdım. Sudan foşur foşur ses çıkartan sandaletlerimle birkaç adım atmıştım ki Adrian'ın öylece durup beni izlediğini gördüm. "Allah'ım senden sabır diliyorum. Bana yeterli sabrı ver ki elimden bir kaza çıkmasın!" dedim başımı gökyüzüne çevirerek. Ben yürümeye başladığımda o da yürümeye başlamıştı. "İyi misin?" diye sordu bana. "O kadar harikayım ki... Durumumu anlatacak kelime bulamıyorum!" Güldü ve ben daha da sinir oldum. Biraz sonra Hilal'in beni alacağı noktaya kadar gelmiştim. Ama gelin görün ki ben Hilal'i beklerken Adrian da yanımda öylece duruyordu. O sırada hemen yanımızda duran, kocaman büyüklükte ve ultra lüks yatın üzerinde biri, demilere yaslanmış bir şekilde bizim tarafa seslendi. "Adrian! Heyy! Senin için hazırladığım süprizimi beğendin mi dostum?" "Oraya geldiğimde bu konuyu uzun uzun konuşacağız Jack!" "Ovv, şimdi korkmaya başladım." "İyi edersin." dedi ve aksanlı şekilde bana seslendi: "Nisan?" Merakla ona döndüm ve beni neden çağırdığını öğrenme merakıyla kaşlarımı kaldırdım. "Burada bekle. Lütfen ben gelene kadar ayrılma." dedi ve az önce konuştuğu adamın içinde bulunduğu lüks yata girdi ve her ikisi de gözden kayboldu. Bu yat gördüğüm kadarıyla atladığı tekneden yaklaşık beş kat daha büyüktü. Öyleyse diğer teknede ne işi vardı? Kesinlikle hırsızlık peşinde değildi. Zaten tipi de hiç hırsıza benzemiyordu. Önümde duran ultra süper lüks yatı daha fazla incelememek adına önüme döndüm ve "Neredesin be kızım? Şurdan şurası ya..." diye kendi kendime Hilal'e söylenmeye başladım. Bu sırada iyice çöken akşam serini nedeniyle, ellerimi ıslak kıyafetlerim üzerinden bedenime sarmış kendimi ısıtmaya çalışıyordum. Yanıma doğru gelen adım seslerini duyduğumda başımı hususen o tarafa doğru çevirmemiştim. Yalnız ben onu yok saysam da bugün kesinlikle bu adamdan kurtuluş yoktu. Adım sesleri yaklaştı... yaklaştı... ve yaklaştı. Sonra aniden başıma bir şey geçirdi. Etraf karardı ve ben debelenmeye başladım. "Bırak beni bırak!" diye bağırmaya başladım. Ellerim ve kollarım ise hiç durmuyordu. Ölmek için henüz çok gençtim... "Nisan! Kıpırdama lütfen!" dedi Adrian ve tek hamleyle başıma geçirdiği şeyi aşağıya doğru çekiştirince boynuma doğru düşen kumaştan anladım ki bana bir tişört giydirmeye çalışıyordu... Beni öldürmeye çalışmadığını anlayınca derin bir oh çektim. Ben galiba çok fazla aksiyon filmi izliyordum şu sıralar... Azaltmam gerekiyordu kesinlikle... Yeni yeni kendine gelen beynim bana burada yanlış bir şeylerin olduğu sinyalini gönderiyordu: "Hey, heyy! Sana bunu istediğimi kim söyledi?" diye çıkıştım ona anlayacağı dilde. Kollarımı daha tişörte geçirmemiştim ki elim boyun kısmına attım ve onu çıkarmaya çalıştım. "Tanrım... Ne kadar inatçı bir kadınsın..." diye sitem etti ve ısrarla tişörtü giydirmeye çalıştı. Cevap vermedim. "Titriyorsun. Lütfen giyi ve bunu bir teşekkür olarak kabul et." "Sen olmasaydın tüm bunlar yaşanmayacaktı!" diye haykırmayı çok istesem de sesimi çıkarmadan tişörte kollarımı soktum ve beş karış suratımla kollarımı yeniden bedenime sardım. Ona teşekkür etmek istedim ama muhatap olup konuşmaya devam etmek istemiyordum. Hem zaten müsebbibi olduğu bir olay nedeniyle neden ona teşekkür etmeliydim ki! Sessizlik en iyisiydi. Sessiz sessiz Hilal'in gelişini beklemeliydim. Biraz vakit sonra içimi rahatlatan o araba göründü. Hilal, gelmitşi. Yalnız arabanın içerisinden Hilal yerine meraklı ve şaşkın gözlerle bizi izleyen Bora indi. Çatılmış kaşları ile çerçevelenmiş gözleri bir bana bir de Adrian'a kayıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE