2.BÖLÜM

1614 Kelimeler
## BİR İSPİCİ, BİR ÖKÜZ VE BİR MİNİBÜS DOLUSU AYI Masamda oturup kara kara düşünürken, bizim odanın ispisi Nazım kapıyı bile çalmadan içeri daldı. Odanın ortasına öylece dalınca, kafamı kaldırıp bu dangalağa çıkıştım: — Hayırdır, sizin oralarda kapı yok herhalde! Hayır, odama girerken kapıyı çaldın da ben mi duymadım acaba? Gereksiz döl israfı yemin ederim! Pişmiş kelle gibi sırıtıp kollarını göğsünde kenetleyerek: — Oda mı? Komik! Artık burada bir odan yok Hilal Hanım! dedi. Bense şaşkınlıkla: — Ne saçmalıyorsun sen? diye sordum. Ağzı bir tarafım kadar açıldı ispicinin. > **Küçük bir not:** Yalnız benim totom oldukça güzel ve seksidir. Tabii bunu öyle göz önünde bulundurmayı pek sevmem, o ayrı. Ama herifin ağzı bildiğin kenef! Salıncak kurup sallan, tövbe estağfurullah... Anlayacağınız cinsten yani. Öğğğk! > — Patron muhasebeye gidip hesabını kessin diyor Hilal Hanım. Yani... **K-O-V-U-L-D-U-N!** :)) dedi. Siz o ağzın aldığı şekli hayal edin artık... İspici sanki hayatının en müjdeli haberini vermiş gibi büyük bir sevinçle odamdan çıkarken, ben de bir yandan eşyalarımı toplamaya, bir yandan da bu kovulmamın ardındaki —maalesef inkâr edemeyeceğim kadar— o yakışıklı öküze saydırmaya başladım: — Keşke o kolunu sadece kıvırmakla kalmayıp kırsaydım! Pislik! Mustafa Bey’in odasına girerken o batasıca havasıyla yakasını düzeltip, o gıcık parmağını yüzüme sallayarak *"Görüşeceğiz"* dediğinde, o yakışıklı yüzünün tam ortasına yumruğu koyup dağıtsaydım keşke! Ah ah! Tipine bakıp da adam sanırsın öküzü! Eşyalarımı bir koliye doldurup muhasebeye uğradım ve hesabımı kestirdim. Ancak canım kankama haber vermeden doğrudan şirketin çıkışına yöneldim. Çünkü kendisi biraz manyaktır. Nazlı, babası olsa dinlemez, küfrü basıp anında istifayı verir. Benim yüzümden o da işsiz kalsın istemiyordum. ### Beklenmedik Karşılaşma Gidişim sessiz sedasız olacaktı. Fakat tam çıkış kapısına gelip adımımı dışarı atacakken arkamdan bir ses yükseldi: — Hayırdır erkek Fatma, mesai erken mi bitiyor bu iş yerinde? Sinirle arkamı döndüm. Anında o gıcık bakışlar ve gevrek sırıtışla yüz yüze geldim. — Ne ayarsın oğlum sen? Beni kovdurup bir de dalga mı geçiyorsun benimle? dedim. Ancak öküzün yüzü birden şaşkın yavru ördek pozuna büründü. Kaşları hayretle kalkarken sordu: — Anlamadım, ne yapmışım? — "Anlomadom ne yopmoşum!" Ebeninkini tövbe... Ya bas git arkadaşım, daha fazla sinir harbi yaşatma bana! diyerek bir "Ya sabır" çektim ve durağa doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Ama herif bildiğin sülük çıktı! — Hey! Hey, dur! diye bağırmaya başladı arkamdan. Arkamı dönüp, *"Ya bela mısın sen arkadaşım!"* derken, önümüzde aniden siyah bir minibüs hızla fren yapıp durdu. İçinden çıkan eli silahlı iki ayı: — Çağdaş Bey, minibüse binin hemen! diyerek emir verdi. Ben silahları görünce hemen geri vitese taktım: — Olduuu o zaman! Ben şey yapayım, sizi hiç rahatsız etmeyeyim! Belli ki sizin konuşacaklarınız var. İyi günlerrr! diyerek arkamı dönüp sıvışmaya yeltendim. Fakat... — Hey, dur hemen orada! Sen de geliyorsun bizimle! diyen ayıcığın sesiyle olduğum yerde kalakaldım. Arkamı dönüp sırıtmaya çalışarak dişlerimin arasından tısladım: — Anlamadım, niye? Çağdaş denen şahıs bu! — Maalesef bayan, yanlış zamanda yanlış yerde olduğunuz için bu iş bitene kadar misafirimiz olacaksınız. — Hangi iş? Ha, eğer bu ibneyi öldürmeyi falan düşünüyorsanız merak etmeyin, benden kesinlikle laf çıkmaz. Hatta ben bu adamı tanımıyorum bile, sizi de hiç görmedim. Anlaştık mı? Neyse, ben size daha fazla mani olmayayım, hani öldür, göm falan... Uzun işler bunlar, diyerek ikinci kez sıvışmaya çalışırken öküz lafa girdi: — Hah, kıza bak! deyip adamlara döndü gıcık. — Ben bu kızı tanıyorum, adı Hilal. Hatta biz kanka sayılırız, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, o derece yani! dedi bana öfkeyle bakarak. — Ha?! Ne kankası be! Ne yiyip içmesi? Bela mısın oğlum sen, ne saçmalıyorsun, bir düş yakamdan artık! diyerek saniyesinde yapıştım salağın yakasına. — Kesin artık saçmalamayı da hemen binin arabaya! Yoksa sizin için hiç iyi olmayacak, diyen ayı kafamıza silahı dayayınca, tabii hafiften bir "Yusuf Yusuf" durumu yaşadım. Kırpıştırdığım gözlerimle, süt dökmüş kedi gibi öküzün yakasını bırakıp kuzu kuzu bindim minibüse. Tabii püsküllü belam Çağdaş öküzü de arkamdan bindi. Yol boyu adamlara ne kadar dil döksem de ne fayda, dinleyen olmadı. Çağdaş Bey ise artistik hareketlerle, *"Çok büyük hata yaptınız, bunun hesabını size çok fena ödeteceğim!"* diye söylenip durdu. Tabii ayılar onu mabadlarıyla bile dinlemedi, cevap dahi vermediler. Ben de adamlar bizi ormanlık alandaki betonarme, devasa depo gibi bir yere getirene kadar Çağdaş öküzünün gelmişine geçmişine bela okuyup durdum. ### Depoda Hesaplaşma Deponun önünde minibüsten zorla indirilip içeri itildik. O an kendimi resmen bir film setinde gibi hissettim. Klasik mafya dizileri olur ya; kızla oğlan kaçırılır, tenha bir depoya getirilir, sandalyeye oturtulup elleri arkadan sıkıca bağlanır... Tam olarak öyle oldu. Çığlık atıp *"Çözün beni hemen!"* diye yırtınsam da bırakın çözmeyi, yine tek bir cevap bile alamadım. Çağdaş öküzü ise çatık kaşlarıyla adamlara "görüşeceğiz" bakışları atıyor, bir yandan da ellerini çözmek için olduğu yerde debelenip duruyordu. Çok geçmeden siyahlar içinde, uzun boylu, keskin yüz hatlarına sahip oldukça karizmatik bir adam çıkıp geldi yanımıza. — Oooo, bakın burada kimler varmış... Çağdaş Bey! dedi. Öküz ise öfkeyle: — Sen ha! diye bağırdı. Adını bilmediğim o siyah takımlı karizma, sandalyede bağlı olan Çağdaş'ın arkasına geçip ellerini omuzlarına sertçe bastırarak sıktı: — Sana görüşeceğiz demiştim! deyip aniden bana döndü. Beni görmesiyle kaşlarını çatıp adamlarına kükredi: — Bu kız da kim? Bunu niye getirdiniz buraya? — Ben de onu diyordum! Benim burada hiç işim yok, bırakın artık gideyim! dedim. Ama adam, beni daha da dehşete düşüren o sözleri sarf etti: — Çabuk bu kızı alıp halledin, deyip elleri bağlı Çağdaş'a döndü. — Çünkü Çağdaş Bey'le işimiz uzun sürecek, sıkılmasın hanımefendi! Aklım çıkacak gibi olsa da bu kez Çağdaş devreye girdi: — Onun bir suçu yok, bırakın kızı! diye kükredi adama. Bu sinirli hâli ise adamın sadece hoşuna gitmişti. Çağdaş’a cevap vermeden önce küstah bir kahkaha attı, ardından adamına dönüp kafasıyla beni işaret ederek götürmelerini emretti. ### Dişi Bruce Lee Devrede İçlerinden biri beni sandalyeden kaldırıp itekleyerek depodan çıkardı. Çağdaş ise arkamdan, *"Bırakın lan kızı şerefsizler!"* diye bağırıp debeleniyordu ama yine onu tınlayan olmadı. Adam beni depodan çıkarıp ormanın derinliklerinde tenha bir yere getirdi ve kafama silahı dayadı: — Son duanı et! Bense içimden *"Çalıştır saksıyı Hilal, hadi kızım hadi!"* modundaydım. Dışımdan ise sadece saçmalayarak: — Dur! Bir saniye... O ne? diyebildim. Adam pis pis gülerek: — Korkudan saçmalamaya başladın. Merak etme, fazla acı çektirmeyeceğim, diyerek silahı tekrar başıma doğrulttu. — Tamam, bari ellerimi çöz. Bu benim son isteğim, ellerim bağlı ölmek istemiyorum. Kısa bir duraksamanın ardından: — Tamam ama aptallık yapmak yok! dedi. — Silah senin elinde ve sen benim iki katımsın, sence ne yapabilirim? dedim. Her şeyi... Ki yaptım da! Ellerimi çözdüğü ilk saniye, hiç beklemediği bir anda kafayı yüzünün tam ortasına gömdüm. Sendeleyince elindeki silahı kapıp hiç tereddüt etmeden bacağından vurdum. Sonra da beni bağladığı aynı iple onu bir güzel bağlayıp, daha fazla bağırmasın diye ağzına ayağımdaki çorabı çıkarıp tıktım. Ha, çorap da sabahtan beri yaşadığım stresten dolayı sırılsıklam olmuştu, o ayrı bir detay... Öğğğk! İlk başta hemen oradan kaçıp kurtulmak istedim ama içine sıçtığımın vicdanı buna engel oldu. Tekrar depoya dönüp Çağdaş öküzünü kurtarmaya karar verdim. Tabii ben her zaman eşeğimi sağlam kazığa bağlarım. Bacağından vurduğum herifin ceplerini didik didik edip iç cebindeki telefonunu aldım ve polisi aradım. Olduğumuz yeri, yani depoyu detaylıca tarif ettim. ### Gerçekler Ortaya Çıkıyor Allah'tan çok geçmeden polisler geldi. Depoya girip kısa bir çatışmanın ardından öküzü kurtardılar. Tabii bizim salağın ağzı burnu biraz dağılmıştı. Beni görünce önce büyük bir şok yaşadı, ardından sırıtarak yanıma geldi: — Sen... Sen yaşıyorsun! deyip şaşkınca etrafına bakındı. — Yoksa polisleri sen mi çağırdın? — Aynen canım, tam üzerine bastın! — Peki nasıl kurtuldun? — Mahallede bana Dişi Bruce Lee derler! deyip sırıtarak, havalı bir şekilde ellerimi kenetleyip parmaklarımı kıtırdatarak şovumu yaptım. Sonra polislerin kelepçeleyip götürdüğü o siyah takımlı adama bakıp sordum: — Sizin mesele ne? İhale falan mı? — Pek sayılmaz. — Hımm, alacak verecek meselesi o zaman? — Şey... O da değil. — Ne peki o zaman? — Aslında... dedikten sonra başını muzipçe kaşıdı. — Adam beni karısıyla aynı yatakta bastı! — Ne?! Ne yani?! Benim şimdi senin o lanet uçkurun yüzünden mi hayatım tehlikeye girdi? Şaka mı bu? Şaka değil mi, söyle şaka de! Öküzün gözleri suçlulukla dönmeye başladı, anlaşılan durum acı bir gerçekti. Tabii bende de o an kayış tamamen koptu. Kafasının arkasına okkalı bir tane patlattım. *"Hey!"* diye bağırıp başını tutsa da durmadım: — Vay sapık vay! Adam sana az bile yapmış! Ben olsam seni önce hadım eder, sonra kevgire çevirirdim! — Yuh! — Ne yuh? Ulan evli kadına yürü, yatakta basıl, sonra da yuh?! — Ben de basılana kadar evli olduğunu bilmiyordum, bana bekarım demişti! — Vah zavallı masum köylü! Ulan erkek milleti değil misiniz, her şeye bir bahaneniz hazır zaten! Tabii ikinci tokat da gecikmedi; bu sefer daha da sağlam geçirdim, herif yine acıyla başını tuttu: — Peki bu niye?! Kollarımı göğsümde kenetleyip, kaşlarımı sinirle çatarak: — Bu da beni kovdurduğun için! dedim. — Sana dedim ya, ben seni kovdurma— dedi ama sözünün devamını getiremeden, yanımıza gelen polis memuru yüzünden atışmamız yarım kaldı. Önce ifadelerimiz alındı, ardından ayrı ekip arabalarıyla evlerimize bırakıldık. Tabii ben mecburen mahallenin başında indim. ### Eve Dönüş ve Sabah Şoku Eve gelince anneme hiçbir şey anlatmadım. Annem kalp hastasıydı ve o benim hayattaki tek varlığım, yegâne dayanağımdı. Babamı iki sene önce böbrek yetmezliğinden kaybetmiştik ve annemle baş başa kalmıştık. Kalbi rahatsız olduğu için bu yaşananlar onu çok üzer ve hasta eder diye her şeyi gizli tuttum. Tabii kovulduğumu da söyleyemedim. Tüm günün getirdiği o dehşet yorgunlukla, gece başımı yastığa gömer gömmez sızıp kalmışım. Ancak bütün gece garip rüyalar görüp durdum. Rüyamda karanlık bir boşlukta, boğuk bir kadın sesi durmadan adımı fısıldayarak beni çağırıyordu. Ne olduğunu anlayamadan, sabahın köründe ısrarla çalan zil sesiyle sıçrayarak uyandım. Sersem bir hâlde, bir elimle çenemdeki salyayı silerken diğer elimle totomu kaşıyarak ayaklarımı sürüye sürüye kapıya yöneldim. Kapıyı açmamla birlikte, karşımdaki kişiyi görüp gözlerimi pörtleterek kalakaldım: — Yok artık! Şaka mı bu ya?! — Günaydın erkek Fatma!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE