Ali ağır adımlarla konağın avlusundan geçerken taş zemin ayaklarının altında yankılanıyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, dudaklarının kenarından sarkan sigarayı yakmak için cebinden çakmağını arıyordu. Çakmağı bulup yaktıktan sonra yanan sigaradan derin bir nefes çekti, duman ciğerlerini yakarken sinirini biraz olsun yatıştırır sanıyordu ama nafile... Her duman çekişinde kafasında aynı cümle öfkeyle dönüp duruyordu: *"Yine ne var, ne istiyor bu herif benden?"*
Mehmet Kalfa’yı düşündükçe içindeki öfke büyüyordu. Bu konağın en eski adamıydı. Ağa efendinin sağ kolu, her şeyin başıydı. Ama Ali için sadece başının belasıydı. Ne zaman biraz eğlenecek olsa, o ihtiyar karşısına çıkıyor, ona karışıp işini bozuyordu. Ne zaman birine iş atsa, dibinde bitip onu huzursuz etmeyi başarıyordu.*“Sanki tek derdi benmişim gibi,”* diye geçirdi içinden Ali.
Bahçeyi geçerken güneş gözlerini kamaştırdı. Konağın büyük ardıç ağacının gölgesi arabaların üzerine düşmüştü. Arabanın yanına çömelmiş, bir lastiği kontrol eder gibi yapan Mehmet Kalfa, onun geldiğini fark edince başını kaldırmadan konuştu.
“Gel oğlum.”
Ali söylenir gibi bir iç çekti. Ağır adımlarla yürüdü, elleri cebinde, yüzünde isteksiz bir ifadeyle onun yanına geldi. Duvara yaslandı. Sigaranın ucundaki külü umarsızca yere attı. Mehmet Kalfa ise dizlerinin üstünden kalktı, ellerini pantolonuna sildi, Ali’ye döndü. Bir süre sessizce baktı.
“Ne olacak oğlum senin bu halin?” dedi sonunda. Sesi ne sertti ne yumuşak. Arada bir yerde, içten gelen bir kırgınlıkla.
Ali, başını yana çevirdi. Dumanı burnundan vererek gözlerini kaçırdı.
“Ne hali?” diye sordu, duvarla konuşuyormuş gibi.
Mehmet Kalfa, birkaç adım attı ona doğru. Gözleri, yaşanmışlığın çizgileriyle doluydu. Gölge düşen alnında derin bir çizgi belirdi.
“Oğlum... Kaç zamandır nişanlısın. Pırlanta gibi bir kız bekliyor seni. Nazenin gibi kıza bu yapılır mı? Yakında düğünün var. Sahi, kaç gün kaldı düğününüze?”
Ali gözlerini kıstı, yere baktı. Bilmiyordu..
Mehmet Kalfa devam etti: “Hiç yakışıyor mu sana? Böyle konak köşelerinde, arka koridorlarda, birileriyle oynaşmak... Dün gece de mutfağın arkasında gördüm sizi. Bugün yine aynı şey. Nereye kadar oğlum?”
Ali’nin omuzları gerildi. Elindeki sigarayı yere attı, topuğuyla ezdi.
“Bak Mehmet kalfa,” dedi, sesi ilk kez netleşmişti. “Herkesin hayatı kendine. Mihri’yle buluşuyorsam ne olmuş? Kızın gönlü var ki geliyor. Hem, evlenince elbet ki bir düzene girerim. Biraz çapkınlık yaptık diye ne olmuş? Çapkınlık erkekliğin şanındandır. Adam mı öldürdük sanki!”
Mehmet Kalfa bir an durdu. Başını hafifçe eğdi, gözleri bulutlanmış gibiydi.
“Sen böyle konuşarak en çok kendine zarar veriyorsun oğlum,” dedi. “Nazenin gece gündüz seninle mutlu yuva hayalleri kuruyor. Geceleri yıldızlara bakıp seni düşünüyor. Ben bilirim. O kız saf, temiz... Mihri ondan farklı. Onun gözü sende değil; parada, pulda, oyunda, eğlencede.”
Ali iç geçirdi. Kendine itiraf edemese de Mehmet’in sözleri doğruydu. Mihri gerçekten de çok sağlam pabuç değildi. Ondan daha zenginini ya da daha iyisini bulduğu anda onu bırakıp gideceğini de biliyordu. Yine de umarsızca omuz silkti. Mihri’yi nikahına alacak değildi ya! Onunla sadece gönül eğlendiriyordu. Bugün Mihri, yarın bir başkası...
“Ben karışmam,” dedi Mehmet Kalfa, hafifçe geri çekilerek. “Ama bu konakta hiçbir şey sır olarak kalmaz. Eninde sonunda herşey Ağa Efendi’nin kulağına gider. O zaman ne sen kalırsın burada, ne Mihri”
Ali başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldiler. Mehmet’in gözlerinde tehdit eden bir bakış yoktu, sadece uyarı vardı. Belki de bir baba öğüdü, belki de kendi gençliğinden tanıdığı bir pişmanlığın yankısı.
“Bu sana son uyarım,” dedi Mehmet. “Toparlan. Kendini toparla. Yoksa olacaklardan ben sorumlu olmam.”
Ali, sıkıntıyla çenesini sıvazladıktan sonra “Bitirdin mi?” dedi, alayla karışık bir tonda.
Mehmet cevap vermedi. Yalnızca başını eğip tekrar arabaya yöneldi. Bir lastiğin başına çöktü, eliyle tozunu sildi.
Ali uzaklaşırken, kalbinin sıkıntıyla attığını fark etti. Mihri’nin gülüşü, Nazenin’in gözleri, Mehmet’in sesi birbirine karışıyordu. Gökyüzüne baktı. Mardin’in bunaltıcı havasında bir serinlik aradı. Ama bulamadı.