"Nergis." dedi bir ses. Uzaktan geliyordu. "Ne?" dedim bağırarak. "O çiçeğin adı Nergis. Bilir misin hikayesini?" Nergis çiçeğine bakarken "Kendine aşık olan birinin hikayesi mi bu?" dedim. Elimle çiçeği okşarken bir yaprak düştü toprağa. Sarı-beyaz olan yaprağı ele alırken toprağın üstünde birikmeye başlayan su birkintisine şaşırdım. Su giderek büyüdü ve küçük bir nehir oluştu. Suyun üzerinde yansımama bakarken nergisin yaprağı suda akıp gitti. Elimle giden yaprağı almaya çalışırken yine o sesi duydum. "Kendine bak Nergis. Bu sen misin?"
Bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Sonra ses "Nergis, sen güçlüsün." dediğinde sonunda bağırdım. "Ben Hayal'im. Nergis değil. Kendine aşık olan birinden almadım adımı." Musa Peygamber'in Kızıldeniz'i ikiye ayırması gibi gerçeküstü bir olay gerçekleşti. Su geldiği yönden geri çekilmeye başladı. Su tamamen çekildiğinde ıslak toprakta kalan bir şeyi gördüğümde elim toprağa gitti. Islak topraktaki çiçeği elime aldım. Çiçeğe bakarken hikayenin sonu aklıma geldi. Çiçeğe dönüşen biri! "Nergis gibi olmayacak sonum. Kendime aşık olarak ölmeyeceğim."
***
Eve her zamankinden daha yorgun geldiğimde eski siyah-lacivert renginde olan bir renkteki koltuğuma oturdum. Ağırlığımla beraber koltuk gıcırdadı. "Şu mobilyalar mezarlığına gidecek olan koltuğunu çöpe at, artık Burak." diyen Şermin geldi. Müstakbel yengem koltukta otururken bir yandan koltuğu kötülerken bir yandan da koltuğu övüyordu. "Bu koltuk nasıl bu kadar rahat olabilir ya? Bir gün yayları bir yerine batıp hastaneye gitmenden korkuyorum Burak." dediğinde "Müstakbel yenge sen beni merak etme." derdim. Şermin hışımla koltuktan kalkıp "Bana öyle deme. Bu beni yaşlı hissettiriyor." dedi. Sonra bir sır verir gibi alçak sesle "Hem senle biz yaşıtız." dedi. Bulut'a dönüp "Böyle bir evde otumayacağımız için mutluyum sevgilim." dedi. Gülerken "Ayıp oluyor yenge. Evim eski tamam çok eksi olabilir. Hatta mağara adamı dönemine dair çizimlerin olduğu duvarları da yok sayarsak evim hakkımda güzel şeyler söyleyin, lütfen." dedim.
Telefonumu sessize alıp bugün için dinlenmeye karar verdim. Yatak odama ayağımı sürüyerek gittim. Yatağa üstümdekileri çıkarmadan yattım. Gözümü kapatıp uyumaya çalıştım. Ama olmadı. Gömlek ve pantolon birer ipmiş gibi bedenimi sıkarken uyumak mümkün değildi. Sonra üzerimdekileri çıkartıp gri tişört ve gri pijama altımı giyip yattım. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalışırken uzaktan bir ses duydum. Net olmayan sesi daha iyi duyabilmek için yatakta doğruldum. Zilin sesini duyduğumda bağırarak "Bu evde uyumak yasak mı ya?" dedim. Ayağımı sürüye sürüye kapıyı açmaya gittim.
"Bana bak Bulut! Yine Şermin'le buraya geldiyseniz..." Cümlemi yarıda kestim. Çünkü gelen ne Bulut'tu ne de Şermin. "Abine Bulut mu diyorsun Burak?" diyen babam takım elbisesiyle karşımdaydı. "Baba?" Babam eliyle içeriyi işaret etti. "Beni davet etmeyecek misin evine? Yoksa zamane gençlerinin özelliği mi misafiri buyur etmemek mi?" Babamın modern ve postmodern zaman arasında yaşamış gibi hissetmesini sağlayan cümleleri karşında küçük bir şaşkınlık yaşadım.
Babam içeri girerken evi incelemeye başladı. Dudağında evi beğenmediğini belirten bir kıvrım belirdi. Ofladığımda babam arkasını döndü. "Babanı gördüğüne pek sevinmiyor gibisin." Babamın yanına gittim. Elini öperken "Olur mu öyle şey." dedim. Babam eski şeylere önem verirdi. Babamı yaşlanınca Hulusi Kentmen olarak hayal ederdim. Tek fark babam yani bizim çakma Hulusi Kentmen'imiz suratsız.
Babam siyah-lacivert tekli koltuğa yönelirken babamın önüne geçtim. "Hayırdır baba?" Babam beni basit bir engel gibi geçip tekli koltuğa oturdu. Oturduğunda koltuk yine gıcırdadı. Babam sesten rahatsız olmuş gibi "Bu seni rahatsız etmiyor mu?" dedi. Önemsiz bir şeymiş gibi "Yooo..." dedim. Babam koltukta yayılırken "Tüm yayların batma ihtimaline karşın rahatmış." dedi. Babamın karşısındaki sandalyeye oturdum. Kesin beni azarlamak için geldi diye düşünürken babam yerinde kıpırdanmaya başladı. "Çok daha rahat değilmiş." Ben de sandalyede kıpırdanmaya başladım. "Rahat değil ama seviyorum." Babam bana baktığında beni anladığını gösteren bir ifade gördüm. "Sen çok küçüktün o zaman. Sana tahtadan oyuncak araba almıştım. Sen o oyuncağı çok sevmiştin. Rengi de..." dediğinde "Kırmızıydı, kan kırmızısı." dedim. Babam başını salladı. "O oyuncak en sevdiğim oyuncağımdı benim. Neden biliyor musun baba? Benim için arabayı boyamıştın. Üstelik arabayı boyamadan önce bana sordun. "Ne renge boyayalım arabanı?" dedin bana. İşte ben bu yüzden o arabayı çok sevdim."
Babam ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Pencerenin önüne geldiğinde kollarını arkasında birleştirdi. Parka bakmaya başladı. "Sen ve Bulut karakter olarak o kadar farklısınız ki... Siz iki kardeşten çok iki yabancı gibisiniz. Fiziksel olarak benzerlikten bahsetmediğimi biliyorsun değil mi?" oturduğum yerden "Sen hep abimi sevdin değil mi? Zeki ve uysal olan oydu. Ben ise evin küçük yaramaz oğluyum. Senin hiç onaylamadığın bir özelliğe sahiptim ben. Asi olmak, isyan etmek, kurallara karşı çıkmak."
Babam omzunun arkasından bana baktı. "Sen de bunların olduğu doğru ama bir şeyi unutuyorsun Burak." Neyi unuttuğumu sordum. "Hakkını aramak. Sen haklı olduğunda hakkını aramaktan asla vazgeçmiyorsun. Senin en çok takdir ettiğim özelliğin bu." Babam yanıma geldi. Yüzüne baktığımda ilk defa gördüğüm bir şey gördüm yüzünde. Sert ifadesi yumuşamıştı. Üzgün gibi görünüyordu. "Sen ben gibi değilsin oğlum." Elini omzuma koydu. "Sen ben gibi hiç olmadın. Hep hakkını aradın. Bundan hiç vazgeçme."
Babamın bizi hiç takdir ettiğini hatırlamazdım. Ne ilkokulda ne de lisede takdir aldığım zaman da beni takdir etti. Hevesle karnemi ve takdir belgemi ona götürdüğümde belgeye bakıp bana geri verirdi. Ne aferin ne de yüzünde buruk bir gülümseme. Lisede üst üste takdir aldığım için Üstün Başarı Belgesi aldığımda bile aferin demedi babam. Bazen kendi kendime keşke daha az çalışsaydım da bu kadar kendimi yormasaydım diyorum. Zaten takdir eden de yok.
"Neden geldin baba?" dedim. Bunu derken ses tonumun şiddetli çıktığını babamın çatılmış kaşlarından anladım. "Eve gel artık Burak. Annen çok üzülüyor." Bir kere de ben üzüldüm de be adam! "Sadece annem mi üzülüyor?" dediğimde "Tamam, kendi ayakları üzerinde yaşamanı kanıtladın." dedi. Sonra eski eşyalarla dolu eve baktıktan sonra konuşmaya devam etti. "Artık eve dönme vaktin." Bana bir özür borçluydu. "Bunun için mi geldin buraya baba?" Özür dilemeyecekti. "Her şeyi tadında bırakmak lazım Burak. Bazı şeyler büyüdükçe çirkinleşiyor." dediğinde "Olay önceden de çirkindi baba." dedim.
Babam yanıma geldi. "Ben bu yaşımda senin evine geldim. Seni evine, ait olduğun yere çağırıyorum. Benden daha fazlasını beklemen terbiyesizlik olur. Ve biliyorsun terbiyesizliğe katlanamam." Doğruyu söylüyordu. Babam için bu kadarı bile fazlaydı. Ama ben haklıydım. Bu yüzden geri adım atmayacaktım. Onun dediği gibi hakkımı savunmaktan vazgeçmeyecektim. "Eve gelmiyorum." Babam kapıya doğru yürümeye başladı. Arkasından da ben. "Bu huyun kime benziyor bilmem Burak İhsan." dedi babam. Aslında soruda cevabını veriyordu Babam. İkinci adımı aldığım dedem İhsan Atan'dan alıyordum bu huyumu. "Yaşlanınca huysuz yaşlılar gibi olacaksın Burak." dediğinde babam "Desene sen gibi olacağım." dedim. Kapıyı kapatmadan önce yüzünde gördüğüm o şaşkın ve üzgün ifade ruhumu acıtmıştı. Kapıyı kapadığımda yere çöküp huysuz bir ihtiyar olmayacağıma dair yemin ettim. Bir de babam gibi baba olmayacağıma.
***
Her zamankinden farlı bir ses duyduğumda bir tepeden çıkıyordum. "Hayal seni yalnız bıraktım." diyordu bir ses. Sesi uzaktan gelse de dediklerini net duyuyordum. "Sana bunları yaşatmak istemezdim. Seni hiç ama hiç üzmek istemezdim." tepeyi çıkarken ayağımın altındaki toprak kayıyordu. Küçük taşlarla beraber toprak parçaları kayıyordu.
"Senden özür dilerim Hayal. Her şey için özür dilerim." dedi erkek sesi. Sanki beni duymayacakmış gibi bağırdım. "Neden özür diliyorsun?" Ses beni duymamış gibi devam etti konuşmasına. "Benim hatalarım yüzünden bu durumdasın. Ben olsaydım yanında böyle olmazdı. Sen, ben ve Nergis. Hepsi benim suçum Hayal. Ben koca bir yanlışım."
Tepeden inerken ses duyulmaz oldu. Tepeden aşağı indiğimde manzara karşısında nutkum tutuldu. Masmavi bir deniz vardı ayağımın altında. Bir uçurumun kenarında durmuş, büyülenmiş şekilde denize bakıyordum. Martılar tepemde geçerken kulağa korkunç gelen bir sesle uçarken bir rüzgar çıktı. Rüzgarla beraber tanıdık bir koku geldi burnuma. Kokuyu içime çektiğimde ilk defa yanımda birini hissettim. Sanki biri bana sarılıyormuş gibi hissediyordum. Gözlerimi kapatıp bu hissin kaybolmamasını istedim. Gözümü açtığımda yanımda bir gölge gördüm. "Sen kimsin?" dedim. Gölgenin sahibine bakmadım. "Biliyorsun, hep bildin." Bu koku ondan geliyordu. "Bilmiyorum, ben hiçbir şey bilmiyorum." Gölge elini omzuma koydu. Üşüdüğümü fark ettim. Sanki eli bedenime değil de ruhuma değiyordu. "Burdan nasıl kurtulurum?" Hala ayağımın altındaki denize bakıyordum. Ses "Kurtulmak istersen kurtulursun." dedi. Arkamı döndüğümde o yoktu. "Kim bunlar? Sen kimsin? O kadın kim?" diye bağırdım. Yere çöktüm. "En önemlisi ben kimim?" Denize bakarken aklıma burdan tek kurtuluş yolu geldi. O ses "Kurtuluş gibi görünen yol bazen kurtuluş değildir Hayal." dedi. Ayağa kalktım. Denizin maviliğine bakarken bir kelime duydum. "Arda!" Denize kendimi atarken kalbimin durduğunu sandım. Tuzlu ve mavi suyla buluştuğumda nefesim kesildi.
***
"Ne oldu dediniz doktor?" dedi Hayal'in annesi. Abimin cümlesi karşısında şaşkındı. Cümleyi anlayamayacak kadar şaşkındı. Abim yavaş yavaş tekrar cümleyi tekrarladı. "Hayal parmağını oynattı." Hayal'in annesinin gözünden bir damla yaş aktı. Galiba bu mutluluk gözyaşıydı. "Bu ne demek doktor?" dedi Hayal'in babası. Abim onlara bir şey demeden önce en köşede duran bana baktı. Yüzünde beni onayladığını belirten bir ifade vardı. Onlara döndü sonra. "Bu şu demek, Hayal bizi duyuyor. Yani hala mücadele ediyor."
Annesi "Allah'ım! Bu... Ben..." dediğinde babası gözü yaşlı kadının elini tuttu. "Nergis, duydun mu? Kızımız bizi bırakmadı. O bizimle beraber." Kadın gözyaşlarını silerken "Buna inanamıyorum." dedi. Abim bundan sonraki süreci onlara anlattı. Nelerin olacağını, ne gibi olumsuz durumlarla karşılacağına dair bilgi verirken annesi tek bir şey diyordu. "Kızım yaşayacak."
Aile odadan çıktıktan sonra abim benim olduğum yere geldi. "Seni tebrik ederim. Bir doktor olarak benim yapmadığım bir şeyi yaptın bir öğrenci olarak." dediğinde dediğini anlamamazlığa geldim. "Ne dediğini bilmiyorum ama iyi bir iş çıkardın doktor." dedim. Abim elini omzuma koydu. "Sen bana bir şey öğrettin küçük kardeşim. Hala umudun olduğunu hatırlattın bana. En umutsuz vakalar için bile umut vardır. Hayal için de umut sendin, Burak."
Abim gömleğimi kokladıktan sonra "Sen kokunu mu değiştirdin?" dedi. Bu tarz kokuları sevmezdim. Hiçbir zamanda kullanmadım. Sadece bugüne kadar. Kokumu değiştirmemin nedeni oydu. Bu kokuyu o çocuk kullanıyordu. Arda! Hayal'in sevgilisi olan, komada olan çocuk. Onu bir kere görmüştüm hastanede. Sarı saçları vardı. Duyduğuma ve okuduğuma göre mavi gözleri vardı. Liseli bir genç kızın bir oğlanı bu kadar çok sevme nedenini merak etmiştim. Gidip bu oğlanı gördüm. İki sevgili aynı hastanede yatarken şunu düşündüm. Hangisi bu geçici uykudan uyanacaktı? Hangisi sonsuz bir uykuya dalacaktı?
"Burak, sana diyorum." dedi abim. "Bu çirkin koku benim değil." dediğimde abim "Kimin?" dedi. "O sarı ergenin." Abim gözlerini kırpıştırdı. Hiçbir şey anlamamıştı dediğimden. "Abi, kitapta okudum. İnsanlar kokuyu unutmazmış. Hele de sevdiğin bir insanın kokusuysa." Ne demek istediğimi anlamıştı. "Sen de Hayal'in eski sevgilisinin kokusunu sıktın üstüne. Bu yüzden mi parmağını oynattı?" Başımı hayır anlamında salladım. Bunu bazılarının romantik bulacağına emindim. Bence bu çok içleri acısı bir durumdu. "Bir isim söyledim. O yüzden parmağını oynattı." Abim merakla ne söylediğimi sordu. "Sihirli bir sözcük." dediğimde "Bırak oynamayı. Söyle ne söylediğini artık." dedi. Kapıdan çıkmadan önce "Arda!" dedim. Abim arkamdan "Arda mı? İyi de o kim?" dedi. Arda tek bir şeydi. Arda aşktı. Uyuyan prensesi uyandıracak sihirli kelimeydi, Arda.
***
Mavi, uçsuz bucaksız bu denize atlarken düşündüğüm tek şeyin bir isim olması garip değil mi? Dört kelimeden oluşan bir ismi duyunca neden böyle bir tepki verdiğimi bilmiyordum. Şimdi denizin dibine doğru çekilirken bir şeyi anlıyordum. Ben ölüyordum.
Bu beni korkutuyordu. Ölmek! Bir daha olmamak! Bu düşünceyle çırpınmaya başladım. Çırpındıkça aşağı çekiliyordum. "Arda'nın beni sevdiği günü unutmuyorum. O deniz mavisi gözleriyle bana bakıp beni sevdiğini söylediğinde öleceğimi sandım." diyen sesi duyunca durdum. O an biri elimden tuttu. Tüm gücüyle beni yukarı çıkartan elin sahibine bakmaya çalıştım. Ama göremedim. Çünkü gözümü açık tutamayacak kadar su tuzluydu. Sonunda yüzüye çıktığımda derin bir nefes aldım.
Yine bir ses, "Bu ne demeliydi? Bilmiyordum ama hissediyordum. Okuduğum kitaplarda yazıyordu bu. İzlediğim filmlerde vardı bu. Bir masal gibi hayal olan bu şey benim için yeniydi. Hiç alışmadığım bu şeyin adına aşk deniyordu. Ve ben korka korka aşık oluyordum. Tıpkı sonu bilinmez bir tünelin içine girmek gibiydi bu. Sonunu ne olduğunu bilmiyordun ama yine de o tünele girmek istiyordun."
Karşımda duran kişiye bakınca kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Ona bakarken neden heyecanlandğımı merak ettim. Sonra onun burda ne aradığını da. O yüzmeye başlayınca ben de onu takip ettim. Kıyıya çıktığımızda kumların üstüne oturdum. O da yanıma oturdu. Sarı saçları güneş ışığıyla parlıyordu. Mavi gözlerine bakıp "Sen kimsin?" dedim. Bana bakıp gülümsedi. Gülümseyişi içimi ısıtmıştı. "Seni kurtardım ben." Benimle konuşan üç kişi vardı. Biri kadındı. Diğer ikisi erkekti. Birinin sesi daha yaşlı geliyordu kulağıma. Diğeri daha genç olmalıydı. Ama beni kurtaran gencin sesi değildi benimle konuşan.
"Sen kimsin? Beni nasıl buldun?" dedim. Elini kaldırdı. Elini elimin üstüne koydu. "Uyanma vaktin geldi Hayal." Adımı nerden bildiğimi sordum. Sorumu cevaplamadı. "Annen, baban, arkadaşların herkes seni özledi." ona dikkatle bakarken onu tanıdığımı hissettim. "Seni tanıyorum değil mi?" Elimi parmakları okşarken "Beni biliyorsun Hayal." dedi. "Adını söyleyecek misin?" Elini kaldırdı. Çekinerek yanağıma koydu. "Uyanma vakti geldi prenses. Herkes uyanmanı bekliyor." Elini tuttum. "Ya sen? Sen uyanmamı bekliyor musun?" dediğimde yüzünde buruk bir gülümseme oldu. "Sen uyandığımda yanımda olacak mısın? Söylesene." dediğimde "Herkes seni çağırıyor." dedi, sorumu yanıtlamak yerine.
"Hayal uyan, artık kızım. Annen seni çok özledi." dedi bir kadın. Sesi eskisinden daha güçlü geliyordu. Sanki çok yakınımdaymış gibiydi. Ona döndüm. "Uyandığımda yanımda olacak mısın?" dedim tekrar. Elini çekti. Elini tuttum. Yine elini çekti. Ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. "Seni biliyorum. O sensin." dediğimde gülümsedi. "Sen... Arda'sın." dediğimde elimden tutup beni kendine çekti. Onun kokusunu aldığımda gözlerim yaşarmaya başladı. "Hayal!" dedi. Sanki ağlayan küçük kızı teselli eder gibi beni teselli etmeye başladı. "Hayal ağlama, lütfen." dediğinde gözlerimden akan yaşlar onun beyaz tişörtüne akıyordu. Bana sarıldı. "Seni seviyorum. Bunu biliyorsun değil mi?" dedikten sonra yanağıma bir öpücük kondurdu.
"Arda, uyandığımda yanımda olacaksın değil mi?" dediğimde bir cevap vermedi. "Bir şey söylesene." diye bağırdım. Bu sırada bir kadın sesi duydum. Galiba annemdi. "Hayal beni duyuyor musun? Hadi kızım artık uyan. " diyordu. Arda bana bakarken "Beni burda bırakman gerekecek prenses." dedi. "Sen neden gelmiyorsun?" dedim. "Gelemem prenses." dediğinde bağırdım. "Bana öyle demeyi kes." Arda "Gitme vaktin. Hadi artık." dediğinde elinden tuttum. Gitmek istemeyen bir küçük kız gibi "Gitmek istemiyorum. Ben seninle kalmak istiyorum." dedim. Arda elimi bıraktı. Yanağıma veda busesi kondurduktan sonra "Gitme vaktin geldi sevgilim." dedi. İlk defa bana sevgilim demişti, ve son defa. "Arda benimle gel." dedim ağlamaklı bir sesle. Arda başını hayır anlamında salladı. "Senin gitmen, benim burda kalmam gerekiyor Hayal." dedikten sonra yürümeye başladı. Denize doğru yürürken arkasından bağırdım. "Arda gitme! Beni bırakma."
***
Elimdeki kağıt yığınına bakarken aklıma özel hayatın ihlali geldi. Elimde Hayal'in günlüğünün fotokopisi olan kağıtlar vardı. Bende kızın günlüğü ne mi arıyordu? Annesine Hayal'in uyanması için ona onunla ilgili anılarını anlatın demiştim. Annesi ve babasını ne zaman görsem kızlarına bir anı anlatoyordular. Annesini elinde bir defterle odada kızına bir şey okurken bulduğumda annesine sormuştum. Annesi de kızının günlüğünü okuduğunu, sonuçta bunları yazanın Hayal olduğunu, bunları duyarsa daha çabuk uyanacağını söyledi umutla. Annesi günlüğü odada bıraktığı bir gün, günlüğü alıp hastaneye yakın olan bir kırtasiyeye götürdüm. Tüm sayfaları tek tek fotokopisini çektirdim. Şimdi elimdeki bu günlük fotokopisi, o günlüğün fotokopisi. Günlüğün en son sayfasını açıp okumaya başladım.
Sevgili Günlük,
Bugün Arda'yı gördüm. Babamın yanına giderken onu gördüm. Sahil yoluna gidiyordu. Aslında onu takip etmek değildi amacım. Ayaklarım istemsizce onun peşinden gidiyordu sadece. Sahile geldiğinde kumların üstüne oturdu. Denize bakmaya başladı. Yanına gittim. Bana bakıp "Ne arıyorsun burda?" dedi. Bu çocuk böyle kaba biriydi işte. Yanına oturdum. Denize bakarken "Denizi izlemeye geldim." dedim.
Belirli bir süre sessizlik içinde oturduk. Sonra bana dönüp "Sen ve ben... Hayal ve Arda! Sence biz olur muyuz?" dediğinde ona baktım. "Bak yine oyun peşindeysen..." dediğimde elimden tuttu. "Seni özlüyorum Hayal, hem de çok. Sen yakınımdayken seni özlüyorum ben." dediğinde şaşkınlık içinde ona baktım. "Hayal, biliyor musun? Ben sevmeyi bilmiyorum. Hiç öğrenemedim." Doğru söylüyordu. "Annemi de sevemedim ben ama onu özlüyorum. Bu sevmek mi oluyor Hayal? Ona lanet etmek istiyorum ama yapamıyorum." dediğinde "Arda..." dedim. Beni susturdu. "Beni sevme Hayal. Çünkü ben sevmeyi bilmiyorum. Seni üzerim." dedi. Ayağa kalktı. "Sen, seni üzmeyen birini sev ama beni sevme." dedi ve gitti.
Hayatımın en berbat, en kötü anları olmuştu. Bu anların içinde en kötüsü ne deseler? Bu anı derdim galiba. Bu an, öyle acı bir andı ki... Arda'dan onu hala sevdiğimi duymak ve sonrasında beni sevme demesini duymak... Kulağıma çok çaresizce geliyordu. Çaresiz ve utanmış! Ben buydum işte. Çaresiz, aptal aşık!
"Bu ne?" dedi Bulut elimdeki kağıt yığınını işaret etti. "Hiiç." dedim kağıt yığınını çantama tıkıştırırken. Bulut "Hayal uyandı." dediğinde "Bu iyi." dedim. Çantamı omzuma taktım. "Neyin var senin? Sana Hayal uyandı diyorum iyi diyorsun. Kız uyansın diye elinden geleni yaptı. Benden çok kızın doktoru oldun, sen." Odaya bir hemşire girdi. "Doktor bey?" dediğinde abim geliyorum dedi. Hemşire odadan çıktı. "Neyse benim gitmem gerek." dedi odadan çıkarken.
Bulut'un arkasından ben de çıktım. Koridorda yürürken bir ses duydum. "Bakar mısınız?" dedi biri. Arkamı döndüğümde Hayal'in odasında gördüğüm, sonradan kuzeni olduğunu öğrendiğim genç "Sana teşekkür etmek istedim." dedi. Elini uzattı. "Sen olmasaydı Hayal uyanmazdı." Elini sıktım. "Ben bir şey yapmadım. Ne yaptıysa doktoru ve hemşireleri yaptı." dediğimde o "Hayal ile konuşma fikrini sizin söylediğinizi biliyorum. Teyzem söyledi. Size çok teşekkür ederim." dedi. Önemli değil ordan ayrıldım.
***
Gözlerimi açtığımda bana merakla bakan gözleri gördüm. Beyaz önlüklü bir adam "Hayal?" diyordu. Odadaki diğer kişilere baktığımda gözü yaşlı üç kadını gördüm. Herkes bana bakarken bir şey demem gerektiğini biliyordum ama diyemedim. Çünkü zihnimde oluşan kelimeler ağzımdan çıkmıyordu, daha doğrusu çıkamıyordu. Komidindeki su bardağını işaret ettiğimde beyaz önlüklü adam "Su mu istiyorsun?" dedi. Başımı yavaşça salladım. Adam bardağı bana verdi. Bardaktan su içerken herkesin meraklı bakışlarının odağında olmak kötü olmama neden oluyordu. "Ben Bulut Atan. Senin doktorunum Hayal." dedi. Doktor mu? Odaya bakınca beyaz renklerinin olduğu bir odada olduğumu anladım. Üstümde beyaz bir örtü, içimde de mavi bir hastane önlüğü vardı. Hastanede miydim ben? Ama neden? Ne olmuştu bana?
Doktor Bulut "Hayal hastanedesin. Korkma. Bir kaza geçirdin ama şimdi iyisin." dediğinde ne kazası demek istedim. Ama ağzımı açtığımda kelimeler çıkmadı. Doktor birkaç şey daha söyledikten sonra odadan çıktı. Yanıma gözü yaşlı bir kadın geldi. Saçı dağılmış, gözaltıları morarmış olan kadın yanağımdan beni öptü. Sonra kokumu içime çekip "Hayal, kızım çok korktum. Bizi bırakmandan çok korktum." dedi. Sonra bu kadının annem olduğunu, koltukta oturan beyaz saçlı kadının anneannem ve ayakta gözü yaşlı bakan, anneme az da olsa benzeyen kadının teyzem olduğunu öğrendim. Bir gün içinde uyanıp ailesi ile karşılaşınca insan bir garip oluyordu. Kaybetmek ve bulmak garip bir şeydi. Galiba bu yüzden kendimi garip hissediyordum. Garip ve eksik! Ailem bana bir şeyler anlatırken neden kendimi onlara ait hissetmiyordum? Eksik ve kayıp gibiydim. Umarım onları hatırladığımda böyle hissetmezdim. Ama yine de mutluydum.
***
Hastanede kaldığım sürece akrabaların, komşuların, öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın ziyaretine maruz kaldım. Maruz kaldım diyorum çünkü her gün bir insan gelip ben senin akrabanım ya da arkadaşınım diyordu. Galiba sevilen bir insandım. Artık ailemi hatırlıyordum. Annem Nergis'i, babam Selim'i ve anneannem Gönül'ü. Ve diğer insanları da. Doktor Bulut, bunun kaza sonrası olabileceğini ve benim ağır bir kaza geçirdiğimi söyledi. Hastanede kontrol amaçlı kaldığım günlerde artık hemşirelerin adını da biliyordum.
"Günaydın Hayal. Bugün nasılsın bakalım?" diyen Aliye çok tatlı bir hemşireydi. Her zaman güler yüzlü olması insanın kendini bu hastanede iyi hissetmesini sağlayan sağlıyordu. "İyiyim. Ya sen?" Serumumu kontrol ettikten sonra ben de iyiyim dedi. Sonra da tansiyonumu ölçtükten sonra gitti. Ayağa kalkmak istedim. Ayağa kalkarken hala zorlanıyordum. Doktor bunun olmasını normal olduğunu söyledi. Uzun zamandır çalışmayan eklemlerim çalışmakta zorlanıyordular. Hastaneden çıktıktan sonra fizik tedaviye başlayacaktım. Umarım o zaman tembel eklemlerim daha çok çalışır.
Pencereye doğru giderken zorlandım. Yavaş adımlarla pencereye giderken bir ses duydum. "Yakalandın." dedi. Arkamı döndüğümde onu gördüm. Bana suçluymuş gibi bakarken elimi kaldırdım. "Yatmaktan çok sıkıldım." Yanıma geldi. "Yatman gerek Hayal." dediğinde "Dediğimi duymadın galiba. Yatmaktan çok sıkıldım." dedim. Yanıma geldi. Elini koluma koydu. "Ne yapıyorsun?" Elini bantın üzerine koyduğunda "Bu biraz canını acıtacak." dedi. Bantı çıkardıktan sonra iğneyi çıkardı. "Ne yapıyorsun sen?" Kapıyı gösterdi. "Canın sıkılmıyor mu? Seni dışarı çıkaracağım işte." dediğinde "Dalga geçiyorsun değil mi? Ya da dur. Beni hastaneden çıkartıp beni suçlu gibi göstereceksin." dedim. Üstündeki ceketi çıkartıp "Al bunu giy." dedi. "Sen ciddi misin?" dediğimde "Çok ciddiyim. Şimdi şu ceketi giyde dışarı çıkalım." dedi. Ceketi giydiğimde önlüğün bir kısmı kapandı. "Hadi gidelim." kapıdan çıkmadan önce durdu. Ceketin kapüşünunu kafama geçirdi. "Bana sarıl ve başın yerde olsun." dediğinde söyleneni yaptım. Ona sarılınca garip hissettim. Asönsere bindik. Orda tanıdık heşire vardı. Beni görmesin diye başımı onun göğsüne gömdüm. Asönserden indiğimizde nereye gittiğimizi sordum. "Söyleyemem." dedi.
Hastaneden çıktığımızda ona sarılmayı bıraktım. "Abinden korkmuyor musun Burak?" dediğimde omuz silkti. "Geliyor musun? Yoksa burda durup bana soru sormaya devam mı edeceksin?" gülümsedim. "Geliyorum. Bu sıkıcı hastane hayatımı renklendiren tek şey sensin. İyi ki varsın." Bir taksi çağırdı. Sahil yolu dediğinde "Oley be!Hastane dışında bir yer göreceğim ya." dedim.
Sahile geldiğimizde sahilde birkaç insan gördüm. "Neden bu kadar az insan var?" dedim. "Yaz mevsiminde değiliz." dedi banka doğru giderken. Banka yavaş adımlarla gittim. Yanına oturdum. Denize bakmaya başladık. "Neden beni buraya getirdin?" Bana bakmadan "Denizi seveceğini düşündüm. Ayrıca her insan denizi sever." dedi. Kısa bir süre sessizlik içinde durduk. "Burak?" dediğimde bana baktı. "Susmayacak mısın?" dediğinde önüme döndüm. Burak "Tamam, tamam. Hadi söyle." dediğinde ağzıma fermuar diktim. "Özür dilerim Hayal. Bugünlerde stresliyim de." ona döndüm. "Ben sadece teşekkür ederim demek istedim. Annemden duydum. Onlara benimle konuşmalarını söylemişsin. İnanmayabilirsin ama sizi duyuyordum. Ama cevap veremiyordum. Demek istediğim şu, sen olmasaydın belki de ben hiç uyanmayacaktım. Sen benim kurtarıcımsın. Her şey için teşekkürler." Omuz silkti. "Önemli değil. Ben sadece yapmam gerekeni yaptım. Hem ben de senden bir şey öğrendim." ona öğrendiği şeyi sorduğumda bana "Bir insanın bu kadar çok uyuyup bu kadar çok konuşmasının mümkün olduğunu gösterdin bana. Sana bu konuda teşekkür ederim. İleride bu konuda tez yazarsam tez konum olur musun?" dedi. Sadece güldüm. Sahilde biraz kaldıktan sonra gitmeye karar verdik. "Ben ciddiydim." dediğinde "Hangi konuda ciddisin?" dedim. "Uyuyan prensesten geveze prensese nasıl dönüştüğün hakkında tez yazmak. Bu tıp dünyasında her zaman görülen bir şey değil." Ona baktığımda güldüğünü görünce ben de güldüm.
***
Hastaneden çıkmama birkaç gün vardı. Artık hasta ziyaretçi sayılarım azalmıştı. Sınıftakilerin çoğu beni ziyarete gelmişti. Bugün de sınıftaki bir kız beni ziyarete gelmişti. Sarı saçlarında pembe dalgalar olan güzel bir kızdı. Elinde papatyalarla içeri girdiğinde "Ziyaretçi kabul ediyor musun?" dedi. "Tabii." papatyaları komidinin üstüne koydu. "Ben Peri. Aynı sınıftaydık." dedi sandalyeye otururken. "Peri, güzel bir isim." Bana soran gözlerle baktı. "Sen beni hatırlamadın değil mi?" dediğinde "Özür dilerim. Hatırlayamadım." dedim. "Önemli değil. Zaten pek hatırlancak anımız yok. Var da iyi anılar değil."
"Nasıl anılar?" peri ofladı. "Sen, benim eski sevgilim ile çıktın." Sadece ne diyebildim. "Kaan, sınıfın popüler erkeklerinden biri. Popüler ve çapkın.
Neyse ben onu sevdim ve çıktık. Sonra da ilişkimiz yürümedi ve ayrıldık. Sonra da sizin çıktığınızı öğrendim. Daha doğrusu sen ve Kaan söylediniz. Sana onun havası için çıktığını söylediğimde bana onu sevdiğini, onunla sevdiğin için çıktığını söyledin. Bana bu garip gelmişti. Çünkü sizi hiç beraber görmedim. Senin de Kaan'dan hoşlandığını düşünmüyordum. Ama siz çıktınız. Kısa bir süre sonra ayrıldınız." Ofladım. "Bunları duymak çok garip. İnsan bunları duyunca bu ben miyim diyor." Peri "Kafanı şişirmek istemedim. Kusura bakma." dediğinde "Kafamı şişirdiğin yok. Tersine bana bunları anlattığın için ben teşekkür ederim." dedim. "Ne garip. Eskiden beni gördüğünde yüzünü buruşturup geçerdin. Ama şimdi..." Galiba eskiden onu sevmiyordum. O da bunu söyledi. "Eskiden sen beni sevmezdin. Ben de seni sevmezdim. Sonra senin kaza olayını duyduğumda senin için çok üzüldüm. Bir kaza geçirdin. Uzun zaman uykuda kaldın. Sonra uyandın. Tüm bunlar korkunç şeyler." Ayağa kalktı. "Senden özür dilerim tüm yaptıklarım için."
Odadan çıkmadan önce "Peki Arda'nın durumu nasıl? Hala komada mı?" dedi. "Arda mı?" Başını salladı. "Sana en çok onun için kızıyordum. Benle de çıktı ama bana sana baktığı gibi bakmadı hiç." Arda! Bu isim neden canımı acıtıyordu? "Arda kim?" dediğimde Peri yanıma geldi. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. "Nasıl? Sen Arda'yı bilmiyor musun?" bağırdım. "Arda kim?" Peri gözlerinde yaşlarla bana bakarken "Senin sevgilindi." dedi. Arda'yı sevmişti galiba. Gözyaşlarını sildi. "Ona ne oldu? O nerde?" diye sordum. "Sen ve o kaza geçirdiniz. Ben onun bu hastanede olduğunu biliyorum."
Yataktan çıkıp terlik bile giymeden odadan çıktım. Peri de arkamdan geldi. "Hayal nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. Durdum. Gözümden bir damla yaş aktı. "O nasıl? Bilmiyorum. Bunca zamandır onun varlığından habersizdim. Onu hatırlamıyordum. Sonra sen ondan bahsedince bir sevgilim olduğunu öğreniyorum. Bu... Bu çok fazla." Peri yanıma geldi. Bana sarıldı. "Her şey iyi olacak. İnan bana." Gözyaşlarımı silip "Onu görmem lazım. Odasını biliyor musun?" dedim. "Bilmiyorum ama öğrenebilirim. Burda bekle. Tamam mı?" Bunu dedikten sonra bir yere gitti. Kısa bir süre sonra geldi. "Yukarıda ilk odada kalıyormuş." Ona sarıldım. "Teşekkür ederim."
Yukarı kata çıktığımda ilk odanın önünde durdum. Camdan yatan bedeni gördüm. Elimi cama koydum. "Arda!" sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı. "Ben geldim. Hayal, sevgilin." İçeri girmek için bir adım attığımda "Hanımefendi buraya giremezsiniz." dedi. Arkamı döndüğümde "Lütfen! Sadece beş dakika." dedim. Hemşire "Peki ama sadece beş dakika." dedi. İçeri girmem için bir yere bastığında kapı açıldı. İçeri girdiğimde bir adım atıp durdum. Makine sesleri boğucu sessizliği bozan tek şeydi. Yatakta yatan ona baktığımda gözyaşlarım dökülmeye başladı.
Yanına gittim. Sarı saçlarının bir kısmı tıraş edilmişti. Yüzünde hafif morluklar vardı. Sarışın bedenine rağmen ona uymayan beyaz ten rengi vardı. Bu haliyle filmlerde hayalet rolünü oynayan oyunculara benziyordu. Ama o oynamıyordu. O gerçekten bu hastanede, bu odada yatıyordu hem de hiç kıpırdamadan. Eline uzandım. "Ben geldim Arda. Sevgilin geldi. Hadi uyan artık." Eli ılıktı. Sıcaktan çok soğuk olduğunu hissediyordum. "İnsan neyi unutmazmış, biliyor musun? Sevdiği kişinin kokusunu. Senin adını, yüzünü unutsam da kokunu unutmadım ben Arda." Elini nazikçe okşamaya başladım. "Sen ve ben neden burdayız?" Yatağın kenarına oturdum. "Beni özlemedin mi Arda? Ben seni çok özledim. Sana ihtiyacım var sevgilim. Ben bu yüzden kendimi eksik hissediyordum. Biliyorum bana kızgınsın. Seni hiç ziyarete gelmedim diye. Sen de beni ziyarete gelmedin. O yüzden çabuk uyanıp beni ziyaret etmelisin. Ben aşağı kattayım."
Kapı açılmadan önce Arda'nın yanağına bir öpücük kondurdum. "Ne olur uyan. Benim sana ihtiyacım var." Hemşire içeri girdiğinde "Artık çıkmanız gerekiyor." dedi. Ayağa kalktım. "Durumu nasıl?" diye sordum. "Aynı." Arda'ya bakıp "Ne zaman uyanır?" dedim. Hemşire "Bilmiyorum." dediğinde "Peki uyanacak mı?" dedim. "Bu konuda konuşamam." Arda'ya bir kez daha baktıktan sonra odadan çıktım. Gözyaşlarım akarken yere çöktüm. "Arda!" diye ağlarken aklımda bir görüntü vardı.
"Hayal?" diyen Arda'ya baktım. "Ben ölseydim üzülür müydün?" Bu soru karşısında afallamıştım. "Neden sordun bunu?" Omuz silkti. "Bana kızgınsın. Beni görmek istemiyorsun. Belki ölmemi istersin diye düşündüm." Bunu derken küçük bir oğlan çocuğu gibiydi. "Sana kızgın olduğum doğru ama senin ölmeni istemem. Şimdi aldın mı cevabını?" Bana gülümsedi. "Bunu duyduğuma sevindim. Çünkü daha çok seninle yan yana olacağız. Seni kolay kolay bırakmaya niyetim yok benim." dedi, kolunu omzuma atarken.
"Bana dediğin şeyi unutma Arda. Bana beni kolay kolay bırakmayacağını söylemiştin. Beni kolay kolay bırakamazsın Arda." dedim camdan ona bakarken. "Seni seviyorum Arda, hem de çok!"
***
BURAK!
Derslerden boş zamanım kaldığı zamanlarda hastaneye uğruyordum. Bu genelde hafta sonları oluyordu. Bazen de derslerin iptal olduğu günler uğruyordum. Hayal'in yanına gidip onunla konuşuyordum. Bazen o o kadar çok konuşurdu ki bana bir şey anlatmaya zaman bırakmazdı. Onu uyandığında ilk defa yatağında kalkarken görmüştüm. "Yatman gerekir." dediğimde "İnan bana. Bu cümleyi ilk kez senden duymuyorum." demişti. Yanına gittiğimde beni dikkatli incelemiş sonra da bana "Seni tanıyor muyum?" demişti. Ona gülümseyip "Ben Burak. Doktor Bulut'un kardeşi." demiştim.
Yatakta her zamankinden daha mutsuz görünen Hayal'i gördüğümde yanına gitmekte tereddüt ettim. Başını çevirip beni gördüğünde yatağında doğruldu. "Burak?" sesi ağlamaklı gibiydi. Yanına gittim, sandalyeye oturdum. "Neyin var?" yüzüme bakmıyordu. "O... O burdaymış." Kimden bahsettiğini ilk başta anlamadım. "Kim?" yüzüme baktı. "Arda?" sonra Arda'nın kim olduğunu söyledi. "Sevgilim..." Elimi yumruk yaptım. Tırnaklarım etime batıyordu. Ama acımıyordu. "Annemler bana söylemedi. Benden sakladıklarına inanamıyorum. O benim sevgilim. Onun durumunu öğrenmek benim hakkım." Ayağa kalktım. "Benim gitmem gerek." Hayal bu ani tepkim karşısında şaşkındı. Kapıya gitmeden önce "Sence... Sence bir umut var mı Burak? Onun için yani? Ben uyandım o da uyanır değil mi? Uyanmak zorunda. Bana söz verdi. O benim baş belam olup daha beni sinir edecek. Arda uyanmalı. Uyanmalı!" dedi.
Odadan çıktıktan sonra söylene söylene eve gittim. Hala onu nasıl düşünebilirdi? O onunla oynamıştı. O ergen onunla salak bir iddia için oynamıştı. Bir motor için Hayal ile çıkmıştı. Sonra da onu sevmediğini söylemişti. Tüm bunlara rağmen Hayal hala onu düşünüyordu. Artık hastaneye, onun yanına gitmeyecektim. Bunları düşününce başıma ağrı giriyordu. Yatağa yatıp gözümü kapattım. Uykunun gelmeyeceğini bile bile uyumaya çalıştım.
***
Hastaneden çıkıp evde kalalı bir hafta oldu. İnsanın evi kendine yabancı gelir mi? Odam bile yabancı geliyordu. Hatta bazı eşyaları bulmakta zorlanıyordum. Bulamayınca anneme soruyordum. Fizik tedaviye gidiyordum. Zayıflayan eklemlerim artık daha güçlüydü. Annemle beraber belirli saatlerde Arda'yı ziyarete gidiyordum. Hemşireler izin verirse on dakika kadar bir sürede onunla konuşuyordum. Ona ya günümü ya da hatırladığım onunla ilgili anıları anlatıyordum. Annem üzülmem için gitmememi istesede bir şey demiyordu.
"Anne, hadi ya." dedim. Annemle hastaneye gidecektik. Annem salona girdiğinde yüzünden düşen bin parçaydı. "İyi misin?" dedim. Genelde bu soruyu bana sorarlardı. Ben bu soruyu başkasına sorunca bir garip olmuştum. Sanki bu soru bende oturmamıştı. "İyiyim. Hadi hazırsan gidelim." Evden çıktık. Taksiye bindiğimizde hiç konuşmadan hastaneye gittik.
Arda'nın uyancağına dair içimde büyük bir umut vardı. Sonuçta ben uyanmıştım değil mi? Herkes uyanamaz derken ben bir gün gözümü açıp uykumdan uyanmıştım. Prensesin uykusu bu kadardı! Prensin de uykusundan uyanması gerekiyordu. Her gün Arda'nın uyanması için dua ediyordum. İnternetten böyle vakaların uyanması için kullanılan yöntemleri araştırıyordum. Onun
Kapı açıldığında bağıran hemşireyle karşı karşıya kaldım. Hemşire "Ne yapıyorsun? Sakın yapma. Bak çok gençsin.” dedi. Sonra da başka insanları çağırmak için hızla aşağı indi. Ellerimle sıkıca demir parmaklıklara tutundum. Gözlerimi kapattım. İçimden ona kadar saydım. Bir, iki, üç...
Kapı açıldığında annemin yanında Burak ve üç kişi daha vardı. "Hayal, kızım!" derken sesi ağlamaklıydı. Yanıma doğru gelmeye başlayınca bağırdım. "Anne, yaklaşma." Annem gözyaşlarını silip "Hayal, yapma." dedi. "Anne, bu haksızlık. Ben yaşıyorum. O öldü. Benimde ölmem gerek ama ben ölmedim." Annem "Böyle konuşma Hayal. Beni üzüyorsun. Hadi Hayal. Gel yanıma." dedi elini uzatarak.
"Hayal!" dedi Burak. İlk defa konuşmuştu. Onunla aramızda tek engel parmaklıktı. Ne zaman yanıma gelmişti? Annemle konuşurken çaktırmadan yanıma gelmiş olmalıydı. "O..." dedim ağlamaklı bir sesle. Burak "Her zaman mucizeler olmaz, Hayal." dediğinde "Ama sen mucize yarattın. Onun için neden mucize olmadı?" derken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Burak elini uzattı. "Bu hayat işte. Abimin yanında iki şeyi gördüm: Biri ölüm, biri yaşam. Sen de bu iki çizgi arasında kalmıştın. Sonra da yaşama devam ettin. Sen yaşamı seçtin, Hayal. Ama o, Arda onu seçmedi. O öldü Hayal." Gözyaşlarım artık akmaya başlamıştı.
Burak "Şimdi... Anneni, babanı, aileni... Kısaca herkesi düşün. Ve sonra onların acısını düşün. Sence onlar bunu yaşamayı hak ediyor mu?" dedikten sonra gözlerimi kapatıp içimi çektim. Daha sonra belimde bir el hissettim. Ve parmaklığın öbür tarafına çekildim. Sonra da ikimiz sert zemine düştük.
Ben Burak'ın üstüne düştüğümde bir koku duydum; tanıdık bir koku. Arda'nın kokusuydu burnuma gelen. "Seni kurtarmak hiçbir zaman kolay olmuyor." dediğinde gözümdeki yaş onun yüzüne aktı. Kokuyu içime çekip "Arda öldü." dedim. Burak bana sarılırken "Geçecek. Bu da geçecek." dedi. Kokuyu içime çekerken bana sarılanın Arda olduğunu düşünüp ağlamaya devam ettim.