Kimse bilemez. Evet evet kimse bilemez. En yakınındaki bile. Senin dengen nerede kuruluyor, göremez. Çok başarısız, çok hüzünlü, çok zor görünen hayatında sadece senin küçük, görünmez gülümsemelerinden, kendine yaptığın aptalca şakalardan oluşan ve senin aslında yürümeni sağlayan dengeyi kimse göremez.
[Ece Temelkuran]
***
Telefonun birden aydınlanan ekranı, adamı hazırlıksız yakaladı. Ekranın üzerinde Dilara'nın ismini görmesiyse, derin bir nefes alma ihtiyacıyla duraklamasına neden oldu. Böyle anlarda kadın kaburgalarına dolanan acımasız bir el oluyordu. Ciğerlerini önce ikiye, ardından dörde katlıyor; sonra adamı kat izlerinden ince ince biçiyordu. Kaburgalarını iki yakasından ayıveriyordu. Hâl böyle olunca Giz, soluk borusunu ciğerleriyle birlikte yerinden söküp çıkarmak için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Zira Yusuf Giz Üstünel olmak; yani tüm o yaraların sahibi olmak, tüm o kalın kabukların altında pusuya yatmak, dökülen tüm o kanın üstüne pervasızca imza atmak tam da bunu gerektirirdi. Yarayı kontrol etmek için kabuğunu kaldırmayı, bıçağın keskin yüzünü evvela kendi etinde denemeyi...
Kendine açılan tüm kapıların sertçe yüzüne kapanmasına neden olan düşünceleri varlığını bir boşluğun; daha doğrusu boyutsuz bir evrenin içine hapsetmişken, parmağı ondan bağımsız bir hareketle ekranın üzerindeki küçük mektup zarfına dokundu. Harflerin çizgilerine pay edilmiş isyan, yüzüne mesajın içerdiği anlamdan önce çarptı. Kadının bir duvar gibi önünde yükselmediği tek bir ana dahi sahip değildi. Hatta Giz, Dilara'nın kendisine bir adım atmadan önce, aralarındaki ilişkinin asgari boyutunu ince ince hesap ettiğine adı gibi emindi. Çatık kaşlarla bakışlarını bir kaç saniye daha harflerin üzerinde gezdirdi.
BU SÖZLEŞMENİN TEK BİR KELİMESİNİ DAHİ OKUMADIN, ÖYLE DEĞİL Mİ?!!!
Gülüşü, sadece tek bir an bıyığının kaytanında - yeni rolü için sakal ve bıyık bırakması gerekmişti - varlığını belli etti. Sonrasında adam gülüşünü saklamak istercesine parmaklarıyla bıyığını düzelterek ayaklandı. Rehberden hızlıca Dilara'nın numarasını bulup telefonu kulağına yaklaştırırken salona kaçamak bir bakış atmayı ihmal etmeden kendini bahçeye attı. Evden herhangi birinin, bilhassa da Öz'ün bu telefon konuşmasına, daha doğrusu Dilara'nın varlığına şahit olmasını istemiyordu. Henüz birbirlerine alışmış sayılmazlardı. En basitinden Giz hâlâ, Dilara'nın iki derin kuyu gibi onu var gücüyle içine çeken bakışlarına alışamamıştı. Oysa adam Yusuf'tu; dipsiz kuyuların karanlığı kaderine yazılmıştı.
Lakin adam, kendini birine teslim etmeyi bilenlerden değildi.
"Giz..."
Dilara'nın sesiyle her şey, sekteye uğradı bir an. Öyle ki Giz, bir an nefes almayı dahi bıraktığını fark ederek yavaşça mırıldandı. "Lara..." Genç kadına nasıl seslendiğini, sesler kulaklarına ulaştığında ancak idrak edebildi. Böyle seslenerek, kızı kendine yabancı kılmaya çalışıyordu, bir ihtimal. Derisini gövdesinden soyar gibi... Giz bile kendine yeterince aşina değildi ama bu kız, Dilara, uzansa göğsüne bir damga gibi elinin izi geçerdi.
"Mesajı araman için atmamıştım."
Adamın sesi boğazından kısık bir mırıltı şeklinde çıktı. "Nasıl?"
"Aile yemeğinde değil misin?"
Adamın bu kararsız, savruk hallerini; bir araya gelerek onu şu anda olduğu adam haline getiren taşların nasıl sıralandığını, adamın kendini nasıl dengede tuttuğunu ve tam olarak nereden darbe aldığında sarsılacağını; böyle bir ihtimalde kaç parçaya bölüneceğini, kaça bölünürse parçalarından yeniden kendini yapamayacağını, adamın hangi fırtınalardan sağ çıktığını, omurgasını hangi rüzgarlara teslim ettiğini; yani adamın bir kırık kemik gibi kendine battığını, çözülmüşlüğunü değil, düğüm olmuşluğunu, kalbini yaşlı bir hayvan gibi perdaha çektiğini henüz bilmeyen Dilara sesinin tedirgin çıkmasına engel olamamıştı. Bunu fark eden adam derin bir nefes aldı. Boşta kalan eli hızlıca saçlarının arasına karışırken, dudaklarını saran serseri gülüşe tüm gücüyle asıldı. "Sí, señora."
"Rahatsız ettiysem..."
"Etmedin."
"Sözleşme hakkında yarın konuşuruz o zaman. Hem..."
Merakla "Hem?" diyerek tekrarladı Giz, Dilara'yı devamını da söylemesi için teşvik etmek istercesine.
"Senin için ikiye kadar indirdiğim adayları da bir görmüş olursun." Yerinde bir tahminde bulunarak adamın meseleyi tamamen unuttuğunu aklına getirmesiyle eş zamanlı bir biçimde onun araya girmesine fırsat vermeden "Kişisel asistanın olarak işe almak için," diye açıkladı.
"Şu mesele..."
"Problem olmaz, değil mi?"
"Nema problema."*Problem olmaz.
"Boşnakça bilmiyorum."
Kızın huysuzca homurdanarak verdiği cevabı dinlerken keyifle sırıttı. "Bunun Boşnakça olduğunu nerden biliyorsun?"
"Bunu herkes bilir."
"Dil yeteneğinle beni kendine hayran bırakıyorsun, Bilgen."
"Sen kaç dil biliyorsun Allah aşkına?"
"Altı." Dilara'nın hattın diğer ucundan soru sormak için atılmasına fırsat vermeden devam etti. "Türkçe hariç."
"Bunu bir çeşit obsesyon haline getirmedin, değil mi?"
Kızın alaylı sesine karşılık sabırsızca gözlerini devirdi Giz. "Babam emekli başkonsolos."
Adamın Dilara'yla yaptığı telefon konuşmasının üzerinden dakikalar geçmişti. Genç kadının telefonu kapatmadan hemen önce yatak odası salonundan ayrı bir ev kiralaması için homurdanmasının üzerinden ise dakikalar, ilaveten ciğerlerine henüz yeni ulaşabilmiş taze bir nefes ve dudağının kıyısındaki ince gülüş... Öne eğilmiş başını hızlıca iki yana sallayarak zamanın akış hızına ayak uydurmaya çalışırken dikkatinin porselen tabağın kenarındaki çiçek desenine kaymasına engel olamadı. Gülüşü sadece bir an dişlerinin arasında ezildi ve Giz, genç kıza dair düşüncelerin bir sigaranın son nefesi gibi ciğerlerine süzüldüğünü hissetti. Ancak onun gibi bir tütün bağımlısına yakışan cümleye derin anlamlar katan ise, Dilara'nın adamın kaburgalarının ardını kül edip geçecek amansız bir yangına benziyor oluşuydu. Adamın zaten buna meyyal bir yüreğe sahip oluşundan değil, hiç değil - ki kalbi nicedir kalın kabuğunun altında ince ince yanıyordu - bu ihtimalin başlı başına muazzam bir vuslat ihtimali oluşundan da değil, kadının sebep olacağı yangının bir kuyu gibi derinleşen göğüs kafesine kendi cehenneminden çok yakışacağını bildiğinden... Her şey; şimdi başa çıkmaya, etine uydurmaya, kendini korumaya çalıştığı her şey bundan oluyordu.
Dilara'yı bir çiçeğe benzetecek; kızın güzelliğine bir çiçeğe ad olmuş kelimelerle kifayet biçecek değildi. Zira kadın, adamın içinde bir çiçek gibi filizlenmiyordu; bir diken gibi kök sürüyordu. Öyle ki Giz derisinin altında bir şeylerin yırtıldığını hissedebiliyordu. İçinde tek tek dikişlerinden atan bir ruh taşımaya başlamıştı.
Adamın dengesi - ki ancak fırtınaya yakalanmış bir kağıt evinki kadardı - bu istilaya daha ne kadar dayanabilirdi; bir fikri yoktu.
Giz, bakışları hala dalıp gittiği noktada dikili dururken omzunda hafif bir baskı hissederek toparlandı. Hayır, bakışlarını hala dalıp gittiği noktadan çekmemişti ama en azından kirpikleri, bir nefes aralığı dahi olsa birbirine değebilmişti. Efsa'nın sesi, bakışlarını ondan tarafa çevirmesinden hemen önce kulaklarına doldu. "Bir telefonda konuştun, daldın gittin Üstün." Sonunda genç adamla göz göze gelebildiğinde, güzelliğinden yapılmış gibi narin ve incecik duran bir gülüşle devam etti genç kız. "Karşı karşıya geldiğinizde nefes alabiliyor musun bari?"
"Nasıl?"
Efsa adamdan tarafa hızlı bir bakış gönderirken, bu halinden inanılmaz bir keyif aldığını gizlemeye gerek görmeden gülümsedi. "Dilara'ya diyorum, benden selam söyledin mi?"
"Ne Dilara'sı?" - "Dilara da kim?"
Efsa gayet bilinçli bir tercihle Giz'in sorusunu es geçip bakışlarını annesine çevirirken, adamın dişlerinin arasında ezdiği gülüşü - kana karışan etkili bir zehir gibi şeffaf, acı ve tehlikeli görünüyordu - görmezden gelerek "Üstün'ün yeni menajeri," diye cevapladı.
Nilda'nın biçimli kaşları bir anlık şaşkınlıkla havalandı. Adamın hayatındaki her değişiklikten, anında haberdar oldukları söylenemezdi. Hatta öyle ki; değil Giz'in hayatında kıpırdayan yaprak, adamın içinde ağaçlar sökülüp dağlar devrildikten sonra olan biteni işittikleri çok olmuştu. Tecrübeyle sabitti. Ama Giz, altında kaldığı enkaz ne kadar beter olursa olsun o tozun içinden örselenen her bir yanını itinayla bulup iyi ederdi. Yaralarını yalayan bir hayvan misali, belki vahşice ama kendi kendine... Yine de kadın oğlunun bunca rahatsız olduğu başka bir anı, yakın bir zamanda yaşamadıklarına emindi. Aklından geçenlerin etkisiyle "Elis'e ne oldu?" diye mırıldandı.
"Üstün yüzünden keçileri kaçırdı ya..." Göz ucuyla Giz'in tepkilerini takip ederken, adamın tekinsiz sessizliğine siper etmek istercesine, sevimli bir gülümsemeyle annesine baktı. "...anneciğim."
Kadın durumdan fazlasıyla rahatsız görünen oğluna kaçamak bir bakış atarken "O nasıl bir konuşma öyle Efsa?" diyerek söylendi.
"Selim mi söyledi?"
Efsa başını Giz'den tarafa eğerken gözlerinin yeşil rengini titreten derin bir sevgiyle gülümsedi. Amacı adamın derisini üzerinden çekip onu her şeyiyle görünür kılmak değildi. Giz'in içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını biliyordu, fark edebiliyordu ama asıl amacı adamın etinin sadece bir bıçağın ağzında kanamak için yaratılmadığını göstermekti. O her ne kadar aksini düşünse de Yusuf Giz Üstünel derin sevgilere layık bir adamdı. Onun gibi ustaca yara alabilmek, tüm o kanı durultup kaldığı yerden devam edebilmek, kuyuların derinliğinden kendine yol bulabilmek de bir maharetti. Bu nedenle Efsa, adamın bir kirpi gibi dikenlerini çıkarmasını umursamadan karşılık verdi. "Selim Dilara'nın çetin ceviz çıktığını da söyledi."
Adam yüzünde beliren rahatsız edici gülüşle - daha ziyade yerinde derinleşen kara bir dikene benziyordu - "Selim baya boşboğazlık etmiş," diye mırıldandı.
"Selim Dilara'yı sevmiş."
Giz tam bu cevabın üzerine, içinde bir taşın yuvarlanarak çığ gibi büyümeye başladığını hissetti. Önünü alamazsa - ki alamayacağını biliyordu - bir tufan gibi büyüyüp adamın taşlarını ince ince dizerek kendini yeniden, yeniden, yeniden kurduğu varlığına çarpıp her şeyi darmadağın edecekti. Mevzu dağılmak değildi, zira Giz bunca yıllık ömründe bir an dahi toparlanabilmiş değildi. En azından hatrı sayılır bir kısmında... Mevzu kadının, adamdan geriye toparlayabileceği kadar bile bir şey bırakmama ihtimaliydi.
"Belki tanışırsak biz de severiz?"
Annesinin sesiyle düşünmeye bir son vererek Efsa'dan tarafa ters bir bakış attı Giz. Yeniden... Annesinin teklifini geri çevirmek için mantıklı herhangi bir neden dahi bulamayacağını daha o anda fark ederek iç geçirdi. Aklına gelen fikirle son umuduna sarılarak bakışlarını babasına çevirdi. Adam başından beri sessizce ama dikkatle takip ettiği konuşmaya dahil olması gerektiğini Giz'le göz göze geldiği anda fark ederek "Nilda," diye mırıldandı itiraz edercesine.
"Ne olur sanki Yahya," diyerek kocasına karşı kendini savunmaya başladı kadın. "Muhakkak bir gün tanışmamız gerekecek." Adamın sessizliğinden cesaret alarak bir umut bakışlarını Giz'e çevirdi. "Ne dersin Joseph?"
"Anne," diye mırıldanırken sesindeki sıkıntıyı gizlemeye gerek görmedi genç adam. "Dilara pek öyle..." Dilinin ucundaki kelimeleri kendine saklaması gerektiğinin daha isabetli olacağına karar vererek çareyi bakışlarını kaçırmakta buldu. "...bu tarz şeylerden hoşlanacak bir kız değil."
"Bence ona derneğin balosuna seninle katılmasını teklif etmelisin."
Giz gözünün önüne Dilara'nın onu insafsızca reddettiği onlarca görüntü hücum ederken oturduğu yerde sıkıntıyla kıpırdanarak gönülsüz de olsa onayladı. "Bien."*Tamam.
Hemen ardından bakışlarını annesinin yüzünden çekip gözünü yeni açılmış bir yara gibi biçimsiz görünen çiçek desenine dikerek "Bien, señora," diye mırıldandı. "Sizin istediğiniz gibi olsun."
***
Yedi kelime...
Giz'le yaptığı telefon konuşmasının ardından anlayarak okuduğu kelime sayısı ancak bir cümlenin yarısı kadardı. Derin bir nefes aldı ve şakaklarına vuran ağrıyı yatıştırmak istercesine geçip giden dakikalar boyunca her an daha fazla çatılan kaşlarını parmaklarıyla düzeltti. Onu oluşturan çizgilerin üzerinden geçer gibi, yavaşça ve tekrar ede ede... Adam söz konusu olduğunda Dilara tastamam durabilmek için varlığını sımsıkı ellerinin arasında tutması gerektiğini hissediyordu. İpin ucunu bir kaçırırsa, sökülürse... Düşerse, düşmek de değil, eğer adamın bir uçurum gibi derinleşen gözlerinden aşağı yuvarlanırsa, düze çıkamazsa, yani eğer ki kendine sağlam tutunamazsa... Büyük bir gürültüyle en ince kırıklarına kadar ayrılması bir an bile sürmezdi. Dilara bu yaşına çiçekler açarak gelmemişti. Dilekler tutarak, saçlarını uzatarak, çoğalıp çağlayarak... Kadın kenarında en çocuk haliyle beklediği yaşlarına düğümler çözerek gelmişti, zincirler açarak, taşlar biriktirerek. Kuşkusuz namluya sürülecek şeyin, bir kurşundan çok daha fazlası olduğunu biliyordu. Öğrenmişti. Genç kadın omurgasını önce yerinden sökmüş, sonra bir silahın şarjörüne dizmişti tek tek. Belki de iskeletini böyle sağlam tutan şey de buydu; tüm benliğiyle kurulmuş bir silah gibi tetikte beklemesi.
Ama adam, yani Giz ya da Yusuf, haylaz bir çocuk gibi elindeki taşla Dilara'nın içinde orad9an oraya koşturuyordu sanki. Kadın bütünüyle camdan yapılmış değildi lakin ya kırılırsa? Ya toparlanamazsa? Ah ki, Dilara bu sefer ya akıp giderse, yatağına dolamazsa? Giz tatsızca uzayan keskin bir ıslık gibi göğsünde yankılanıyordu. Ya bu yankı durulmazsa?
Ya bu... Giderek yükselen melodiyi işitmesiyle birlikte düşünmeye bir son vererek bakışlarını hızlıca telefonunun ekranına eğdi. Gördüğü isim, ciğerlerinin derin bir nefesle genişlemesine yetti. Kendiliğinden dudağına kıyı olan gülüş yerinde derinleşirken omuzlarını yavaşça geriye iterek telefonu eline aldı. Açmak için ekrana dokunması ve birden kulağına dolan sesle irkilmesi arasındaki süre ancak bir kalp atımıyla ölçülebilirdi. "Neredeyse kapatacaktım!"
Aklını asıl olarak meşgul eden konuyu takdire şayan bir çabayla göz ardı etmeyi seçerek kucağındaki kâğıt yığınına kaçamak bir bakış attı Dilara. Bütün bir gününü - en azından şimdiye kadar - Giz'in hangi akla hizmet bu sözleşmeyi imzaladığını anlamaya çalışarak geçirmişti. Adam ya aktörlük konusunda kadının gözlerinin yaşarmasına neden olacak kadar disiplinli bir oyuncuydu ya da sözleşmesinin ihlali durumunda ödeyeceği tutardan haberi yoktu. Düşüncelerinin yeniden, onu şaşkına çeviren bir hızla Giz'e kaydığını fark edince gözlerini devirmekten kendini alamadı. Hemen ardından da kardeşine bir cevap vermesi gerektiğini - nihayet - aklına getirerek "Dalmışım," diye mırıldandı. "Kafam biraz dağınık da bu sıralar."
"Hangi kafalarmış o?"
Başını hızlıca iki yana sallayarak kendi kendine gözlerini devirirken gençler arasında konuşulan bu jargona yeterince hâkim olmadığını düşünerek konuyu değiştirmeye karar verdi. "Nasılsın, Nihal? Lale nasıl?"
"Ben kötüyüm!" Genç kızın derin bir hezeyanla söylediği cümleye karşılık, kaşlarının çatılmasına engel olamadan oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı Dilara. Kardeşinin her zamanki gibi, tatlı bir şımarıklıkla örülü isyanlarından birine daha şahit olacağını biliyordu ama yine de yüreğinin ince bir telaşla titremesine mani olamamıştı. Onun bir şey söylemek için atılmasına fırsat vermeden homurdanarak "Ama muhterem ablacığımız iyi," diye devam etti kardeşi. "Merak ediyorsan tabi..."
"Ne olmuş benim bir tanecik Gülnihal'ime böyle?"
"Lalezar Bilgen etkisi..."
Dilara yüzünde beliren oyunbaz ifadeyle ne kadar sevimli göründüğünden habersiz, ciddi çıkması için hatrı sayılır bir çaba gösterdiği sesiyle "Peki Lalezar Bilgen'e ne olmuş acaba?" diye sordu.
"Tatile gitmeme izin vermiyor!"
"Nasıl?"
"Arkadaşlarımla tatil planı yaptık."
Dilara devamını dinlemeye gerek görmeden "Hayır," diye mırıldandı.
"Abla!"
Nihal'in neredeyse çığlık çığlığa çıkan sesine karşılık yüzünü memnuniyetsizce buruşturarak telefonu kulağından uzaklaştırdı genç kadın. Aslında tüm bu telefon konuşmalarına, Gülnihal'in bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine, tatlı şımarıklıklarına, ısrarlarına, Lalezar'ın itirazlarına, tatlı sert azarlarına, bunların hepsine alışkındı. Zaman içinde - anneleri vefat ettikten sonra yani - bu tür ihtilaflarda taraf olmaması gerektiğini de öğrenmişti. Sonuçta o Gülnihal'in ablasıysa, Lalezar da onun ablasıydı. Bu durumda son sözü söyleme hakkı da pek tabi ondaydı. Üstelik Dilara ikisi arasındaki meselelere uzaktan müdahil olmayı da doğru bulmuyordu. Tüm bu sebeplerden ötürü Lale'nin asla fikrinden dönmeyeceğini bildiği için Nihal'i teselli etmesi gerektiğine karar vererek "Üzgünüm," diye mırıldandı. "Lale hayır demiş bir kere." Genç kızın hattın diğer ucundan itiraz etmek için araya girmesine müsaade etmeden "Belki üçümüz bir plan yaparız, olmaz mı?" diye sordu.
"Eğer senin menajerliğini yaptığın yakışıklılardan biri de bize katılacaksa," diyerek kıkırdadı Gülnihal. Ablalarının ikisinin de kati surette reddettiği bir konu hakkında daha fazla ısrar etmesinin onu bir yere götürmeyeceğinin son derece bilincinde olarak devam etti. "Mesela Giz Üstünel?"
Dilara oturduğu yerde gergince dikilirken uyarı dolu bir sesle "Gülnihal," demekle yetindi.
"Abla gerçekten..." Kısa bir es verdikten sonra derin hülyalara daldığını belli eden bir sesle konuşmayı sürdürdü. "Her gün öyle bir adamla yüz yüze olmak nasıl bir duygu?"
"Abartıyorsun."
"Adam dehşet."
"Nihal, gerçekten..."
"Zat-ı şahaneleriyle ilgili sen bir şey söyle o zaman."
Kızın sesiyle birlikte her bir kelimenin içine yeni bir uçurum eklediğini hissederek derince soluklandı. Neden kelimelerinin hep bu adamla sınandığını bilmiyordu. Oysa Giz'in bu yola gelmez hali; büyük, dile gelmez çaresizliği... Kadının en ağır imtihanı oluyordu böyle zamanlarda. Derken daha önce okuduğu bir yazı aklına gelince sessizce mırıldandı. "Eyvallahsız."*
***
*Kaybedecek bir şeyin kalmadığında, hayatın karşısında ellerin cebinde durursun. Kimse için ruhunun önünü iliklemez, hiçbir şey için yüzünü naylon bir gülümseme ile ağrıtmazsın. Kimse için derbeder kalbinin saçakları gibi sarkan gömleğini içine sokmaz, onay mercilerinin hiçbirini iplemezsin. Mutlu musundur? Hayır. Ama eyvallahsız olmanın da bir karşılığı vardır; içinde buruk, öfkeli, kesintisiz bir ahmakıslatan yağmurla gezersin. Hiç durmadan şirinlik yapmak sana da zor geliyorsa eyvallahsız olmayı seçersin. Bu kaybeden olmak, tutunamamak değildir; bu, oyunu daha başından bırakıp gitmektir. Kazanmayı bile reddetmektir. Kaybedenler oyunu hiç değilse bir kez oynamış ama eyvallahsızlar oyuna hiç dahil olmamıştır.
Ece Temelkuran