"Neyse işimize dönelim, bu adam hakkında bir şey bilmemen normal, bilsen zaten yardım etmiş olmazdın. Önemli olan araştırıp bulmak, tabi biraz zor olacak gibi görünüyor ama neyse!" dedi ciddi bir şekilde.
"Niye zor olsun ki?" diye sordum merakla.
Hınzırca gülümseyip işaret parmağı ile başının önünde daireler çizen genç "neyse ben kaçar, bu arada yeni trend kıyafetler için teşekkürler" dedi ve yine kayboldu.
Bir anda yok olmuştu. Bilerek düşünmemiştim ama nasıl böyle hayal edebiliyordum? Şu dejavu denilen şeyi kontrol edebilir miyim acaba?
Anlık daldığım düşüncemden bir anda sıçradım çünkü sokak lambasının altında mola veren adam yürüyüşüne devam ediyordu. O önde ben arkada bir salyangozdan bile daha yavaş ilerliyorduk. Zavallı adam birinden dünyanın kazığını yemişti belli ki, nişanlısından mı? Karısından mı? Onu bu hale kim getirdi ki?
Dakikalar süren yolculuğumuzun sonuna varmıştık. Evi olduğunu düşündüğüm kulübeye geldik. Daha doğrusu burası gece kondu gibi gözüküyordu. Tek katlı derme çatma yapının hiç penceresi yoktu. Sanki bilinçlice yapılmış, içinde barınanı ebediyyen karanlığa mahkum edercesine. Tahtadan olan kapısının hiç bir güvenliği yoktu, ne kilit ne başka bir şey. Bir adım genişliğinde olan bahçesi demir örgülerle çevrelenmişti, ve ne garipse bahçe kapısında büyük bir kilit vardı. Kuvvetli tellerlerden oluşan çitler içinde bulunan evi korumanın anlamsız olduğunu düşündürürcesine küflenmişti. Yine de içeri girenin dışarı çıkma olanağı olmaksızın kuvvetliydiler.
Adam yavaş adımlarla ilerlerken bahçeden içeri girdi. Benim içinde bu bir şanstı. Sanırım bahçe kapısını kilitlemeyi unutmuştu. Şimdi girdim girdim yoksa giremezdim.
Yorgunluğumdan ötürü sürekli dalıp duruyordum. Vakit kaybetmemeliydim. Adam belki geri dönüp kapıyı kapatabilirdi. Öyle ya da böyle hızla içeri girdim. İyikide girmişim çünkü adam geri gelip kapıyı kilitlemişti. Artık çıkışı olmayan bir dünyaya girmiştim. Ve burada kurallar yoktu her türlü suçu işlemek caizdi. Bu da her zamankinden daha tehlikeli gözüküyordu. Adam tekrar eve yöneldi ama içeri girmedi yavaş yavaş ilerleyerek bahçeyi dolandı ve arka tarafta bulunan sadece çatısı konulmuş etrafı açık bir alana girdi. Yerde kartonlar seriliydi. Birkaç da bira şişesi vardı etrafta. Tiksinerek kaldırdığım üst dudağımda daha çok üzüntü baskındı.
Az sonra adam ayakları ile şişeleri itip bir şeyler mırıldandı.
"Lanet olası sarhoşlar yine gelmişler buraya"
Derinden bir inilti gibi çıkan sesi mırıltıyı andırıyordu. Daha çok acı ile yoğrulmuş bedeninin nefret püskürmesi gibiydi. Evin duvarından sadece başımı çıkarmış onu izliyordum ki, istemsiz ayağım bir şeye değdi. Yuvarlanan o şey, cam şişeden başkası değildi. Öyle yuvarlandı ki kuvvetli bir sesle bir şeye çarparak parçalandı.
Şüphelenen adamın gözleri, sonra da başı benden tarafa çevrildi. Yine bir titremedir almıştı beni. Bahçe kapısına gözlerim iliştiğinde kilit aklıma geldi. Korksam da hâlâ adamda olan gözlerim o anı görmese daha iyiydi. Yerde bulunan bir şişenin ağzından tutup yere vuran adam, kırılmış ve daha da keskinleşmiş şişe ile bana doğru geliyordu. Ne yapabilirdim? Hiçbir şey...
Titreyerek celladımı bekledim, nefesim bile fısıltının uşaklığını yaparcasına sessiz ve bir o kadar çaresizdi.
***
Şarkın bülbülleri diye bir masal okumuştum eski bir kitaptan. İnsan olmak isteyen bir meleğin on iki gününü anlatan fantastik bir masaldı. Gerçeklere bile inanmayan ben, o fantastik kitapla hiç ilgilenmemiştim ancak o masaldaki birkaç cümle nedense şimdi bana kendimi anımsatıyordu.
... Melek insan olmak için, bir insanın kalbini beş parçaya bölüp, ıhlamur ağacının altına gömmeli idi, bunu yapmazsa asla insan olamazdı. Ancak melekler böyle kötü işler yapmazdı. Eğer o bunu yaparsa, insan olmak için elini kana bulamış olacaktı. Yinede insan olmak istiyordu. Böylece seneler seneleri kovaladı, ne melek bir kalp bulabildi ne de insan olabildi....
Neden şimdi bu masalı anımsıyorum ki? Şu an canımın derdine düşmüş olmam gerekirken, aptal bir masalı düşlüyordum. Gözlerim son bir kez daha kapıya yöneldi ancak umut yoktu. Kapı kilitliydi. Üstelik adamla aramızda öyle kısa bir mesafe vardı ki kapıyı açmaya çalışsam kesin beni yakalardı. Yakaladıktan sonra ne yapardı , onu bilemeyeceğim. Her şeye rağmen riske girme lüksüm yoktu. Nerdeyse nefes bile almıyordum. Dizlerimin üzerine çökmüş, kafamı iki elimin arasına almıştım. Bu bile bana yeterli gelmiyordu. Hemen bir şey yapmalıydım, böylece durmamın hiç faydası yoktu. Bir anda içimde öyle bir his belirdi ki, sanki sırtımdan uygulanan bir kuvvet beni ölesiye itiyordu.
Arka bahçeden bana doğru gelmek de olan adamın ayak seslerini duymaya başladım. Yaklaşmıştı. Telaşla sağ sola baktım ve adamın evinin sadece o çatısı olan barakadan ibaret olmadığını gördüm. Ön bahçede küçük bir odacık daha vardı. Ancak burası öyle küçüktü ki içinde on kişi rahat duramazdı. Yinede başka şansım yoktu onun dikkati dağılana dek burada saklanmam gerekiyordu. En azından kapıyı açana dek. Kendime savurduğum yüzlerce hakaret arasında odacığa girdim. Kendi kendime söylenip duruyordum ancak, ne kadar iyi bir karar aldığımı adam benim olduğum bölgeye gelince anladım. Elindeki kırık cam şişe ile öyle heybetli görünüyordu ki, davetsiz misafirlere hiçte kibar davranacak bir hali yoktu. Bu odacık yarı tahta, yarı beton karması bir yerdi. Özensiz ve öylesine yapıldığı çok belliydi.
Boşluklar ve yıkıklarla dolu olan odanın, açık bölümlerinden birinden bakınca net bir şekilde adamı görebildim. Birden karşımda görünce ürkmüştüm. Korkudan hıçkırık tutmuştu, ancak sesimi duyması benim için hiç iyi olmazdı. Tüm nefesimi boğazıma tıkadım, öylece yutkunmadan durdum. Böyle beklerken ne kadar susadığımın farkına vardım. Boğazımın içi kupkuruydu, üstelik soğuktan etkilenen dudaklarım da yer yer çatlamıştı.
Bir kaç defa etrafına bakınan adam, etrafta şaşkınlıkla ve bir o kadarda korkuyla yürüyen bir yavru kediden başkasını göremeyince, büyük bir şangırtı ile şişeyi yere attı. Sinirlenmişti, ama niye? Benim bunu anlamam imkansızdı. Zaten yüzünü net göremediğim adam, adeta mimiklerden muaf tutulmuştu.
Yavaş yavaş, tekrar eski yerine dönüp karton kutularının üstüne döndü. Onu odacığın kırık dökük bölümlerineden rahatça izleyebiliyordum. Yüzünü net göremesem de oturup kalktığını anlayabiliyordum.
Benden uzaklaşınca derin bir nefes aldım, bir iki saniye bekledikten sonra tuttuğum nefes ile hıçkırığımın da geçtiğinin farkına vardım. Bu güzel bir şeydi, en azından...
***
Güneş yeni batmıştı ancak etraf zifiri karanlıktı. Girdiğim odacığın içinde göz gözü görmüyordu. Varsa bir lambası bunu açmam imkansızdı. Geriye kalan tek şey, gözlerimin karanlığa alışmasını beklemek olacaktı. Kendimi, kendime sövmekten alamadım.
"Lanet olası merakım, hepsi bu yüzden, şimdi evde ne güzel sıcacık ayaklarımı uzatmış televizyon izliyor olacaktım!"
Kendime lanetler yağdırmaya devam ediyordum ki, bir yerlerden cıkcıklama sesi yükseldi. Bu ses tanıdıktı, evet, bu ses gıcık oğlanın sesiydi.
Birden omzuma bir parmak dokundu, arkama dönüp baktığımda, eline aldığı bir kutu buz gibi kolayı lıkır lıkır içmeye başladı. Öyle ki bana nisbet olsun diye elini yukarı kaldırmış kafası da geriye doğru eğmiş, boğazından akan yudum yudum kolaları bir bir sayıyordum.
Boğazından aşağı inen kola gırtlağını bi yukarı bir aşağı indirip duruyordu. Olmayan tükürüğümü yutup birazcık olsun boğazımı ıslatmaya çalıştım ama tabi ki yeterli olmadı. Bu çocuk benim için bela gibi bir şeydi. Bir işe yaramadığı gibi sinirimi bozuyordu.
Son damlasına kadar bitiren çocuğa acınası gözlerle baktım, hatta gözlerimi sevimli kediler gibi kocaman açtım ama bana mısın demedi!
Son damlayı da mideye indirdiğinde, büyük bir güçle sırtına vurdum, elinden düşen kola şişesi ile birlikte son damla sanırım genzine kaçmıştı. Kaç defa öksürdü bilmiyorum ama bunu önemsediğim pek söylenemez. Nefret dolu gözlerle baktığım çocuk öksürük seansı bitince çemkirmeye başladı.
"Ya! Ölüyordum az kalsın!"
İlk cümlesinden sonra bir tuhaflık olduğunu anlamış olacak ki başını bir sağa bir sola sallayıp, hayır olmadı dercesine yüzünü buruşturdu. Sonra açıklamasını kendi yaparak
"Tamam bir hayal ürünü olduğum içim ölmem biraz saçma ama, ne yapıyorsun Allah aşkına?"
Tehditkar bakışlarımla üzerine yürürken, kaçamak geri attığı adımlarını fark edebiliyordum.
Hem tatlı, hem başbelası bu hayal ürün çocuğun fazlaca hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim.
Suçlarcasına üzerine yürürken
"Asıl sen söyle bakalım, susuzluktan kıvrandığımı göremiyor musun? Bir de gözümün içine içine bakarak midene indirdin tüm kolayı!" diye çemkirdim.
Hem arkasına bakıyor hem de istemsiz yutkunuyordu, bilerek mi yapıyordu? Yani böyle tatlı olmayı nasıl başarıyordu? Tam yeni bir cümleye başlayacağım sırada çocuk yine ortadan kayboldu. Sıkıştığında kayboluyordu, cin midir nedir?
Kulağımda tırmalayıcı sesini işittim bir anda
"Cin değil! Ben senim, sen! Sen!"
Çınlayan kulaklarımı birkaç defa ovduktan sonra eski umutsuzluğuma geri büründüm ancak bu çok uzun sürmedi. Dejavu'nun kulağımda yankılanan sesi beni meraka sürüklemişti.
"Sürpriz!"
Etrafta bir şey göremedim ama bir şey bekledim. Gözlerimi bir kaç defa açıp kapadığımda etraf öyle bir aydınlandı ki, neye uğradığımı şaşırdım. Acaba yanlışlıkla bir yere falan mı bastım, ya da bir ışık mı yaktım? Refleks olarak yere çömelip kafamı korumaya aldığım esnada hiçbir kıpırtı göremedim. Duvarın kırıklarından adama baktım o da bir hiçbir şey olmamış gibi hâlâ oturuyordu.
Demek ki anormal bir şey yoktu, zaten az sonra ışığın sokak lambasından geldiğini anladım. Oysa ki daha işlek caddelerdeki lambalar çoktan yanmıştı. Neyse bunu umursayacak durumda değildim tam önüme gelen saçlarımı geri itip ayağa kalkıyorudum ki, "Aman Allahım bu da ne? " diye sessizce haykırdım.
Gördüğüm manzara karşısında kendimi şaşırmaktan alamadım, böylesiyle hiç karşılaşmamıştım.
"Burası bu adamın evi mi? Yani odası mı?"
Olduğum yerde kocaman bir daire çizerek dönüp çevredeki her şeye gözattıktan sonra, adamın bir kaçak, ya da ne bileyim bir seri katil olup olmadığı konusunda endişeye kapıldım. Sonra bir anda aklıma bir kaç saat önce sinirle buruşturup yere attığı gazete parçasında ki haber geldi.
Dolandırıcı nişanlı yeterli delil bulunamadığı için serbest bırakıldı.
Yine bir korkudur almaya başlamıştı beni. Dolandırıcı kelimesini kimbilir kaç defa tekrar tekrar heceledim. Serbest olduğuna göre dolandırıcı nişanlının bu adam olması kuvvetli bir ihtimal , peki sadece dolandırıcı mı? Duvarda gördüğüm şu şeylere bakılırsa dolandırıcı olmak onun için fazla hafif kalırdı.
Daha iyi anlamak için duvara iyice yaklaştım bir değil, yüz değil, binlerce resim vardı. Hepsinde bir erkek bir kız yanyana ama ikisinin de yüzleri kesilmişti. İnsan bunların hepsini kesmeye üşenir diye geçirirken içimden etrafta olanların bunlarla sınırlı olmadığını gördüm. Bir çok kurutulmuş çiçek ve, ve bir de karton bir kutu vardı. Tereddütlüydüm. Gördüğüm bunca şeyden sonra onun içinde ne olduğunu merak etme cesaretini dahi kendimde bulamıyordum.
Bunlarla uğraşırken midemden gelen acınası seslere kulağım dikkat kesildi. Aslında öğle yemeğini yiyeli çok olmamıştı ancak, bu aralar diyetteydim üç gündür salata ve bademden başka bir şey yememiştim. Kısa sürede az şeyler yemeliydim. Yalnız şimdiden dört öğünümü atlamıştım. Susuzlukta cabasıydı. Tam bunların bir kabus kadar korkutucu olduğunu düşünürken çantamdan duymamam gereken acı bir şey haykırdı.
"Olamaz telefonum, olamaz ya!"
Şarjımın bitmesi benim suçum olsa da bunun için kendimi suçlayacak halde değildim. Binler verdiğim telefonun en ihtiyacım olduğu zamanda intihar etmiş olması alt dudağımın içini kemirmeme neden olmuştu. Eğer eski tip telsiz görünümlü bir telefonum olsaydı hâlâ dayanan şarjım ve muhtemelen en azından beni oyalayacak yılan oyunu olurdu.
Beynime neler oluyor böyle? Zaman geçtikçe iyice saçmalıyordum. Etrafımda kafasız resimler var ve ben loş bir odanın içinde resmen hapisim. Neden sonra aklıma bir kez daha adama bakmak geldi.
Kırık bölümlerden birine dayadığım başım hafif döner gibi oldu. Adam öyle vasat görünüyordu ki seri katilin, uşaklığını yapacak türde bile değildi. Belkide yaptığı pis işler ve işlediği cinayetlerden sonra artık depresif bir hale bürünmüştür.
Böyle ikilemde bulunurken adamda bir hareketlenme oldu, gözleri bir anda hareketlendi. Onun bu ani hareketleri beni
korkutuyordu doğrusu. Kapıya doğru yöneldi. Hızla korunma moduma geçtim. Ne kadar işe yarar olduğu konusu tartışılırdı. Eğilip olup bitene kulak kesildim. Sanırım biri gelmişti.
Deli gibi merak etmeme rağmen şimdilik yerimden ayrılmamalıydım. Buradan geçene kadar temkinli olmalıydım. Delikten baktığım kadarıyla adam sinirli ve gelen misafir ile hiç ilgilenmiyordu. Doğrusu onun için çok yerinde bir davranıştı ancak yine de fazladan nefret dolu hareketlerini seziyordum. İzlenimimi yarıda bırakmak zorunda kaldım çünkü gelen her kimse odaya doğru yaklaştı ve incelemeye aldı. İyice büzüşüp bir top gibi küçüldüm . Neyseki adamın mırıltıyı andıran bağırışı ile gelen kişi adam tarafına yöneldi.
Ne konuştuklarını duymak için kırık deliklerden birine kulağımı yasladım. Gelen bir genç kızdı. Bir şey soruyor, yalvarıyordu. Sesi hiç yabancı değildi. İçimdeki dürtüyle kırığa gözümü yerleştirdim.
Sanki kuruyan dudaklarım bir anda nemlendi bu vücuduma vuran ateşin etkisi olmalıydı. Karşımda gördüğüm manzara beni fazlaca etkilemişti ki, istemsizce çattığım kaşlarımla sonuna kadar açtığım gözlerim beynime derin frekanslar gönderiyor, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu. Yine de hiçte öyle gözükmüyordu. Karşımda gördüğüm Yeşim'den başkası değildi.
Evet kesinlikle Yeşim'di ve bu durum, içinden çıkılması imkansız bir boyuta sürüklüyordu beni.
***
Saatlerdir küçük bir odada kimliği belirsiz bir adamın peşinden gelmiş gizleniyordum. Hiç kimsenin itibar etmediğini düşündüğüm bu adama şimdi bir misafir gelmişti...
****
"Bu Yeşim! Evet bu kız Yeşim!"
Sessiz çığlıklarım, içimde gömülü bulunan mutluluğu gün yüzüne çıkarmıştı. Nedensiz bir titremeyi takip eden gözyaşlarım, mutluluktandı! Hem de öyle bir mutluluk ki tarifi mümkün olmayan... Öyle sevindim, öyle sevindim ki, nerdeyse olduğum yerde hoplayıp zıplayıp, kendimi yerden yere atacaktım. Gecenin bu saatinde benim yokluğumun farkına varmış ve buralara kadar gelmiş tek insan. Zaten önceden de benim için farklı olan bu insan şimdi daha da değer kazanmıştı. Sevinçten gözlerim yaşarmıştı.
Saniyeler içinde aklıma gelen tonla şeyi bir duman gibi üfleyip, sevgili dostumun yanına gütmeye hazırlanıyorum. Benim için gelmiş, benim için! Beni aramaya...
Vefakar ve samimi.
Korkum içimi kemiren bir fare olsada onu bir şekilde bastırmayı başarıyor ve kapı görevi gören tahta barakadan sessizce dışarı daldım. Ön bahçeden arka bahçeyi ayıran duvar kenarına yönelip Yeşim'e ulaşmaya çalıştım. Her şey tamam, ayaklarım beni tüm gücüyle ilerletiyor ve beni ulaşmak istediğim tek kişiye, tek dostuma götürüyordu.
İlk önce adamı gözetlediğim duvara kadar geldim. İlerlemek istedim ancak gördüğüm manzara buna engel oldu. Gözlerim beni sineye çekip, dürttü ve geri adım attırdı.
Benden bir kaç metre uzakta olan Yeşim ve adamın garip halleri fazlaca tuhafıma gitmişti. Ve sonra nedense aklıma gelen eden bir şey daha oldu. Yeşim bütün İstanbul'u gezdi de geriye bu kenar mahalledeki baraka ev mi kaldı? Kafamda delice bir çok soru oluştuKendime güçlükle hakim oluyor ve onları dinlemeye koyuldu. Birbirini tanıdıkları herhallerinden belli olan bu iki insan neden beni huzursuz ediyordu?
Adam yine aynı yerinde kartonların üzerine oturmuş kafası başka yere çevrilmişti. Yeşim'e bakmıyordu bile ama Yeşim ona doğru öyle yönelmişti ki ağzından çıkan tek bir kelime hayatına mal olacakmış gibi. Yeşim'i tanırım, böyle bir akrabası ya da tanıdığı yoktu. Yine de adamı sanki yıllardır tanıyormuş gibi davranıyordu? Mimiklerini seçemiyordum loş ışık ile görüş kalitem iyice zayıflamıştı. Ancak seslerini net bir şekilde duyuyordum.
Yalvarırcasına inleyen sesi kulaklarımı tırmalıyordu Yeşimin. Kimi bu kadar çok önemseyip de arıyordu?
"Buraya geldi mi? Eğer bir şey biliyorsan lütfen söyle!"
Adamın ilgisiz tavırları pekte yabansanacak türden değildi ancak Yeşim kendisi gibi davranmıyordu. Doğrusu bu duruma ister istemez canım sıkılıyordu. Bu kızın derdi neydi?
İki dudağının arasından dökülen kelimeleri bir ölüyü andıran adam için fazla özenliydi.
"Tarık abi!"
Tarık mı? adamın adı Tarık'tı demek ki. Yeşim'in abisi mi?
Yine Yeşim'in yalvarışları ile dolu olan dakikalar geçiriyorduk.
"Tarık abi, yalvarırım söyle, buraya geldi mi? Ne olur söyle!"
Kaç defa sordu bilmiyorum, ama rahat bir on beş dakika adama yalvarmıştı. Daha fazla tahammülü kalmadığını düşündüğüm adam yine yerden bir şişe kapıp kökünü yere çarparak vurdu. Çevik bir hareketle ayağa kalkarak Yeşim'in üzerine yürüdü. Ama Yeşim'de en ufak bir korku belirtisi olmadı. Garip, garip, fazlaca garipti!
Bu sefer adamın duyguları değişti. Sinirle titreyen sesinin, titreyen vücudundan kaynaklandığını anlıyorum. Öyle sinirliydi ki Yeşim'i bir karış suda boğabilecek durumdaydı sanki. Hırıltı ile çıkan sesi, tehdit içeriyordu.
"Onun öldüğünü bile bile neden canımı yakıyorsun?"
Son konuşmalardan sonra aranan kişinin ben olmadığımı anladım. Her kimse hem Yeşim hem de adam...yani Tarık bey tarafından fazlaca önemli olsa gerekti!
Aslında Yeşim'in yanına gitmek istiyordum am adamın Yeşim'e olan tavrı beni ürkütüyordu. Yeşimin yanına gitmek yerine açık kapıdan sessiz sedasız çıkmak istedim bir an. Ve bunu da yapmaya hazırlandım.
Artık tek yapmam gereken çıkıp gitmekti. Arkamı dönüp ön bahçeye doğru yöneldim. Tam odanın yanından geçip gideceğim esnada bir haykırış işittim. İsyan ve pişmanlık dolu olan bu ses benim biricik dostum Yeşim'in sesiydi. Beni durduran onun söylediği bir çift kelime olmuştu.
"Hazal ölmedi! O hâlâ yaşıyor"
Olduğum yere mıhlandım. Birden başım döndü ve karmaşık duygular içine girdim. Hazal sadece benim adım değildi ancak, midemden başlayıp yüzümde biten bir yangın beni kasıp kavurdu. Daha iyi dinlemek için geri döndüm. Bu dönüşümün hayatımı etkileyecek olduğu hissi düşmüştü yüreğime. Eğer dönmeseydim belki de çok farklı şeyler olabilirdi ancak ben geri döndüm.
Adam kısa bir duraklama yaşadı. Gözlerinde şimşek gibi bir parlama oldu. Derininde özlem olan nefret püsküren bir çift göz. Karanlığın etkisi ile çok net göremiyordum ancak, farklı duygular hissediyordum. Bu Hazal denilen kişi kimse hem onun derinlere gömdüğü özlemini açığa çıkarmış, hem de nefretini körüklemiş görünüyordu. Sonrasında adam elindeki şişeyi yere düşürdü ve cam parçası yüzlerce parçaya bölündü. Ayakları cam parçası içinde kalan adam hiç bir tepki vermemişti. Sanki hiçbir şey hissetmeyen cansız bir varlıktı.
Bir yerlere dalıp gitti. Gözleri yaşarıp çenesi titremeye başlayınca birden duygusu değişti. Bir hışımla tuttuğu Yeşim'in boğazını sıkmaya başladı. Buna izin veremezdim. Yeşim'in feryadları içimde büyük bir acıya sebeb oluyordu. Onların yanına gitmek için yeltendiğimde adam ellerini geri çekti. Sesinin ritmi ayarlanırcasına sessizden başlayarak yavaş yavaş yükseltip en sonunda haykırdı.
"Defol! Ben seni öldürmeden defol!"
Adamın sesini ilk defa duymuştum. Görüntüsüne göre çok taze çıkan sesi, bitkinlik ve iflas kokuyordu.
Bir yandan çantasını tutup bir yandan, adama doğru eğilen Yeşim hâlâ gitmemekte ısrar ediyordu.
Ben böyle dikkat kesilmiş izlerken, bir vahlama sesi işittim. Emin değildim ancak sanırım bu da Dejavu zımbırtısından geliyordu. Arkama dönüp bakacaktım ki bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemen yanımda elinde bir peçete ile olmayan gözyaşlarını silen bu çocuk benimle dalga geçiyordu. Tam önemli anları mahvetmeyi nasıl beceriyordu?
"Hey! Zekadan yoksun!" diye mırıldandım.
Birden ciddileşen tavrı ile mendili sımsıkı tutup bana döndü. Gözlerini kocaman açıp, sanki imkanı olmayan bir şeyi anlatıyormuşçasına ağzını büktü.
"Ne? Geri zekalı mı? "
Biraz utanmıştım bu yüzden biraz tatlı bir şekilde "Geri zekalı demedim, zekadan yoksun dedim" dedim.
Kollarını birbirine bağlayarak "Arasında pek bir fark yok, Hazal hanım." diyen genç kaşlarını çatmıştı.
Konuyu değiştirmek adına "Neyse, niye geldin, gerçi iyiki de geldin! Baksana garip bir şeyler oluyor ne yapacağımı bilemedim böylece dikiliyorum burada." deyiverdim.
Çocuk beni aşağıdan yukarı bakarak bir güzel süzüp sonrada, kapüşonumdan tuttu. Sanki yavru bir kediymişim gibi hafif havaya kaldırdı.
"Ya ne yapıyorsun?" diye haykırdım.
"Sana şefkat gösterisi yapıyorum" dedi gülümseyerek .
Ne tür bir zekaya ya da hayal dünyasına sahip olduğumu bilmiyordum ancak bu aptal şeyi hayal etmek için bayağı düşünmüş olmalıydım. Sürekli ben olduğundan bahsediyordu ancak tamamiyle bana zıt kişilikli bu çocuk canımı çok sıkıyordu.
"İndir beni aşağı, bunu daha yumuşak bir şekilde yapabilirsin." diye feryad ettim.
Anlamamışçasına kafasını sallayan genç çocuk "Yumuşak ? Nasıl yumuşak?" diye sordu.
"Ne bileyim? Onu da sen düşün, erkek değil misin?" dedim gıcık bir tavırla.
Beni hızla yere indiren çocuk, umursamazca omuz silkerek tekrar eski haline büründü.
"Bu en yumuşak halim, sana daha fazla yumuşak davranmam çünkü tipim değilsin. Her ne kadar sen olsam da, sen benim tipim değilsin! Ayrıca erkek görünümlü olsam da sen olduğumu unutma! Her fırsatta bana yılışıp duruyorsun!" diye çıkıştı.
Şaşkınlık ve onun haklı olmasından kaynaklanan sinirim ile işaret parmağımı kendime doğru çevirdim.
"Ben mi? Yılışık! Ben?"
Gıcıklıkla üst dudağımı yukarı kaldırıp üstümü düzelttim.
"Merak etme sende benim tipim değilsin! Neyse şimdi ne yapıcağız onu söyle!" diye çıkıştım.
Anlamamışça yüzüme bakan genç çocuk
"Ne yapmaktan bahsediyorsun? Şu an zaten yapıyorsun! Onların konuşmasını dinliyorsun!" dedi.
Hem yaptığım şeyi anlamamış hem de şaşkınlıkla "İyi de..." diye kalakaldım.
"İyi de ne? Şu an onların yaşam alnına dahil durumundasın." dedi fısıltı ile.
Çocuk bir şeyler anlatıyordu ancak ne dediğini anlamıyordum doğrusu. Bana bir şeyler hakkında temkinli olmam için öğüt verir gibiydi. Kaşlarımı çatmış dediklerini sindirmeye çalışırken, kaybolan çocuğun saydam silüeti içinden geçip bir kez daha Yeşim'e baktım.
"Aman Allahım olamaz!" diye feryad ettim.
Adam Yeşim'in kolundan tutmuş, sürüklüyordu. Güçsüz gibi görünen adamın damarına basmış gibi gözüken Yeşim hâlâ bir şeyler söylemeye çalışıyordu ancak adam onu dinlemiyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Yapacak tek şey, saklandığım yere geri dönmekti. Resmen parmaklarımın üzerine basarak, odacığa geri döndüm. Büyük bir dikkatle tahta demir karışık kapıyı kapattım.
Geliyorlardı, sürükleye sürükleye, sürüklene sürüklene, geliyorlardı...
Sadece önümü koruyor, önüme bakıyor, arkamı hiç kontrol etmiyordum. Hızla girdiğim odada, hafif yukarıda olan karton kutuyu devirince içinde olan ne varsa her şey yere saçıldı. Fazla ses çıkmamıştı çünkü içindeki neredeyse her şey kağıt ve resim parçalarıydı. Yine de bu kadarı bile tırsmama yeterli olmuştu. Çarçabuk toplamalı ve gitmeye hazır olmalıydım. Elime aldığımın albümleri resimleri herşeyi doldurmuş, geriye kalan kağıt parçalarını da eklemiştimki, elime eskiliği ile dikkatimi çeken yıpranmış bir gazete kağıdı takıldı.
Fazla incelememe gerek yoktu aslında, üzerinde yazan haber herşeyi rahatça anlatıyordu. Artık iyice şüphelenmeye başlamıştım. İçimdeki sızı daha da artmış, boğazıma kadar gelen bir yumru nefesimi son derece zorluyordu. Boğulmamak için hızlı hızlı ve kısa kısa nefes alıyordum. Neden içimde herşeyin son olduğunu hissettiren bir his vardı? Duygularımla boğuşurken dışarıda bir haykırış koptu.
"Hazal samyeli ölmedi! Hazal samyeli
ölmedi! "
Hiç bir şey düşünmüyordum. Sadece bakıyordum, hem dışarda kopan fırtınaya, hem de gazete parçasına ...
02.04.2010
sipahi şirketler sahibinin varisi Tarık Sipahi'nin nişanlısı Hazal Samyeli'nden büyük kumpas!