19. BÖLÜM

4490 Kelimeler
Genç kız ile birbirimize sarılmıştık ve korkudan ikimizin de gözleri büyümüştü. Buradan çıkamayacak mıydık yoksa? Komutan Yeşime iyice yaklaşarak "Onlar ölüp ortadan kaybolurken, sen nasıl hâlâ hayattasın?" diye sordu. Robottan bir farkı olmayan Yeşim "Bir dahakine raporumu başkasından alırsınız komutanım." dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Bir dahaki sefere ölürüm falan mı demek istemişti acaba? Komutan Yeşimin yakasını bırakıp hırsla içeri doğru yöneldi. Giderken de yanındaki askere iki emir verdi. "Tüm projektörleri açın ve tüm kameraları izleyin." Ne kaçacak bir yerimiz, ne de saklanacak bir yerimiz vardı. Şimdi kapana kısılmıştık işte. Eğer ışıkları da yakarlarsa kesin yakalanırdık. Komutan tamamen gidince yanımıza gelen Yeşim "Buradan sonrası çok tehlikeli ne yapacağız hiç bilmiyorum!" dedi endişe ile. Bu endişe duygusu bile yüzüne bir renk katmıştı. Demek hâlâ duyguları vardı içinde gizli olan. Ayağa kalkarak Yeşim'in yanına kadar geldim. Yeşim telaşla "Ne yapıyorsun? Saklan fark edecekler!" diye fısıldadı. Kısıkça gülümseyip "Bu kadar ateş altında olman fazla sanırım, artık buradan başka bir yere kaçamayacağız." dedim. Benden cesaret alan genç kız da yanıma geldi. Koluma sarılarak "Hazal abla, sen ne istersen onu yapacağım!" dedi. Gülümseyerek genç kızın başını okşadım. Böyle cesaretlenmiştik ama çok sürmedi. Tüm projektörler yakılınca ortalık gündüz gibi oldu. Aydınlanan ortalıktan sonra gördük dehşet manzarayı. Gülen yüzlerimiz, umut dolu olan kalplerimiz o anda bomboş bir kutu haline gelmişti. Genç kız sert bir şekilde bana yapışarak "Hazal abla ölecek miyiz?" diye sordu fısıltı ile. Karşımda duran vahşet manzarasına bakarak ancak gözlerimi kırpabildim. Gözlerim yaş ile dolmuştu. Kaçan esirlerin hepsi duvar kenarına sığınmışlardı. Projektörler ile ortaya çıkmışlar, sıkışıp kalmışlardı. Ne çıkabiliyorlar ne de eski yerlerine dönebiliyorlardı. Şimdi toplu katliam olacaktı işte. Esirleri gören askerler komutanlara haber verdiler. İki komutan da dışarı geldi. Biraz daha şefkatli olan komutan Norman "Tüm esirleri kafeslerine götürün." diye emir verdi. Mutlu olmamıştım ama en azından şimdi şu anda ölmelerinden iyiydi. Askerler esirlerin yanına gidiyordu ki diğer komutan durdurdu. "Asileri hiçbir şey olmamış gibi yerlerine göndermeyiz! Onların sonu ölüm olmalı!" diye haykırdı. Arkadaşını dinleyen komutan Norman sinirle çıkıştı. "Saçmalama Markus! Başkana ne diyeceğiz o zaman?" diye bağırdı. "Hangi başkan?" diye aşağılayan Markus, işaret ettiği yere kendisi de döndü. Onunla birlikte ben ve tüm esirler dönmüştük. İşaret ettiği yerde Dejan, kardeşi ve daha önce hiç görmediğim bir Sırpı gördüm. Başkan dedikleri bunlar mıydı? Bu savaşı başlatan, bunca insanı katleden ve katletmeye devam eden bu muydu? Bu üç trol müydü insanlığı son noktasına getiren? Korkmaktan ziyade sinirlenmiştim. Kendi ellerim ile boğmadığım, ortadan kaldırmadığını için sinirlenmiştim. Bu sefer Yeşim bizi dinlemeyerek kolu ile genç kızı ve beni geri ittirdi. Geri geri giderek duvara yaklaştık. Bizim taraf karanlık olduğu için gözükmüyorduk. Bu üç komutan emirlerini vermişti anlaşılan. Sıra şekilinde dizilen askerler bir anda açtılar taramalı tüfeklerini. Çığlık atan, ya da atmaya fırsatı olmadan canını veren onca, onlarca belki iki yüz kişi gözümüzün önünde saniyeler içinde yok oldu. Simsiyah ve sapsarı saçları kırmızıya dönen bu insanların ömürlerinin nihayetine gelinmişti işte. Yaşadıkları kısa bir hayat, savaş ile başlamış savaş ile bitmişti. Ciğerlerimde bulunan hava tamamen dışarı boşaldığında dizlerim daha da tutamaz oldu. Diz kapaklarımı kuvvetle yere çarptığımda ne kadar acı hissettiysem beynim o kadar tepki verdi. Bağırmak, çığlık atmak istiyordum ancak mühürlüydü. Tek kelime edecek olursam biliyordum benim de sonumun onlar gibi belki daha kötüsü olacaktı. Korktuğu için mi bilmem, Yeşim'de yanımıza çökmüştü. Genç kız sessizce ağlıyordu, ben ise adeta şoka girmiştim. Gözlerimi hareket ettirmeden öylece bakıyordum. İlk o zaman fark ettim nefes almadığımı, ağzımı açarak büyük bir nefes aldım. Boğazım yanmıştı. Her şey bittiğinde ölürlere yaklaşan Dejan birini arıyordu. Her iddiasına girerim ki o kişi bendim. Acaba gidip teslim olsam mı diye düşündüm bir an. En azından Yeşim ve genç kızın hayatını kurtarırdım. Hatta hayatım karşılığı tüm esirleri isteseydim olur muydu ki? Sinirlenen Dejan iki askeri tekmeleyerek haykırdı "Geri zekalılar Türk kızı yok aralarında nerede bu?" Çevrelerine bakınan askerler yeni oldukları için beni bilmiyorlardı o yüzden aramaya başladılar. Bu arada bir asker soluk soluğa gelerek "Başkanım! Başkanım, Eric komutanın cesedine ulaştık. Kameralarıda izledik girdiği odaya sanırım Türk kız ve Yeşim komutan ile girmişler. "dedi. Yumruğunu sıkan Dejan "Hain Yeşim, bize ihanet etti! En büyük hatayı ona güvenerek yaptım zaten!" dedi. Telaşla Yeşim'e baktım. Yüzündeki aynı duygusuz ifadeyi koruyordu. Sinirden köpüren Dejan "Hiç bir yere kaçamazsın Hazal! Nerede isen çık orataya!" diye bağırdı. Başım dönüyor midem bulanıyordu. Bunca pislik benim yüzümden miydi yani? İkinci savaş, onca sefalet, onca katliam! Ayakta durmaya mecalim yoktu ama haykırmaya vardı. Yaşamaya halim yoktu ama ölmeye vardı. Umuda inancım yoktu ama pes etmeye vardı. Elim ile yerden destek alarak ayağa kalktım. Yeşim ve genç kız bana şaşkınca bakıyorlardı. Ne yapacağımı merak ediyorlar öylece izliyorlardı. Ayağa kalktığımda arkamı dönerek kısık bir şekilde gülümsedim. Biliyordum buracıkta ölecektim ve anı iptal olacaktı ama bunu genç kıza yapamazdım, benim yüzümden ölmesine müsaade edemezdim. Gülümsemem bitince genç kız anlamış olacak ki hayır anlamında başını sağa sola salladı. Artık çok geçti, gidiyordum. Ne olacaksa olsun, öleceksem ölmeyim ve bu sefalet bitsin artık! *** Bazen, bir can için, kendi canından vazgeçmek gerekir. Seve seve, isteye isteye, hiçbir şeyi düşünmeden. Ben de canımı, arkamda delirmiş gibi korkudan şoka giren genç kız için feda etmeye karar vermiştim. Her şeyden vazgeçerek. Yani, tamamen her şey! Geleceğe dönmek ve Tarık'ı unutmayı da kabullenmek. Tarık ile olan bir gelecekten bile vazgeçmek. Bir can için bu kadar şey yapmam çok muydu ki? Hayallerimden, umutlarımdan vazgeçmek. O kızın batan hayallerinin, çürüyen umutlarının yanında. Ya da canımdan vazgeçmek, o kızın canının yanında. Belki de kurtulamayacak benim gibi gömülecekti Bosna'nın kanlı topraklarına. Yine de, en azından benden sonra ölür ve benim onun için verdiğim canıma karşılık mutlulukla giderdi dünyadan. Sahi öyle olurdu değil mi? Ne yaptığımı anlamadan bana bakan Yeşim ve genç kızın bakışları altında yürümeye başladım. Kendimden emin bir şekilde projektörlerle gündüz gibi aydınlatılmış olan alana doğru ilerledim. Ne olacaksa artık olsun, savaş sona ersin ve yiten canlar kurtulsun istiyordum. En azından benim sorumlu olduğum şeylerden kurtulurdum. Sahi hafiflerdi değil mi omuzlarımdaki yük? Karanlık bölümden çıkıp aydınlığa gireceğim sırada ağzım sıkı sıkı kapatılarak geri çekildim kuvvetlice. Öyle hızlı çekildim ki, nefes bile alamadım. Beni çeken kişinin elini tutarak alelacele yüzüne baktım. Kimdi bu ölümümü hızlandıracak olan? Kocaman açtığım gözlerimle ona bakarken, Stephan nefes nefese sessizce azarlamaya başlamıştı bile. beni. "Sen ne yaptığını sanıyorsun Hazal? Sadece kendini mi düşünüyorsun? Sen ölürsen ben ne olacağım, bu kız ne olacak?" Stephan çok korkmuş gözüküyordu. Hiç umudum kalmamış o kızı öyle çaresiz görmek istememiştim bu yüzden kalkışmıştım bu işe ama gerçekten de Stephan'ı unutmuştum. Onu, hiç düşünmemiştim. Kollarımda olan Stephan'ın ellerini sitemkar bir şekilde iterek "Söyle o zaman ne yapacağız? Şimdi olmazsa on dakika sonra, o zaman olmazsa seneye bir gün illa öleceğiz! Bu zalimlerin bizi canlı bırakacağını mı sanıyorsun?" dedim. "Sessiz ol!" diye ağzımı kapatan Stephan etrafta göz gezdirdi. Askerler bizim izimizi sürmüşlerdi ve karanlık taraf ile aydınlığın tam çizgisindelerdi. Birkaç adım sonra bize ulaşabilecek kadar yakın olduklarını düşünmek bile kanımı donduruyordu. İşler ciddiye binince canın kıymeti bir anda büyüyordu. Stephan kulağıma eğilerek "Gizli bir geçit biliyorum, gelmek istersen çıkarayım seni buradan." dedi. Genç kız ve Yeşim'i işaret ettim. Hemen anlayan Stephan "Merak etme onları burada bırakacak değilim." dedi. Bunu duyan genç kız bileğime yapıştı. Bu arada Stephan da ellerini ağzımdan çekerek diğer elimden tuttu. O önde ben arkada , genç kız benim arkamda, Yeşim en sonda yürüyorduk. Muhtemelen Yeşim benim Stephan ile olan yakınlığımıza şaşırıyordu yine de bana güveniyor olmalıydı ki peşimize takılmıştı. Karanlık gittikçe artıyor, projektörün yetişemediği bir alanda bulunan taş ile örülü duvarın önünde durduk. Yolun sonu gibi gelmişti ancak elimi bırakan Stephan belli bazı taşları yerinden sökerek bir kolu çevirip kapıyı açtı. O kadar ağırdı ki Stephan bile açarken terlemişti. Onca kas ve gücüne rağmen böylesine zorlanıyorsa ben hiç açamazdım. Hepimiz içeri girdiğimizde Stephan kapıyı yeniden kapattı. Tünel de değil ama garip bir yerdi. Uzun, upuzundu. Uzunluğu gayet iyi genişliği ise biraz rahatsız ediciydi. Stephan önümüze geçmiş, cebinden çıkardığı bir el freni ile aydınlığı sağladığı için yürümek daha kolay olmuştu. Genç kız ile sarılmıştık birbirimize. Ne kadar gittiğimizi bilemiyorum ama bir yol ayrımı gelmişti. İkiye ayrılan yolun sol tarafında küçük bir odacık vardı. Stephan hızla içeri girip ışığını yaktı. Öyle hızlıydı ki sanki yıllardır kullanıyormuş gibi. Stephan "Hazal içeri girin burası biraz idare eder sizi." dedi. Neden bahsediyordu bu? Ne idare etmesi? Kaç gün kalacaktık burada? "Nasıl yani? Neden idare etsin ki?" diye sordum. Stephan hafifçe gülümseyerek "Buradan çıkmak için güç toplamanız lazım, biraz dinlenirsiniz." dedi. Acınası bir gülüş yerleştirdim dudaklarıma. "Ne dinlenmesinden bahsediyorsun Stephan? Biz ölümden kaçıyoruz, dinlemek de ne demek?" Stephan genç kızın bileklerini açarak "Sen kendine hiç acımıyorsun peki ya bu kız?" Genç kızın çürüklerle dolu olan vücudunu ilk kez o zaman görmüştüm. Ağzımı açıp bir şey diyemeden öylece bakakaldım. Genç kız yanıma yaklaşarak "Benim için fark etmez, ben Hazal abla ne derse onu yapacağım." dedi. Gözelerimi Yeşim'e çevirdim ama o bizimle ilgilenmiyordu. Etrafı inceliyordu. Stephan'ın dediği gibi biraz bencilce davranmıştım galiba. Genç kıza yeniden bakıp "Dinlenelim yarın ilk ışıkla yola çıkarız. " dedim. Gülümseyen Stephan "Ha şöyle Türk kızı ne kadar da inatçısın böyle." dedi ve alelacele bir köşeden çıkardığı yiyecekleri önümüze koydu. Öyle bir saldırdık ki, kaç gün olmuştu bilmiyorum bir lokma yemeyeli. Karnımız doyunca yaraların tedavi süreci başladı. Genç kızın yaralarını tedavi edince hemen uykuya daldı fazlaca yorulmuştu. Stephan'a baktım oda uyumuştu. Bir ben bir de Yeşim uyanıktık. Yeşim ne yemek yemişti nede yaralarını tedavi etmişti öylece duruyordu. Küçük bir sandiviç alarak yanına gittim. Onun gibi yere çömeldim ve ekmeği uzattım. Uzun süre elimdekine bakan Yeşim acı bir şekilde gülümseyerek "İşte bu yüzden." dedi. "İşte bu yüzden lanetlendim!" Ne söylemek istemişti anlamamıştım öylece yüzüne bakıyordum. Elimdekini iterek "İstemez!" dedi. "Benim sana yaptığım kötülüklere karşı sen iyilik yaptıkça daha da derine batıyorum. Lanetleniyorum, eziliyorum, çürüyorum." dedi. Elimdeki ekmeği yüksek bir yere koyarak yere oturdum. Ellerimi dizlerime bağlayarak derin bir nefes aldım. "Akrep akrepliğini yaparken, neden Derviş dervişliğinden vazgeçsin?" diye sordum sessizce. "Ne?" diye sordu Yeşim kısaca. Aldığım nefesi yavaşça geri verip yenisi ile doldururken ciğerlerimi "Öyle işte, tam hatırlamıyorum ona benzer bir şeydi. " dedim. Yeşim "Bu kadar iyi olma, zira benden nefret edeceksin." dedi. "Tarık'ı özlediğin için mi?" diye sordum. Şaşkınca bana bakan Yeşim dona kalmıştı, böyle bir şey dememi beklemiyordu anlaşılan. Ben de yüzümü ona çevirerek "Merak etme seni asla ama asla affetmeyeceğim! Sadece Tarıktan dolayı değil! Böyle bir konumda olduğun için, onca insanın ölümüne göz yumduğu için ve daha bir sürü şey! Yine de benliğimden taviz veremiyorum." dedim. Kelime kelime dinleyip, ilmek ilmek zihnine işleyen Yeşim kısıkça gülümseyerek "Öyleyse ekmeği verir misin kurt gibi açım." dedi. Ben de gülümsedim ve ekmeği uzattım. Yeşim yemeğini yerken, genç kızın yanına gidip oraya kıvrandım biraz uyku benim içinde iyi olurdu. *** Gözlerimi kapatalı ne kadar oldu bilmiyorum ama titreyerek uyandım. Yeşim uyumuştu. Genç kız da yanımda uyuyordu ama Stephan yerinde yoktu. Telaşla yerimden kalktım. Bir oyun yapabilir mi diye şüphelenmeye başladım. Gerçi bana bir şey olursa dejavusu olmazdı ve bunu göze alacak türden biri değildi ama Yeşim ve genç kız umrunda bile olmazdı. Alelacele sağı solu gezdim ama yoktu. Bizi getirdiği tünelin giriş kısmına doğru yürüdüm. Bir ışık gözüküyordu. Biraz daha yaklaşınca o kişinin Stephan olduğunu anladım. Kapıda ne yapıyordu öyle? "Ne yapıyorsun Stephan?" diye sordum. Ağzındaki el fenerini eline alarak "Uyandın mı Dece? Kapının gücünü artırıyorum. Bu sırplara güven olmaz, izimizi er ya da geç bulurlar. Oyalanmaları için sağlamlaştırıyorum." dedi. Alnındaki teri silip feneri yüzüme tutarak "Ne o kaçtığımı mı sandın?" diye sordu gülümserken. Yalan söyleyecek değildim, evet anlamında başımı salladım. Gülmeseyen Stephan başımı okşayarak "Bunu düşünmek senin en büyük hakkın, çünkü gerçekten bencil bir insandım taki sevgili Dece ile karşılaşana kadar." dedi. Neden bahsediyordu bilmiyordum ama yüzüne öylece bakakaldım. "Biliyorsun biz dejavu üyeleri aslında birer ölüyüz. Ve dünyaya dönmek bizim için bir mucize. Sen olmasaydın biz olamazdık. Sahi Dece olmayı nasıl kabul ettin hâlâ anlayamıyorum. Senden sonra da başka Dece olmaz herhalde. Acıklı bir geçmişim var. Netice olarak sevdiğim bir insan için hayatımı feda ettim. Şimdi yeniden hayata gelmek ve sevdiğim insanla yer değiştirmek falan istemiyorum açıkçası. Geçmişte yarım bıraktığım şeyler var onları tamamlamak için geldim. Netice de dejavu olayı bunun için var değil mi?" Stephan öyle çok konuşmuştu ki anlamış, aklımda tutunmakta da biraz zorlanmıştım. Yani dejavu yaşayacağı kişi sevdiği biriydi. Hayata dönmek için değil yarım kalanı tamamlamak içimdi tüm bu çektiği çile. Ne büyük fedakarlık! Odaya geri dönerken "Kim bu sevdiğin?" diye sordum. Stephan elindeki toprağı temizlerken alaycı bir şekilde "Oğlum!" dedi. "Ne? Nasıl yani?" diye kekeledim şaşkınlıkla. Cevap bekledim ama Stephan başka bir şey söylemedi. Öylece yürüdü gitti. Gerçi Selim'de beni seviyordu ve o da benim ölmem için Dejavu yaşamamıştı. Sadece beni görmek için yaşamıştı. Zaten bir insan nasıl olur da sever ve aynı zamanda ölmesini isterki? Aklımı kurcalayan bir sürü soru ile Stephan'ı takip ettim ve odaya girdim. Gökyüzünü göremiyorduk ama saat vardı. Stephan saatine bakarak "Artık yavaş yavaş hareketlensek iyi olur. Zaten Sırplar da muhtemelen her yere bakmışlardır. Geriye burası kalmıştır." dedi. Bir yandan genç kızı uyandırırken, bir yandan da "Bu tünel kime ait? Nasıl yapıldı?" diye sordum. Stephan çantasının ağzını bağlarken "Gönüllü Boşnak ordusuna ait, biz yapmıştık burayı." dedi. Genç kızdan elimi çekerek "Sen Boşnak mısın? Ya, yani Boşnak ordusu muydun?" diye sordum. Ayağa kalkan Stephan, esmer tenini göstererek "Irk olarak Boşnak değilim tabii ki ama sırplar tarafında da değilim. Bir ara gönüllü Boşnak ordusunu işkence için buraya getirdiklerinde bu tüneli bir kazdık. Buradan kurtulunca da bir daha hiç sözünü etmedik." dedi. Şaşkınlıktan nefes almayı bile unutmuştum. Derin bir nefes alarak "O zaman Tarık'ı biliyorsundur." dedim hevesle. Acı bir şekilde gülümseyen Stephan "Tarık mı? Benim zamanımdaki Boşnak ordusundan hayatta kalan yok güzelim. Zaten ben de sırplardanmışım gibi rol yapıp hayatta kaldım. Salaklar inanıp beni komutan falan yaptılar. Yeşim'de öyle zaten." dedi. Şaşkınlığım iyice artmıştı. Yeşim'i gerçek bir sırp komutanı gibi görüyordu gözlerim. Nasıl böylesine iyi rol yapabilirdi? Aklıma bizi kaçırırken "Ölmek üzeresin, yine de rol yapamaz mısın?" deyişi gelmişti. Ölmek üzere olduğu için mi böyle ruhsuz bir sırp komutanına dönüşmüştü? Ah! Daha neler öğreneceğim? Öyle şaşkın şaşkın dururken köpek sesleri gelmeye başladı. Çok yakından geliyordu hemen ardından da insan sesleri. Stephan telaşla "Çabuk olun izimizi buldular, köpek getirmişler." dedi. Telaşla genç kızı uyandırırken Yeşim de o ara uyandı. Eline silahını alarak girişe doğru tuttu. Genç kız korku ile titremeye başlamıştı. Ona sarılarak "Korkma canım kurtulacağız. Korkma." dedim. Genç kız da bana sarılarak "Hazal abla ölümden değil de, anneme ulaşamamaktan korkuyorum." dedi. Genç kızın alnına bir öpücük kondurarak "Benim de ulaşmak istediğim çok sevdiğim biri var. Merak etme kavuşacağız onlara." dedim. Gülümseyen genç kız ayağa kalktı ben de onunla birlikte kalktım ve Stephan'ı izlemeye başladık. Elindeki fenerle yolu iyi gören Stephan koşmaya başlamıştı. Biz de koşuyorduk sesler kesilmişti ama Stephan hızlı olmamızı söylüyordu. Çünkü Stephan'a göre bu sessizlik onların bizi buldukları ve kapıyı açmaya çalıştıklarının habercisiydi. Tünelin sonuna gelmiştik ama su sesi gelmeye başlamıştı. Aniden bizi durduran Stephan "Sessiz olun! Nefes bile almayın!" dedi. Nefeslerimizi tuttuğumuz bir anda Stephan yeniden "Koşun!" diye bağırmaya başladı." "Koşun tazyikli su gönderiyorlar! Koşun! Çabuk, çabuk, çabuk!" Kalbim küt küt atıyordu. Çok korkmuş ve heyecanlanmıştım. Su ile bizi boğmak istemişlerdi anlaşılan. Ancak tünel o kadar uzundu ki gönderdikleri su yetersiz kalmıştı. Dizlerimize kadar ancak ıslanmıştık. Başarısız olduklarını anlayınca kendileri de tünele girmeye karar verdiler. Asker ve köpek sesleri iyice yaklaşmıştı ki, Stephan birden durdu. Tünelin topraktan olan tavanını elleri ile eşip bir kolu çevirdi ve kapı açtı. Sonra yeniden hızlanmamızı söyledi. Neden böyle bir şey yapmıştı o zaman anlamadım ama daha sonra, askerlerin bizim oradan kaçtığımızı sanarak biraz daha oyalanmalarını istediği aklıma geldi. Nihayet çıkışa gelmiştik ancak askerler de gelmişti. Stephan kendisini hızla dışarı atıp beni çekti. Ben de elimi uzattım Yeşim genç kızı omzuna alarak yukarı kaldırdı. Hızla genç kızı yukarı çektik Stephan ile birlikte. Sonra elimi bir kez daha uzattım aşağıya. Yeşim'i çekmeye başladım. O kadar ağır gelmişti ki o an. Tabi anlayamamıştım bir yandan da sırp askerlerin onu geri çektiğini. Telaşla daha çok yardım istedim ancak Yeşim bunu istiyor gibi gözükmüyordu. Elimi tutmayı bıraktı ve Stephan'a dönerek "Onları oyalamamız lazım değil mi?" diye sordu. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Evet anlamında başını sallayan Stephan "Bunu yapmak zorunda değilsin!" dedi. "Biliyorum." diyen Yeşim bana dönerek "Hazalı götür. Dejan'ın bana ihtiyacı var beni öldürmez. Belki de öldürür, bu yüzden Hazal'ı uzaklaştır." dedi. "Hayır, ben de gelirim o zaman." diye çıkıştım. Ve tünele inmeye başladım. Stephan hızla kolumdan çekip uzaklaştırdı. Genç kız da korku ile bana bakıyordu. Uzun müddet Yeşim'den nefret etmiştim, onu hâlâ da affedemiyordum ama şimdi canım çok yanıyordu. Stephan genç kıza beni tutması için adeta emir vermişti. Bağıra çağıra ağlamam hiçbir şey ifade etmiyordu. Stephan tünelin kapısını kapatıp üzerine yüklüce toprak attı. Sanki Yeşim diri diri mezarına gömülmüş gibiydi. İstemsizce döktüğüm yaşlarım, canımın çok derinlerden yanmasından kaynaklanıyordu. Genç kızın elinden kurtularak kapıya doğru yöneldim. Tırnaklarım ile toprağı kazmaya başladım. Stephan ve genç kız beni durduramıyorlardı. Telaşla açtığım için kırılan tırnaklarımdan kanlar süzülmeye başlamıştı ancak bunu hissedemeyecek kadar canım yanıyordu. Tam o anda kanımı donduracak bir ses duydum, ellerim hareket edemez oldu. Yeşim'in çığlıkları altında iki el silah sesi gelmişti. Daha fazla kalmama müsaade etmeyen Stephan beni sırtına alarak taşımaya başladı. Hızlı yürümemize rağmen Yeşim'in çığlıkları hâlâ kulağımdaydı. Belkide hayat bir can için kendi canımızdan vazgeçtiğimiz zaman, bir mezardan çıkıp büyük bir bahçeye dönüşür. Belki de hayat küçük bir fedakarlıktır, ardı arkası kesilmeyecek olan. Belki de, belki de kardeşliktir. Şeytanlar yüzünden düşmanlığa dönüşen bir kardeşlik olsa bile... *** Gözler, insanoğlunun en derin parçasıdır. Onun ile görür, onun ile yürür, onun ile hisseder insan. Hatta kalbin bile aynasıdır, gözler. Derinliği inildikçe bitmeyen bir kuyu gibidir. Bir göze sahip olmayan çok iyi bilir, gökkuşağının renklerinin değerini. Daha çok bilir yürüdüğü zaman gözün değerini. En fazla o hisseder, annesini görmediği için onun sevgisini. Bir avuç toprağın bir insanı gömmek için yeterli olduğunu gören gözler, onun acı dolu çığlıklarını duyar, yaydığı hüznü de hisseder aynı zamanda. Ve işte gözlerdir en derin parçamız. Onun ile akıtırız acılarımızı, onun ile serperiz mutluluklarımızı. Ve onun ile gösteririz korkularımızı... Tüm vücudum tepki veriyordu artık, gücüm halim kalmadı diye. Yüreğim bir kor gibi yansa da kapanıyordu gözlerim. Yorulmuştu gördüklerinden, ezilmişti duyduklarından ve çürümüştü hissettiği bozuk duygulardan. Stephan güçlü kolları ile beni taşırken, genç kız bir saniye yanımdan ayrılmıyordu. İşte böylece ayrılmış olduk Bosna'nın ölüm saçan kabirlerinden. Kurtulmuştuk. Yine de başarılıydı kabirler, evet biz kaçmıştık ama her şeye rağmen içini doldurmayı başarmıştı. Onca can yitip gitmişti yine eften büften! Evet başarılıydı Bosna'nın kabristanlığı, onca boşnağı tek hamlede yutmuştu. Kısa bir oldu bittiye getirilerek bir nesil yok edilmişti. Artık o neslin annesi, kız kardeşi ya da ablası olmayacaktı. Ve o nesil devam etmeyecekti. Ya Yeşim? Ona ne olacaktı? Tarık gibi gelecekte de yaşadığını bildiğim için çok üzülmemiştim ama onun hayatına da yaşamak denirse. Biliyordum yeniden Dejan'ın kölesi olacaktı. Ve belki de şimdi olduğundan bin kat daha artacaktı nefreti kini. Acısı ile tatlısı ile geride bıraktığım onca saatten sonra ne kadar geçti bilmiyorum ama gözlerimi araladığımda bir çift göz ile karşılaştım. Endişe, korku ve umut dolu bir çift göz. Ne zaman gelmiştik, nasıl gelmiştik belli değildi ama güvende olmalıydık. Elimi sımsıkı tutup, başımda bekleyen gençkız sevinçle "Hazal abla!" diye çığlık atmıştı. Onun çığlığı ile gülümsedim ama dudaklarım ince ince acıyıp sonra da ıslanmaya başlamıştı. Elindeki bezle dudaklarımı silen genç kız "Hazal abla bir müddet gülmemelisin! Çok kuruduğu için dudakların çatlıyor ve ince ince kanıyor." dedi. Tamam anlamında başımı sallayıp yavaşça doğruldum. "Saat kaç?" diye sordum. " Güneş batmak üzere!" diyen genç kıza öylece bakakaldım. Hapishaneden kaçtığımızda da hava karanlıktı nasıl oluyordu? Anlamamışça genç kıza bakarken "Nerdeyse bir gündür uyuyorsun abla! Çok yorulmuş olmalısın." dedi. Hem şaşırmış hem de mutlu olmuştum. Gülümsemek istedim ama hemen sonrasında acı ile inleyince dudaklarımı topladım. Bir müddet gülmemem gerekiyordu. Rahatça uyumayalı ne kadar olmuştu? Yaşadığım şey bir anıydı ve her an geçmişe dönebilirdim ama sonuçta ben bunları geçmişte yaşamıştım. Herhangi bir seçeneğim ve bilgim olmadan. Geçmişte Tarık'ın ölüp ölmediğini ve kendimin ölüp ölmeyeceğini bilmeden öylece yaşamıştım. Acaba nasıl katlanmıştım ki? Aklıma gelen sorular ile yeniden başımı yastığa koydu. Açık tutmaya çalıştığım gözlerim yeniden kapandığında genç kız yeniden üzerimi sıkıca örttü. *** Aradan ne kadar geçti bilmiyorum ama havanın durumuna bakarak gece olduğunu anlayabilmiştim. İyice yorulan bedenim artık dayanamıyordu anlaşılan. Hemen yanıma kıvrılan genç kızın üzerini iyice örterek ayağa kalktım. Biraz başım dönmüştü ama yürümeyi başarabildim. Minik minik yürümeme rağmen vücudum büyük bir güçle sarsılıyordu. Yeterince uyumuştum ama sanırım bedenim hala yorgundu. Kapı görevi gören tahta şeyi aralayınca dışarı çıktım. Burası bir çok gecekondunun toplandığı bir köy gibi gözüküyordu. Geceyarısı olmuştu ama hâlâ tek tük ışıklar vardı. İnsanlar uyuyamıyorlardı. Temiz hava yüzüme çarpınca titredim. Ciğerlerim temiz hava almayalı eskimiş gibiydi. Bir kere daha çektim içime. Sonra bir kere daha. Boğazım fazlaca tahriş olduğu için yanıyor dudaklarım acıyordu. Açıkçası bütün vücudum tamir bekliyordu. Düzelir miydi ki? Eski haline gelir miydi? Nasıl düzelirdim bilmiyorum sahi kırılan bardaktan yeniden su içilir miydi? Belki de bu hesap vücudum iyi olsa da kalbim hiçbir zaman düzelmeyecekti. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, eskisi gibi mutlu ve heyecanlı, yaşam dolu bir Hazal olamayacağımı biliyordum. Gözlerimin tanık olduğu onca şeyden sonra nasıl tamir ederdi yüreğim kendisini? Mechüle gömülen ve gömülü olan bir çok mechül vardı. Yüreğimi yakan ve yüreğimde yanan birçok şey. Saçlarımı hareketlendiren rüzgara karşı kırptığım gözlerim nemlenmişti. Titriyordum, kıştı ve de soğuk. Kar bile yağmayı bırakmıştı bu eziyetler şehrine. Yağmur yağmaz, kar kaplamazsa nasıl temizlenirdi bu pislikler? Nasıl arınırdı onca kirden? Yağmalıydı! Evet yağmalıydı kar! Üzerinde kurumuş kan bulunan elimi yavaşça yukarı kaldırdım. Sonra diğerini. İstediklerim vardı, ihtiyacım vardı. Bana onu verecek olan kişiden istedim. Diledim. Yalvardım. "Allahım! Kaderimde çizili olan ve senin çizdiğin kaderime razıyım ancak, ne olursun bu kaderi Tarık ile bir kıl! Sonunda ölümde olsa bir kıl! Ne olursun bir kıl! " Duama devam edecektim ki ensemde sıcak bir nefes hissettim. Hızla başımı çevirdiğimde Dejavu'nun da dua etmek için ellerini açtığını ve bana tatlıca gülümsemekte olduğunu gördüm. Büyük bir özlemle "Dejavu!" diye bağırdım. Gülümsemesini artırarak gözlerini yavaşça açıp kapattı. Sonra sıcak elleri ile, ellerimi tutup ellerinin arasına aldı. Kafasını çok az sağa eğip gözlerimin içine baktı. Artık sanki üşümüyordum. Titremem ve acılarım dinmişti. Ettiğim dualarım kabul olmuşasına, yüreğime bir tazelik gelmişti. Benim yüzüm yeniden gülerken Dejavu'nun gözünden bir damla yaş süzülmüştü. Yaşın yanağından süzülüp yere düşüşünü izledim. O yaşın yere düşmesi ile içime büyük bir ağrı saplanmıştı. Sanki, kendini feda eden bir can gibi yitip gitmişti o yaşta. Yutkunup yavaşça elimi Dejavu'nun ellerinin arasından çıkardım ve yüzüne götürdüm. Ellerine nisbetle yüzü o kadar soğuktu ki, tıpkı bir ruh gibi. Titrekçe "Dejavu!" dedim. İyi olup olmadığını merak ediyordum, bir insan gibi ölmesini beklemiyordum ama, o ben, ben de o olduğuma göre aramızda bir bağ olmalıydı ve şimdi o gün gün eriyip gidiyordu. İlk karşılaştığımız zamana kıyasla daha zayıf, daha solgun ve bitkin gözüküyordu. Hızla nefes alıp verirken "Dejavu iyi misin?" diye sordum. Evet anlamında başını sallayan Dejavu gülümsedi ve yutkunarak "İyiyim ama, artık sona yaklaşıyoruz. Benim de görevim bitiyor. Fazla bir gücüm kalmadı, o yüzden eskisi gibi değilim." dedi. Demek sona yaklaştıkça böyle olacaktı. Her şey bittiğinde Dejavu'ya ne olacaktı peki? Her şeyin bir an önce bitip Tarık'a kavuşmayı hayal ederken, bazı şeyleri hiç düşünmediğimi fark ettim. Evet sona yaklaşıyorduk. Son bir dejavu kalmıştı. Stephan'ında dejavusu olduktan sonra artık geleceğe dönecektim. Önümde daha neler vardı bilmiyordum ama korkuyordum. Milyonda bir yaşanan bir hikayem olmuştu ve milyonda bir bulunan bir sabır göstermiştim ancak bu hayat için sahip olduğum, milyonda bir bulunan dostum yitip gidiyordu. Eğer o giderse ben nasıl idare edecektim? Yalnız başıma bu işin altından kalkmamın imkanı yoktu. Ağlamaklı çıkan sesim ile "Sensiz yapamam! Sen olmadan olmaz dostum!" dedim. Gülümseyen Dejavu "Sensiz derken? Hep unutuyorsun aptal kız! Ben senim! Sen de ben!" dedi. Gözlerim yaşla dolu öylece Dejavu'ya bakarken, Stephan geldi. Siyah takım elbise giymiş, jilet gibi hazırlanmıştı. Görünüşe göre dejavusu birazdan başlayacaktı. Tam da bu geceye özel dolunay vardı. dolunay bütün karanlığı aydınlatıyordu. Aylı geceleri çok severdim ancak bu gece nedense çok huzursuz ediyordu beni. Yüreğim yanıyordu adeta. Stephan bana dönerek "Sevgili Dece artık veda vakti geldi." dedi ve konuşmasına devam etti. "Hazal, nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Çok yanlış ortamlarda karşılaştık ve sanırım kendimi sana doğru olarak ifade edemedim. Gerçi itiraf etmeliyim ki, ilk başta o kulübede senin Dece olup, bu işi başarabileceğine inanmıyordum. Bu yüzden de kendimi kandırmamak ve sonradan üzülmemek adına sana fazla yaklaşmıyordum. Sana fazla asabi ve kötü davranmış olmalıyım. Bu dünyada en büyük teşekkürü etmem gereken kişi sen olmana rağmen canını yakıp kalbini kırdıysam özür dilerim. Eğer sen olmasaydın değerli oğlumu kurtaramazdım." Stephan konuşurken gözlerim Dejavu'ya takılmıştı. Stephan'ı büyük bir dikkatle dinliyor. Bana yapılan övgülerde gülümsüyor, benim adıma seviniyordu. Çok içten konuşan Stephan tanıdığım Stephan'a hiç benzemiyordu. Onu dinlerken ağlayacak gibi oluyordum. Gözlerimi açıp kapatıp gözyaşlarımı dağıtırken "Oğlun mu? Senin oğlun mu var?" dedim. Gülümseyen Stephan "Evet! Her şeyi onun için yaptım." dedi. Kısa bir kahkaha atan Stephan devam etti. "Sen benim hikayemi bilmiyorsun değil mi? Muhtemelen çok garip gelmişimdir. Hem sırp değilim, hem profesörüm, hem komutanım, hem onları seviyorum, hem de sevmiyorum diyorum değil mi? Ah! Benim hikayem çok karmaşık görünüyor ama aslında çok basit. Her şey minik oğlum içindi. O bu dünyadan gittiğinde, tek amacım sırplardan onun kanını almak oldu. Bunun için tam oniki sene çalıştım. Yeniden üniversiteye gittim. Sırp okullarına girdim, öğretmen, sonra da profesör oldum. Askeriyeye katıldım ve onlardan biri gibi oldum. Amacım onların en zayıf anlarında enselerinden kapaklanmaktı. Hepsini oğlum için yaptım. Benim için gözünü kırpmadan ölüme giden oğlum için." dedi. Stephan'ı dinlerken küçük bir erkek çocuğu koşarak gelip Stephan'ın bacağına yapıştı "Baba sen beni bırakacaksın değil mi? Beni yalnız bırakacaksın değil mi?" diye sordu. Çocuğun boyuna kadar eğilen Stephan derin bir nefes alıp yutkundu ve oğlunun başını okşayarak "Yalan söylemek büyük günah! Bu yüzden gerçekleri anlatacağım. Şimdi gideceğim ama, yeniden karşılaşacağız. Bak oğlum bizim iki tane dünyamız vardı ya hani. Ben bu dünyada saklambaç oynacağım ve sen de sayı sayacaksın. Sen beni bulunca ortaya çıkacağım. İşte o zaman oyun bitecek ve ikinci dünya başlayacak. İşte orada buluşup hiç ama hiç ayrılmayacağız." dedi. Gülümseyen çocuk "O zaman oyun oynuyoruz öyle mi? Peki saymaya ne zaman başlayacağım." dedi. Stephan küçük çocuğun başını okşayarak "Ben söylediğimde gözlerini kapat ve saymaya başla." dedi. Yavaş yavaş havalanıyordum. Kanatlarımın çıktığını hissetmemiştim, taki yanlara açılana kadar. Gözlerim hızla Dejavu'ya gitti. Başını sallıyor bana bakıyordu. Bu başlıyoruz demek miydi? Stephan eğilerek oğlunun alnından ve gözlerinden öptü ve sessizce "Hadi gözlerini kapat ve saymaya başla!" dedi. Küçük çocuk heyecanla gözlerini kapatıp saymaya başladı. Bu onun için bir oyundu. Gerçi doğru dünyaya açılan penceremiz kapatıldığında her şey bir oyuna dönüşürdü. Çocuk da minik gözlerini kapattığında bizim gözlerimizin gördüğü her şey onun için anlamsızlaştı. Çocuk gözlerini kapattığı için onun dünyası değişmişti. Bizim için doğru onun için oyun oluvermişti. Öyle değil miydi zaten, bir çift göz hem duyar, hem hisseder hem de görürdü. Çocuğun sayımı başlamıştı. "Bir!" Stephan ve oğlu yükselerek yan yana geldi. " İki!" Stephan rahat bir şekilde mezarına dönerken "Üç!" çocuk hayatına döndü! Yere inen çocuk gözlerini açtığında seke seke koşup köyün sokaklarında kayboldu. Ne üzgün ne de umutsuzdu. Onun için oyun başlamıştı ve son bulduğunda babası ile görüşecekti. Yalan da değildi. Kanatlarım eski haline gelip, yeniden Hazal olduğumda gözlerimi kapattım. Ben de onun gibi yapsam benim için de oyun başlar mıydı? Hani içinde Tarık ve benim olduğum tatlı bir oyun. Yaralarımın sarılıp, sağlam bir hale geldiğim bir oyun! Sahi gözlerimi kapatırsam her şey bir oyuna dönüşür müydü? Artık dayanamıyordum. Öyle çok özledim ki, her şeyi göze alıp geleceğe gidecek kadar. Öyle çok özledim ki. Çok özledim. Hem de çok.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE