Aile yemeği mi? Hem de ben bu kadar çıkmazdayken? Ah hala ah! Sen benim hayatımı nereye sürüklüyorsun böyle?
...
Sabah, salondan gelen seslere uyandım. Birkaç ses birbirine karışmıştı. Ne olduğuna bakmak için yataktan kalktım. Savahın köründe bu kadar gürültü yapılmazdı ki! Söylene söylene odamdan çıktım. Üzerimdeki kısa şort ve yarım atletten oluşan geceliklerimi çıkarma zahmetine girmeden bir elimle kuş yuvasına dönmüş saçlarımı karıştırıken diğer elim karnımın üstünü kaşır bir vaziyette salona girdim. Esnemeyi de ihmal etmedim tabi ki. İğrenç, uykulu sesimle bir de konuştum. “Ne bu gürültü Ayan ailesi?”
Benim girişimle salondaki sesler kesildi. Herkes pür dikkat bana bakmaya başlamıştı. En uykulu ve rezil halimle esnemeye devam edip karşımdakilere baktım. İlk karşılaştığım yüz, hala Dursley oldu. Ne güzel bir sabaha uyanmıştım öyle(!) Sonra yavaşça gözlerim Canan Hanım, Leman, Ceren, Cengiz Bey enişte, annem, halam ve Yaman’ın üzerinde dolaştı. Usulca uykum açılırken titrek bir nefes çektim içime. Karşımdakilere şaşkın gözlerle baktım. Sabah sabah salonumuz ortasında bulunan karşılama komitesi ile bir dakikalık bir bakışma anından sonra kendimi bir şey söylemek zorunda hissettim. “E şey... Ben sizin... Yani...” Bir an sustum ve sonra “Sanırım rezil oldum değil mi?” diyerek anneme bakarak sordum. Kimseden herhangi bir cevap beklemeden konuşmaya devam ettim. Sonuçta battı balık yan gider, demişler.
“Ama sabah sabah sizin de evimizde ne işiniz var canım? Daha kargalar kahvaltı etmemişler. Saat olmuş sabahın onu.” Sıvamak deniyordu şu an yaptığıma. “Sonuçta yataktan yeni kalkıyoruz, üzerimde bornozda olabilirdi. Daha kötüsü çıplak da olabilirdim.” Ne dediğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birisi olaya el atıp beni susturmazsa daha da devam edebilirdim üstelik.
“Nazlı, git odanda ölmeyi bekle. Hadi halacım, bir dahaki yüzyıla kadar karşılaşmayalım.” Halamın beni daha fazla saçmalamaktan kurtarması sayesinde salondan ayrıldım.
“Haklısın hala, ben gidiyorum öyleyse.” Kendi kendime kızar bir halde odama doğru döndüm. Rezil olmuştum. Üstelik arkamdan Ceren ve Canan Hanım’ın gür kahkahalarını duydum. Yer yarılılabilir mi? İçine gireceğim de!
Yarım saat kadar sonra bende kahvaltı masasında yerimi almış büyüklerin konuşmalarını dinliyordum. Anladığım kadarıyla dün akşam bir ara sabah kahvaltısı için anlaşılmış daha sonra hızlandırılmış bir düğün alışverişi planlanmıştı. Anlamadığım, bu kahvaltının neden bizim evde olduğu? Daha çok anlamadığım, bu planlardan benim neden şu saatte haberim oluyordu? Bir de anlamadığım diğer konuda bol soğanlı, maydanozlu ve kokusundan belli olan bol acılı menemenin neden masanın bana en uzak kısmında olduğuydu.
Öncelikle iki konuya açıklık getireyim, birincisi ben bir menemen aşığıyım. Ekmeğimi tam ortasına bandırıp, o yumurtayı sündürerek yemenin tadı başkadır. Ağza yayılan o menemen lezzeti, acı biberin dille buluşması ve tat reseptörlerinin devreye girişi... Gözlerini kapatıp yaya yemenin tadı ve işte mutluluk budur. Menemen bir gelenektir, sevmeyen insan da görgüsüz. Aksini kabul etmem mümkün değildir.
Bir diğer konu olan kokusundan memenin nasıl acı olduğunu anladığıma gelirsek onu anlatmam için yaşamak gerekir. Anlatılmaz yaşanır yani. Bir gün uzun uzun yaşamak hem de. Ağzımdan akan salyaları silsem iyi olurdu.
Aramızda üç sandalye, beş farklı kahvaltılığın olduğu menemenime özlemle bakıp ağzımın sularını sildim. Yüzümün nasıl bir şekil aldığını bilmiyorum ama bir dakika içinde bu sabah ikinci kez sesler kesilip bütün yüzler bana dönmüştü.
“Nazlı’ya bir şey mi oldu?” Canan Hanım’ın sesi endişeli çıkmıştı. Anneme dönerek sorduğu soruyu beni tanımamasına bağlıyor ve memenim ile bakışmaya devam ediyorum.
“Bir şeyi yok Canan’cığım. Şu menemeni önüne verelim bir şeyi kalmaz. Böyle huyları vardır. Ama zararsızdır, aşısı falan hepsi tamdır. Bu çocuğu hangi kafayla yaptık inan bilmiyorum hiç. Doğruyu söylemek gerekirse pekte yapamamışız. Olmamış da işte, ne yaparsın? İade garantisi yoktu yanında.” Annemin beni öve öve göklere çıkardığı konuşmasından sonra onları takmadığımı menemenime kavuştuğumda gösterdim. Kimse normal bir aile olduğumuzu söylemedi. Zaten Canan Hanım’da kısa bir şaşkınlık anından sonra kendine geldi. Yavaş yavaş alışıyorlardı. Gerçi bu halime ailem haricinde biricik oğlu Yaman alışkındı ki o beni böyle severdi. Yani bir zamanlar! Aman neyse ne canım, menemen var önümde yahu!
“Emin olun aile olarak her seferinde daha bir şaşırtıyorsunuz beni. Buna rağmen kendinizi sevdirmeyi de biliyorsunuz.” Canan Hanım’ın bu cümlesine Bayan Dursley, “Hepiniz çıldırmış olmalısınız,” derken; Yaman, “Kesinlikle,” dedi. Dediğim gibi bir zamanlar severdi işte.
Canan Hanım, görümcesi ve oğlunu duymamış gibi konuşmasına devam etti. “Ama eminim daha fazla şaşırtamazdınız beni.”
Ah, işte buna emin olmayın derim ben Canan Hanım. Kendi ailemde dâhil hepinizi yakında öyle bir şaşırtacağım ki bir daha şaşırmayacaksınız bile.
Kahvaltının geri kalanı halam ve müstakbel sanılan ama aslında kocası olan Cengiz Bey’le düğün alışverişi muhabbeti ile geçti. Bir noktada aklım başıma geldi ve halama dönüp, “Bana neden böyle bir sabah kahvaltısı olacağından bahsetmediniz?” diye sordum.
“Sürpriz olsun istedim. Nereden bileyim emekli amcalar gibi salona dalacağını?”
Halamın cevabı bir an kendisini boğazlamayı istememe neden oldu. Hatta üç saniyede ölümünü her ayrıntısıyla planladım bile.
“Hala, Allah aşkına ne sürprizi? Senin kocanın ailesinin kahvaltıya gelecek olması bana neden sürpriz olsun, söyler misin?”
“Ya ne bileyim o an çok mantıklı bir fikir gibi gelmişti.”
Diyecek bir sözüm kalmamıştı. Sadece içimden Cengiz Bey’e dua ettim. Halamdan çekeceği vardı.
Bir saatten fazla süren kahvaltının arkasından annem ve halam sofrayı toplamaya giriştiler. Canan hanım ve Ceren ısrarla yardım etmeyi teklif ederken Dursley’ler İngiliz kraliyet ailesi mensubu gibi bir havayla salona geçtiler. Annem, Canan Hanım ve Ceren’in yardım teklifini geri püskürken gözü benim üstümdeydi.
“Nazlı, doydun mu anneciğim?”
Sesinde çok rahat hissedilen bir iğneleme vardı. Üstelik annemle göz göze geldiğim an kaşları ve gözü sürekli hareket ediyordu. O an annemden soğudum. Yüzünün aldığı şekil hayata küsmeme, dilimin tutulmasına neden oldu. “Aslında doymamıştım ama bütün iştahım kaçtı şu an.” Çatallı bırakıp çayımı elime aldım. Annemin yüzünü botokslu gibi gerip hayatımı karartmasına rağmen bu masadan kalkıp yardım etmeyecektim. Halama kızgınım çünkü.
“Asiye Teyze, yüzüne bir şey mi oldu?”
Ceren, annemin ne yapmaya çalıştığını anlamadığı için sormuştu bu soruyu. Annem, “Bir şey yok çocuğum. Kaşındı da yüzüm ondan öyle yaptım,” diyerek Ceren’i geçiştirdi. Zavallı Ceren nereden bilsin annemin beni yardım için çağırdığını, bunu da kaşıya gözüyle anlattığını.
Yavaşça çay bardağını masaya bıraktım. Son yurdum çayı da az önce içmiştim. Annem ve halama hitaben, “Elinize sağlık,” dedikten sonra masadan kalktım.
“Doydun mu annem?”
“Daha ne doymasın yenge? Masadaki her şeyi yedi bitirdi. Daha da doymazsa atalarımızın çok güzide bir sözü var: Boşansın da semerini yesin artık.”
Halamın arada bir gelen sevgi gösterileri vardı. Zaman mekân fark etmez, karşısındakini içinden geldiği gibi yerden yere vururdu.
“Semerimi akşam yemeğine saklıyorum halacığım.” Yüzümde yapmacık bir gülümse ile konuşmaya devam ettim. “Ben odama geçiyorum. Size iyi gezmeler.” Arkamda sinirden kuduran bir halam ve beni öldürmek için planlar kuran bir annem bırakarak salondan çıktım.
Halamın düğün alışverişine tabi ki gidecektim. Niyetim biraz annem ve halamı sinir etmekti. Yüzünde sinsi bir sırıtışla önce banyoya girip elimi yüzümü yıkadım. Bir taraftan da aklımdan geçen annem ve halamın yüzüne gülüyorum.
“Keyfin yerinde.”
Arkamdan duyduğum sesle olduğum yerde sıçradım. Yaman, banyo kapısının önünde kollarını bağlamış bir şekilde duruyordu. Bütün sabah görmezden geldiğim adam şimdi tam karşımda duruyordu ve ben sadece donup kalmıştım. Aklıma dün gece söyledikleri gelince kaşlarım çatıldı. Tam karşısına geçip sinirle konuşmaya başladım.
“Seni görene kadar yerindeydi ama tesadüfe bak ki biraz önce kaçtı.” Ben de kollarımı bağladım.
“Derin bir nefes al, düzelirsin. Eskiden öyle yapardın ya.”
Hiç Yamanla uğraşacak havada değildim. “Yaman, ne istiyorsun? Dün gece hırsını yeterince alamadın da onun için mi geldin?”
Olduğu yerde dikleşti. Sol eli dağınık duran saçlarını iyice karıştıracak şekilde saçlarıyla buluştu. Sahi en son ne zaman dokunmuştum o yumuşak saçlara? En son ne zaman ellerimin arasında dağıtmıştım saçlarını?
Aklımdan geçen sorulara yanıtı yine sessizce kendim verdim. Ayrılmadan bir ay önceki son sevişmemizde, tenlerimiz birbirine karışırken onun kokusuyla bulanırken tutmuştum saçlarını.
Boğazıma kadar gelen kocaman bir yumru oluştu o an. Gözlerimin önünden geçenlerle gözlerim dolmaya başlarken vücudum da hatırladıklarıyla tepki vermeye başladı.
Neyse ki Yaman, nasıl bir hâlde olduğumu anlamadan konuşmaya başladı. Sesi çok ciddi bir tonda çıkıyordu. “Dün geceyi unut. O bir anlık sinirle söylediğim şeylerdi. Ben seni karşımda görünce şaşırdım.”
Yeterince kendimi toplamış olmam gerekti ki konuştuğum zaman sesim normal çıktı. “Hazır şaşırmış iken de şu kıza iyi bir ağzının payını bildireyim, dedin herhalde?” Bir ayağım önde diğer ayağım arkada, kollarım bağlı ve iki kaşım kalkık bir şekilde sordum sorumu. Yirmi sekiz yaşındaydım, matematik konusunda her şeyi biliyor, en zor ispatları yapıyordum ama beş yaşımdan beri tek kaşımı kaldırıp konuşamıyordum. Yıllarca ayna karşısında prova yapmama rağmen hiç becerememiştim. Bir yerden sonra da denemeyi bıraktım.
“Nazlı bak...” Sorduğum sorunun cevabını almak istemeyen bir sertlikle sözünü kestim.
“Yaman, inan bana konuşmak istemiyorum. Şu anda çok saçma bir haldeyiz. Annem ya da bir başkası görürse açıklayamam bu durumu. İzin verirsen çıkmak istiyorum.”
“Tekrar kaçıyorsun yani? Bıkmadın mı Nazlı? Yetmez mi sence de kaçtığımız? Artık karşılıklı konuşma zamanı gelmedi mi? O mahkeme salonunda da hiçbir şey konuşmadan gittin. Hâlâ gitmek istiyorsun.” Sesi bu sefer çaresiz çıkıyordu. Her bir cümlesi kalbime saplanan bir hançer gibi canımı acıtırken savunma pozisyonu aldım.
“Evet, kaçıyorum. Bıkmadım Yaman. Yetmez anlıyor musun? Yetmez. Hem tek kelime konuşmayan sadece ben miyim acaba? Sen neden konuşmadın? Sen neden karşıma geçmedin ya da fikrin sorulduğu zaman istemiyorum demedin? Neden, ben bu kadını seviyorum demek yerine tek kelime etmeden her şeyi kabul ettin? Şimdi karşıma geçmiş bana hesap soracağına kendi hatalarına bak bir önce. Çekil önümden, çıkacağım ben.” Yaman’ı sinirle yana itip kapıyı açtım. Tam banyodan çıkacağım sırada söylediği sözler kafamı karıştırsa da arkama dönüp bakmadım.
“Çünkü sen çoktan bizden vazgeçmiştin. Hiç acımadan aşkımızı, hayallerimizi yok etmiştin. Asıl hesap sorması gereken kişi benim, sen değil.”
...