Mutlu olmak aslında o kadar da zor değil. Bazen sadece bir çiçeğe bakarsın, bazen bir kuşun sesini duyarsın ya da hiçbir sebep yokken güne gülümseyerek uyanırsın. Ama sevdiğin insanı gördüğünde kalbinde filizlenen o heyecan, işte gerçek mutluluk tam da bu. Ve ben, bu mutluluğu yeni tatmaya başlamıştım. Onu bırakmaya hiç niyetim yoktu…
Heyecanla gülümseyerek ayağa kalktım. Hızlı adımlarla yanıma gelen Emir’e doğru ilerledim. Göz göze geldiğimiz an, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. O an tüm kalabalık, tüm sesler yok olmuştu sanki. Sadece biz vardık.
Emir’in gözlerindeki sıcaklık içimi ısıtırken, yanına vardığımda hafifçe eğilip kulağıma fısıldadı:
“seni özledim”
Ben sadece gülümsedim. Çünkü dudaklarımdan dökülecek her kelime, içimdeki fırtınayı ele verebilirdi.
“Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım… Kerem ve Ayça’ya veda edip çıkalım mı?” dedim, sesim fısıltıdan biraz hallice çıkmıştı.
Emir’in dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi, ama bakışları ciddi ve kararlıydı.
“Çıkıyoruz,” dedi net bir tonla. Sanki benim fikrimi sormuyor, sadece kararını bildiriyordu.
O an kalbim daha da hızlandı. İçimdeki heyecanı saklamaya çalışarak başımı eğdim. Kerem’le Ayça, bakışlarımızdaki o yoğunluğu fark etmiş olmalı ki anlamlı bir gülümsemeyle ayağa kalktılar.
“Biz de kalkalım artık,” dedi Ayça.
“Evet, görüşürüz Buse,” diye ekledi Kerem, bana göz kırparak.
Vedalaştık ve onlar uzaklaşırken Emir, elini belime koyup beni kendine doğru çekti. Dokunuşu yumuşak ama yönlendiriciydi; adımlarımı onun ritmine uydurmaktan başka çarem yoktu.
Kafenin kapısından çıktığımızda gece serinliği yüzüme çarptı. Ama Emir’in varlığı, tüm üşümeleri bastırıyordu. Yanımda yürürken hiç acele etmiyor, ama her adımında kontrolü elinde tutuyordu.
“Beni bu kadar bekletmeni affetmeyeceğim güzelim,” dedi alçak bir sesle, bakışlarını önümden ayırmadan.
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Dudaklarım aralandı ama kelimeler çıkmadı. Çünkü biliyordum… Emir’in gözlerinde sadece sitem yoktu; aynı zamanda tutkusu, özlemi ve beni kendine çekip sürükleyen o derin kararlılık da vardı.
Emir arabaya doğru yöneldi, ben ise hâlâ kalbimin atışlarını bastıramadan onu takip ettim. Gecenin serinliğinde nefesim titrerken, Emir kapıyı açıp bekledi. Bakışları öyle yoğundu ki, tereddüt etmem imkânsızdı. Sessizce içeri oturdum.
Kapı kapanır kapanmaz, arabada yalnızlığın ağırlığı üzerime çöktü. Dışarıda sokak lambalarının solgun ışığı süzülüyor, ama içerideki hava tamamen bize aitti. Emir direksiyona oturduğunda bile gözlerini benden ayırmadı.
“Beni deli ediyorsun Buse,” dedi kısık bir sesle.
Sözlerindeki öfke ile arzunun birbirine karıştığını hissediyordum. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Bir anlık sessizlikten sonra Emir, aniden eğilip dudaklarıma yapıştı.
Öpücüğü sertti, buyurgandı… ama bir o kadar da özlem dolu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarparken, nefesim ona karışıyordu. Ellerim iradem dışında gömleğine tutundu, parmaklarım titriyordu.
O an zaman durmuştu. Ne kafede bıraktığımız kalabalık, ne dışarıdaki dünya… sadece biz vardık. Emir’in dokunuşlarıyla bedenim ürperiyor, dudaklarımız arasındaki her temas içimde yangın gibi büyüyordu.
Geri çekildiğinde gözlerimin içine baktı, sesi neredeyse bir emir gibi çıktı:
“Bir daha beni bekletmeyeceksin.”
Ben sadece derin bir nefes alabildim, yanaklarımda sıcaklık, kalbimde kontrol edemediğim o çılgın heyecanla…
Emir’in dudakları hâlâ dudaklarımın sıcaklığını taşırken, bakışlarını gözlerime kilitledi.
“Beni özlediğini söyle,” dedi sert ama kısık bir sesle.
Nefesim hızlandı, dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı. İçimdeki fırtınayı kelimelere dökmek imkânsızdı. O an, Emir elini çeneme koyup yüzümü kendine çevirdi.
“Buse, gerçeği söyle… Kalbinin nasıl attığını duyuyorum,” diye fısıldadı.
Tüm bedenim onun sesine teslim olmuş gibiydi. Fısıltısı bile buyurgandı, ben ise irademi kaybetmenin eşiğindeydim.
“Evet…” dedim neredeyse duyulmaz bir tonda, “seni özledim.”
Gözlerindeki parıltı karanlıkta bile parladı. Dudaklarının kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme yakaladım. O an beni kendine çekip kucağına oturttu. Şaşkın bir nefes kaçtı dudaklarımdan.
“İşte duymak istediğim bu,” dedi.
Ellerim gömleğine kenetlenmişti, kalbim hızla çarpıyordu. Emir, dudaklarını boynuma yaklaştırıp nefesini hissettirdiğinde, içimdeki bütün direnç eriyip gitti.
“Senin bu heyecanına bağımlıyım, Buse… Her bakışında, her nefesinde çıldırıyorum,” diye fısıldadı tenime dokunurken.
Gözlerimi kapadım, hislerim kelimelere sığmayacak kadar yoğundu. Dudaklarım arasından yalnızca titrek bir cümle dökülebildi:
“Böyle hissetmekten korkuyorum…”
Emir anında karşılık verdi, sesi sertti ama aynı zamanda tutkulu bir yemin gibiydi:
“Benden korkma. Çünkü seni bırakmaya hiç niyetim yok.”
Ve o an dudaklarımız yeniden buluştu, bu kez daha derin, daha tutkulu… Sanki bütün dünya dışarıda kalmış, bizse kendi fırtınamızda kaybolmuştuk.
Öpücüğü derinleştikçe nefesim kesiliyordu. Ellerim Emir’in omuzlarına sımsıkı tutunmuştu, o ise belimden kavrayıp beni kendine daha da yaklaştırıyordu. Sanki aramızda hiç boşluk kalmamıştı.
“Titriyorsun…” dedi dudaklarını boynumdan ayırmadan. “Ama biliyorum, bu korkudan değil.”
Nefesim hızlandı, dudaklarım aralandı. “Evet…” diyebildim sadece, boğazımdan çıkan fısıltıyla.
Emir yüzünü kaldırıp gözlerimin içine baktı. O bakış, buyruğunu sessizce söylüyordu; karşı koymam imkânsızdı.
“Beni istiyorsun, değil mi Buse?”
Sustum. Yanaklarım ateş gibi yanarken gözlerimi kaçırmaya çalıştım. Fakat Emir, çenemi tutup bakışlarımı yakaladı.
“Cevap ver,” dedi bu kez daha sert bir sesle.
Kalbim deli gibi çarparken dudaklarımdan döküldü itiraf:
“Evet… Seni istiyorum.”
O an Emir’in gözlerinde beliren kararlılık beni daha da sarsmıştı. Dudaklarına yeniden kapandığında öpücüğü daha baskın, daha açgözlüydü. Ellerini sırtımda, belimde hissederken iradem tamamen eriyip gitmişti.
Arabanın içindeki hava ağırlaştı; nefeslerimiz birbirine karışıyor, sözcükler tutkuya teslim oluyordu. Emir’in sesi yeniden kulağımda yankılandı:
“Beni bekletme Buse… Çünkü ben seni her an, her saniye daha çok istiyorum.”
O an içimdeki bütün bariyerler yıkıldı. Kalbimle birlikte bedenim de ona teslim olmuştu.
Emir’in dudaklarıyla her temasında nefesim kesiliyordu. Parmak uçları belimden sırtıma doğru ilerledikçe, içimdeki bütün direnç yok oluyordu. O an sadece kalbimin çılgın ritmini ve Emir’in buyurgan sesini duyuyordum.
“Beni çıldırtıyorsun Buse,” dedi, dudaklarını boynuma bastırırken. “Her bakışın, her dokunuşun… beni daha fazlasını istemeye mahkûm ediyor.”
Tüm bedenim ürperdi. Ellerim kontrolsüzce gömleğine tutundu, dudaklarım aralandı. “Dur…” demek istedim ama sesim çıkmadı. Çünkü durmak istemiyordum.
Emir bunu fark etmiş gibi, yüzümü avuçlarının arasına aldı. Gözlerime bakarken sesi daha da alçaldı:
“İçindeki o heyecanı kelimelere dökmeni istiyorum. Söyle Buse… Ne istiyorsun?”
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Dudaklarım titrerken gözlerimden kaçan bir fısıltı çıktı:
“Seninle olmak…”
O an Emir’in gözlerinde kıvılcımlar çaktı. Dudakları yeniden dudaklarıma yapıştı, bu kez daha derin, daha tutkulu. Zaman durmuştu. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, aramızdaki mesafe tamamen siliniyordu.
Arabanın içinde sadece kalbimizin çarpıntısı ve birbirine karışan nefeslerimiz vardı. Dünya dışarıda kalmıştı; biz ise kendi fırtınamızın tam ortasındaydık.
Emir’in öpücüğü nefesimi keserken, parmak uçlarım titreyerek gömleğine kenetlendi. İçimdeki bütün duvarlar yıkılmış, sadece o anın yoğunluğuna teslim olmuştum. Dudaklarımız ayrıldığında gözlerimi açmaya cesaret ettiğimde Emir’in bakışlarıyla karşılaştım.
Gözlerinde hem arzu hem de kendini zorlayan bir kararlılık vardı. Çenesini bana yasladı, derin bir nefes aldı.
“Buse…” dedi kısık bir sesle, “sana daha dokunmaya devam edersem… kendimi tutamam.”
Kalbim hızla çarptı, yanaklarım kızardı. Dudaklarım aralandı ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Emir elini belimden yavaşça çekti, dudaklarının kenarında gergin bir tebessüm belirdi.
“Zorlanıyorum, inan bana,” diye fısıldadı. “Ama seni hak ettiğin gibi istiyorum… aceleyle değil.”
O an kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Onun bu kadar baskın, aynı zamanda kontrollü tavrı içimde tarifsiz bir güven duygusu uyandırdı.
Emir, alnını nazikçe alnıma yasladı. Nefeslerimiz birbirine karışırken, sesi yeniden kulağımda yankılandı:
“Bir gün… kendimi tutmayacağım. Ama o gün geldiğinde, buna hazır olmanı istiyorum.”
Ben gözlerimi kapatıp sadece başımı sallayabildim. İçimdeki fırtına dinmemişti ama o an anladım ki Emir için bu, sadece arzu değil… aynı zamanda sabırla örülmüş bir bağdı.
Kendimi toparlayıp kucağından kalkıp yerime geçmiştim.Nefesimi hâlâ düzene sokmaya çalışıyordum. Onun da benden bir farkı yoktu; nefesleri hızlı ve kesik kesikti.
Arabanın üst aynasını açıp saçımı ve yüzümü kontrol ettim. Dudaklarım şişmiş, yanaklarım kıpkırmızıydı. Saçlarım birbirine girmişti, parmaklarımla telleri düzelttim. Aynayı kapatıp elbisemi yukarıdan aşağı çekerek açıkta kalan bacaklarımı örttüm.
Kendimi toparladığımdan emin olunca yüzümü Emir’e çevirdim. Göz göze geldiğimiz an, aramızdaki sessizlik öylesine yoğundu ki sanki sadece nefeslerimiz duyuluyordu.
Emir’in bakışları her zamanki gibi derindi, ama bu kez bir farklılık vardı; hem arzuyu hem de kendini kontrol etme çabasını aynı anda görebiliyordum. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi, ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmamıştı.
“Bakışlarından her şeyi anlıyorum Buse,” dedi alçak bir sesle, “ama… kendimi tutuyorum.”
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. İçimde hem heyecan hem de sabırsız bir beklenti vardı. Sessizliği bozmadan onun bakışlarına karşılık verdim; çünkü biliyordum, o kontrolünü kaybetmeden bir sonraki hamleyi yapacak ve beni tamamen içine çekecekti.
Emir derin bir nefes aldı ve omuzlarını hafifçe gerdi. Artık aradaki yoğunluğun üstesinden gelmiş gibi görünüyordu; kontrolü tekrar ele almıştı.
“Tamam, sakinleşiyoruz,” dedi sakin ama hâlâ kendinden emin bir tonla.
Arabayı çalıştırırken elleri direksiyona kenetlenmişti; gözleri zaman zaman yolda, zaman zaman bana dönüyordu. İçimde hâlâ çarpan kalbimi kontrol etmeye çalışıyordum, ama bakışlarıyla bile irademi test ediyordu.
“Sakinleşebildin mi?” diye sordu, hafif bir gülümsemeyle.
“Sanırım…” dedim, hâlâ titreyen nefesimle. “Sen de mi?”
Emir kısa bir kahkaha attı. “Benden bahsetme,” dedi, ama sesi yumuşamıştı. “Ben her zaman sakinim… en azından öyle görünmeye çalışıyorum.”
Aramızda kısa bir sessizlik oldu, sadece motorun hafif homurtusu duyuluyordu. Sonra tekrar konuştu:
“Evine giderken istersek bir kahve içebiliriz, ama… istiyorsan sadece sessizce gidebiliriz de.”
Göz göze geldik ve bir an için ikimiz de gülümsedik. “Sadece eve bırak,” dedim sonunda, ama içimde o anın büyüsünü bozmamak için sessizce.
Yol boyunca küçük sohbetler ettik; hangi diziyi izlediğimden, geçen hafta yaşadığımız küçük kazalardan, hatta Ayça’nın yeni aldığı kitaplardan bahsettik. Her kelime, her cümle içimizdeki gerilimi hafifçe dağıtırken, hâlâ aramızdaki elektrik hissediliyordu.
Evimin önüne geldiğimizde Emir arabayı durdurdu. Kapıyı açtığında bana bakışları hâlâ derindi ama kontrolünü kaybetmemişti.
“İyi geceler, Buse,” dedi alçak bir sesle, “ve… kendini fazla yorma. Gelecek sefer seni bekleyecek kadar sabırlı olmayacağım.”
Gülümseyerek başımı salladım. “İyi geceler, Emir.”
Arabadan inerken, içimde hem heyecan hem de güven dolu karmaşık bir his vardı. Ve biliyordum ki, bu gece yaşadığımız her an, çok uzun süre aklımdan çıkmayacaktı.