ALINTI-4

517 Kelimeler
Kürşat ve Zeynep’in düğünü köy meydanında şenliklerle dolup taşıyordu. Davullar çalıyor, zılgıtlar yükseliyor, havai fişekler geceyi aydınlatıyordu. Emine, en yakın arkadaşı Zeynep’in yanında, nedime kıyafetiyle durmuş, yüzüne sahte bir gülümse yerleştirmişti. Zeynep’in mutluluğunu izlerken içten içe bir kıskançlık kemiriyordu ruhunu. Zeynep, sevdiği adamla evleniyordu, özgürce. Kendisi ise, sevdiği adamı gölgelerde aramak zorundaydı. Aniden, kalabalığın arasından Yakup’un keskin bakışları Emine’nin gözlerine değdi. Bir anlık bakışma, tüm köyün gürültüsünü susturdu. Yakup, kimseye fark ettirmeden başıyla az ilerdeki ulu meşe ağacına doğru işaret etti. Emine’nin kalbi göğüs kafesini zorlarken, o anın gelmesini bekledi. Zeynep, gelinliğini savurarak Emine’ye döndü. "Hadi Emine, sen de gel! İçimde bir his var, bu gece çok güzel olacak!" Emine, zoraki bir gülümsemeyle Zeynep’in elini sıktı. "Elbette Zeynep'ciğim, neşen daim olsun." İçinden ise "benim neşem zaten çoktan öldü" diye geçiriyordu. Düğün alayı tam coşmuşken, Emine yavaşça kalabalıktan sıyrıldı. Gecenin karanlığına karışırken, Yakup’un kokusunu ve varlığını tüm hücrelerinde hissediyordu. Ulu meşe ağacının gölgesine vardığında, Yakup’un siluetini gördü. Adam, kollarını kavuşturmuş, karanlık bir heykeltıraşın eseri gibi bekliyordu. Emine, Yakup’a doğru yürüdükçe çalgı sesi uzaklaştı, sanki bambaşka bir dünyaya adım atıyordu. Yakup, Emine’yi belinden tutup karanlığa, ağacın devasa gövdesine yasladığında, gözleri kızın üzerinde öfkeyle karışık bir hayranlıkla gezindi. “Bu halin ne Emine?” dedi Yakup, sesi dişlerinin arasından sızan bir hırıltı gibiydi. “Fistanın dar, gözlerine sürdüğün sürme köyün öbür ucundan seçiliyor. Zeynep’in düğünü dedik de, tüm köyün gözünü üzerine çek diye mi dedik?” Emine, Yakup’un göğsündeki sıcaklığı hissederken gülümsedi. Yakup’un bu hırçınlığı, ona olan aidiyetinin bir kanıtı gibi geliyordu. “Kıskandın mı Yakupum? Zeynep en yakınım, bugün onun en mutlu günü. Onun hatırına özendim... Ama bak, kimsenin yanında değil, senin karanlığındayım.” “Kıskanmak ne kelime... İçeride dört duvar arasında senin bu hayalinle yaşadım ben. Şimdi dışarıdayım ve her herifin sana bakışı, sırtıma saplanan bir bıçak gibi. Bir daha bu kadar dikkat çekmeyeceksin, duydun mu beni? Sen sadece benim gözlerime aitsin.” Emine, elini Yakup’un kirli sakallı yanağına koydu. Az önce sahnede dans eden Zeynep ve Kürşat’ın mutluluğu bir an zihnine düştü. “En yakınlarımız evleniyor Yakup... Her şey ne kadar güzel değil mi? Kürşat, Zeynep’in elini tüm köyün önünde tutuyor,” diye fısıldadı Emine, sesi titreyerek. “Biz de böyle olur muyuz bir gün? Gizlenmeden, kaçmadan... Ben de senin yanında, beyazlar içinde, herkesin gözü önünde yürüyebilir miyim?” Yakup, Emine’nin bu masum sorusuyla bir an duraksadı. Gözlerindeki o sert, metalik ışık yumuşadı ama yerini hüzünlü bir kararlılığa bıraktı. “Bizim yolumuz onlarınki gibi çiçekli değil Emine. Ama sözüm söz... Seni bu karanlıktan çıkaracağım. Gerekirse dünyayı karşıma alacağım ama seni o gelinlikle göreceğim.” Yakup, Emine’nin boynuna tutkuyla gömülmüş, dudakları kızın teninde yasak haritalar çizerken, birden çalılıkların arasından bir ışık hüzmesi sızdı. “Emine! Allah seni kahretmesin Emine!” Emine’nin anası , elinde fenerle karşılarında duruyordu. Kadının yüzü, gördüğü manzara karşısında dehşetle sarsıldı. Kızının fistanının düğmelerinin açıldığını, o "katil" dedikleri adamın kollarında eridiğini görmek onu yıkmıştı. “Anam!” diye çığlık attı Emine, panikle üstünü başını düzeltmeye çalışarak. “Sus! Sesini çıkarma!” diye bağırdı, feneri yere fırlatıp üstlerine yürürken. “Baban seni arıyor! Sen burada bu uğursuzla, bu eli kanlıyla mıydın? Mahvettin bizi, ocağımızı söndürdün!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE