Bölüm 3

2606 Kelimeler
Siz yıllar yıllar önce el sıkışıp buna hafta sonu demişsiniz ve hafta içi okuyan, çalışan, herhangi bir sebepten canı çıkan ya da hiç bir sebep yokken canı sıkılan bilumum insanlara bir nebze olsun yaşama fırsatı olsun istemişsiniz çok saygıdeğer büyüklerimiz ama ben sabahtan beri oradan oraya koşturuyorum Mirkelam gibi. Bu niyetle tasarlanmış bir günde bu kadar yorulmak niye? Bu ne yoğunluk? Böyle cumartesi mi olur? Reva mı bu bana? Hem kimim ben ya? Etim ne budum ne benim? Ve neredesin sütlü çikolatam, yanık zencefilli kurabiyem, kumralım, tarçınım, okyanuslar ötesi aşkım, sen kısaca OKD? Konular seninle hiç ilgisi yokken de hep seninle ilgili ve yollar hiç üstü olmasa da hep sana çıkıyor işte Oğuz Kaan. Gönül saat farkıymış, kilometrelermiş, o çocuk senin dengin miymiş dinlemiyor. Ben ne yapayım ki? Ne yapayım yani? Ne? Yuh! E yuh bana! Unuttum. Ondan oldu tabi. Eh be Feri. Hemen günlük dozumu alabilmek için arkamı cama verebileceğim bir alan buluyorum; telefonumun ön kamerasını açıp metrobüsmüş, kalabalıkmış dinlemeden kendimle göz göze gelip konuşmaya başlıyorum. Bir saniye dedeciğim; hamileler, astım hastaları ve platonik aşk acısı çekenlere öncelik tanıyınız lütfen. "HAFTASONU VE SABAHIN SON SAATLERİ DE OLSA BU İSTANBUL KALABALIK FERYAL. AYNEN TÜM SOKAKLAR İNSAN KUSUYOR. AYNEN. DEĞİL. İSTANBULUN YOĞUNLUĞUNA ÇÖZÜM BULMAK, MÜMKÜN DEĞİL. DEĞİL, DEĞİL AYNI ŞEHİR, AYNI APARTMANDA BİLE OTURSAN O ÇOCUK YİNE SENİ SEVMEZDİ KIZIM. YOK. HİÇ SEVMEZDİ. HİÇ SEVEMEZDİ. HİÇ SEVMEYECEK. UNUT ARTIK." Allah'tan görüntülü görüşme ve bluetooth kulaklık çıktı da insanlar beni deli değil sadece telefondaki tıpkı kendim gibi ergen arkadaşıma tavsiye veren bir ergen sanıp gülüp geçiyor yalnızca. E sadece doktorlar hayat kurtarmaz, bazen mühendisler de hayat kurtarır. Buyurun ayaklı ispatı. Daha lafım bitmeden bir diğer mühendislik harikası olan metrobüs sayesinde en azından gideceğim yere bir miktar daha yaklaşmayı başarıp metroya binmek üzere inmem gerekiyor. Etti mi sana iki? Koştur koştur giderken yüreğim el vermiyor, Allah'ın hakkı üçtür. Hem bugün hak edene hakkını verdiğimiz bir gün olsun istiyorum. Hem hayatta, hem sahada. İn-şal-lah. Neyse ne diyorduk, bir diğer mühendislik harikası da oğlunuzdu Gülce abla ama az önce kişisel terapimden çıktığım için bu kez onu çok abartmadan geçeceğim, yoksa senin de bendeki yerini unutmadım aklımda. Üçte üç. Metrodan sonra da ufak bir ring yapıp nihayet başka gün yokmuş, hafta içleri çektiğimiz çile az gelmiş gibi cumartesi gününe, hem de derbili cumartesi gününe konmuş açık kitap sınavıma giriyorum. Değil kitapları hayata yeni bir pencere bile açsanız imkanı yok çözemezsiniz bir sınavdan ne beklenebilirse onu buluyorum. Çıkarken tek temennim Beşiktaş'ımın bu akşamki sınavının benimkinden kolay olması oluyor. Elimi cebime atıp arayan soran, öldüm mü kaldım mı merak eden var mı diye telefona bakıyorum ve şaşırtmıyor tüm bildirimler Power Rangers'tan. Onların da tek derdi akşamki maçtan önce ne yesek... Eh, bu yaşıma kadar ben de hiç seni özledim mesajı almadım be Haaland. Evet, bana da verelim kurumuş boğazımı hoparlörlerden lütfen. Yönetmelik falan yoracaksa direkt damardan da olur. İçsel dramamı bırakıp gruba giriyorum, fare dağa trip atmış dağ da demiş ki kokoreçsiz maç mı olur? Olur kardeşim, ben bugün patso yemek istiyorum bana ne? Ve önce ölümüne darlama sonra aniden küskün bir geri çekilme stratejisi ile bu savaşın galibi ben oluyorum. Deplasmanda olduğumuz için maalesef Kadık*y'de buluşmak üzere sözleşip dağılıyoruz. Ben de bakıyorum daha vakit var, yapacak daha iyi bir işim de yok. Berbat bir otomat kahvesi eşliğinde sota bir banka kuruluyorum ve henüz tanışma aşamasında olduğumuz Mülksüzler'i okumaya başlıyorum. Bir belki bir buçuk saat geçiyor, ama geçtiğim sayfa sayısı yirmiyi bulmuyor; en sonunda pes ediyorum. Ursula Hanım, Allah hayal gücünüze zeval vermesin ama yani kalan beynimi de siz silip attınız gerçekten. Böyle bir günde, böyle bir sınavdan sonra ve böyle bir maçtan önce çok yanlış bir tercih oldu muhtemelen. Ama bu benim bir diğer rakip tanımadığım alan zaten. Platonik aşk acısı ve yanlış kararlar; imza, mühür, kaşe. Derin bir nefes alıp iki elimi iki dizime vuruyorum doğrulmadan önce. Hadi Feryal, hadi kalk kızım! Daha bizi bir metro, bir metrobüs, bir minibüs, bir de yürümekler ve muhtemelen mağlubiyetler bekliyor. * Nişastaya bulanmış mutluluğumuzla giriş yapıyoruz Şükrü Saracoğlu'na. Bir sebzenin her hali aşk, her hali sevda, her hali rüya olabilir mi? Altın harflerle kazınmalı tarihin tozlu sayfalarına, p a t a t e s u l a n! Hangi koltuk bizimdi, aman zaten oturduğumuz mu var ki derken kafamı kaldırmamla karşılaştığım bakışlar beni olduğum yere çiviliyor. Oğuz Kaan Dilmen'in her nasılsa kendinden önce piyasaya sürülmüş bir üst modeli gözlerinin içi sevgiyle parlayarak bakıyor bize, Mete Dilmen. Yanında da Orhan abi ve Gökdeniz. Gökdeniz bizi görünce, yani övünmek gibi olmasın ama aslında beni görünce, elini kolunu tam da ondan beklendiği gibi coşkuyla sallamaya başlıyor. "Fairy! Buradayız! Come, come, come!" Biz Betül ile gülüşüyoruz, Andaç da gülümsemesini bastırıp bağıra bağıra güya Kemal'e konuşuyor. "Söyleyelim de Şenol hocam buraya bir çevirmen göndersin." Kemalse gülerek yanıtlıyor Andaç'ı, "Hocam direkt kendisi gelse bir el verse haftaya bunu bile divan şairi eder aslında." Bu iyiydi Kemal'im ama ben her şeyden önce ve herkesten habersiz bir yenge olduğum için Oğuz Kaan Jr'ıma laf söyletmiyorum. "Şşşt... Duyacaklar, ayıp!" Ve adımlarımı hızlandırıp Gökdeniz'e sarılıyorum, hayaller hayatlar falan filan. Sonra Mete abi ve Orhan abiyle de kucaklaşıyoruz. Hoş geldiniz, beş gittiniz faslı nihayet bitip sormamak için neredeyse elimi ağzıma götürecek raddeye geldiğim konuya ulaşıyoruz. Yoğunluktan gelememiş beyefendi. Çok okumak o kadar da iyi bir şey değilmiş demek ki, bak işte "Eğitimde kazanan aşkta kaybediyor." Ne yapsam üniversiteyi terk falan mı etsem acaba? Terk edebileceğim bir o var elimde malum, ne bir seven ne de sevilen bir kalp mevcut değil. Ben içimden sanırken dışımdan geveleniyormuşum meğer, bunu bana dönen bakışlarla fark etmeseydim keşke. İki elimi birbirine çarpıp yaratana ve yarattığı en güzel sevdaya çaresiz bir umutla sığınıyorum. "Eee, kaç atıyoruz?" Bana ilk destek Orhan abiden geliyor ama son şüphelerden sonra ondan gelen desteğe o kadar da çok sevinemiyorum. Acıyor musun bana be adam, çık da yüzüme söyle artık? Bu Aşk-ı Memnu'nun olsa olsa Cemile'si olurum ben, bu neyin şovu neyin reytingi? "Bir tane Mete'm için, bir tane de Gökdeniz'im için inşallah Feryal'ciğim." Yine de gülümseyerek hesap sormak yerine kibar bir cevap verme niyetindeyken Gökdeniz araya giriyor ve bütün endişelerimizi neşeye buluyor. Ya bu küçük Dilmen'i anası iyi ki doğurmuş gerçekten. "Marşlarda adı geçen adam burada Fairy'ciğim, just relax. Bu gece bu laneti bırakacağız." Eh, break dance falan da diyebilirdi yine kırmak yerine bırakacağız çevirisine de şükür. Gülümsemeye buradan aynen devam diyorum ama bu sefer de Mete abi işin peşini breakmıyor. "Nerede geçiyormuş senin adın oğlum?" Hadi ama baba bakışını atıyor küçük Amerikan, "Ya söylüyoruz ya hep. Orada varım işte. Yer siyah gök beyaz Beşiktaş! E ben işte father, Gök. Bembeyaz süt gibi çocuğum yani, doğru." Orhan abi dayanamayıp dalga geçerken biraz da hırpalıyor çocuğu, kıyamam. "Lan o kadınlarda güzel bir şey be oğlum." Sonra Mete abiye dönüyor, "Ama ben dedim size, şu çocukları en azından lise eğitimi için Türkiye'ye getirin böyle süt bebesi gibi büyümesinler diye. Buyur şimdi." Az önce gömen kendi değilmiş gibi coşkuyla oğlunu savunuyor bu kez de Mete Dilmen ama ben başka bir yere takılıp kalıyorum. Süt bebesi de demeyelim de, çikolatalı süt daha çok benimki Orhan abi. Kişisel Nesquik, huysuz tavşan, bazen de kaşık kaşık sek toz. Dalıp gitmişken İstiklal Marşı'nı duymamızla bu konuyu bırakmamız bir oluyor ve işkence başlıyor. Ne ara oldu ki derken yirminci dakikada bir mucize baş gösteriyor, penaltı pozisyonu yakalıyoruz. Ona mı şaşırayım yoksa birden maça arkasını dönen Mete abiye mi şaşırayım karar veremeden biz ayağımıza gelen fırsatı kaçırıyoruz. Tabi ki Mete Dilmen'in bu hamlesi alışılagelmiş bir Beşiktaş penaltısından daha çok dikkatimi çektiği için ekibin kalanı gibi ben de Mete abiye bir açıklama umuduyla bakıyorum. Bizi öyle gözlerini dikmiş ona bakarken görünce basın açıklamasından önce kuru bir öksürük ve mahcup bir gülümseme dökülüyor dudaklarından. Ve o an kader ortağım Gülce Dilmen'i bir kez daha yürekten anlıyorum. Bu adamlar baba, oğul bambaşka bir mevzu. "Totem gençler. Penaltıları ve kritik maçların son on dakikasını izlemem ben. Sizle hiç derbi nasip olmamış demek ki." Orhan abi de peşi sıra gülerek ve ciğerlerini dökerek çok güzel(!) destek oluyor dostuna hemen. "Henüz bir işe yaradığını görmedik ama inşallah torunlara görmek nasip olur ha kaptan." Mete abi hiç alınmıyor gücenmiyor hatta gerçekten torun sahibi olup onları bir an önce maça getirmek ister gibi içten bir "İnşallah." diyor sadece. Ay şimdi dayanamayıp yanaklarını sıkacağım bu adamın. İnsanın babası böyle bal gibiyken oğlu nasıl zehir olabilir? Vallahi çıldıracağım. Oğuz Kaan'ın kaçırdığı gül gibi bana mı yoksa Beşiktaş'ımın kaçırdığı gol fırsatlarına mı üzüleyim şaşırmış bir halde ilk yarının sonuna ulaşıyorum. Arayı da Betül çişlisi yüzünden belki bir parça Oğuz Kaan hikayesi duyabileceğim yerde kadınlar tuvaleti sırasında heba ediyorum. Dönmemizle düdük çalıyor ve çok geçmeden bu golsüzlük Çarşı'nın canına tak ediyor. Hem de ne tak etmek; insanın müstakbel, aday adayı, yüzde sıfır sıfır sıfır bir ihtimalli dahi olsa kayınpederinin yanında söylemeyi bırak duymaması bile gereken sertlikte bir giriş yapıyorlar. Normalde demirlere dayanıp avaz avaz bağıran başkasıymış gibi dut yemiş bülbüle dönüyorum. Götlü falan bir şeyler diyorlar vallahi ben hiç bilmiyorum Mete abi, ilk kez duydum tövbe haşa! Allah korusun, bismillah. Bakıyoruz ki böyle karşı takıma küfür ederek çözülmeyecek bu iş biraz da kartal gol gol gol deniyoruz ama yok bana mısın demiyor? En sonunda taraftar yorgun, bitkin ama yine de takımının yanında; son damlasına kadar Beşiktaş ulan demeye karar veriyor. Belki de biraz da vicdanlarına oynayalım şu milyonluk adamların belki zahmet edip bir gol atarlar kartı deneniyor, bilemiyorum ama bu durum işime geliyor. Çünkü bu olur işte gençler. Biz sebebi neyse ne, buradan aynen devam! Ben, Betül ve Kemal kısa bir an bakışıyoruz. İşareti alıp hemen açıyorum ses tellerimi, "Bazıları kupalara, bazıları şampiyonluğa... Bizim bu büyük aşkımız, sadece Beşiktaş'ımıza, Beşiktaş!" Ama cık. Bizi geçiyorum da koskoca Mete Dilmen son on dakika totemine bağlı kalarak tatlı tatlı arkasını dönmüş, hadi ben bakmıyorum siz atın derken bile atmıyor kalpsizler. Amerika'lardan geldi bu adam ya. Ayıp bir şey. Gerçi gelmeyenler de var, siz de haklısınız. Yoğunluktan ailesiyle bir maç izlemeye bile vakit ayıramayanlar var. İsteyince bahane bulmak kolay tabi. Ne demişler bahane de göt gibidir, herkeste bulunur... Kusura bakma Mete abi ama canıma tak etti artık. Buranın hakkı budur, mazur gör. Düşüyor omuzlarım; öyle yorgun, öyle bitik Kemal'in kolunda biniyorum dolmuşa. Herkes de kendince canından bezdiği için kimseden çıt çıkmıyor. Dayıyorum cama başımı, aynadaki yansımama omuz silkiyorum. Gomez olsa böyle olmazdı... Derin bir iç çekip itiraf ediyorum ne sonra. KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM FERİ. BEŞİKTAŞ FENER'İ EVİNDE MAALESEF GOMEZ VARKEN DE YENEMEDİ. OĞUZ KAAN DİLMEN DE SENİ BİR TÜRLÜ SEVEMEDİ. Olsun. Dahil olamasak da Dilmen ailesini görmek güzeldi. Oğuz'u görmek gibi olmasa da ona en yakın şey olan digibootto versiyonu Mete Dilmen ve ENG versiyonunu Gökdeniz Dilmen'i görmek güzeldi. Buna da şükür. Hem gelemediyse de ders çalıştığından gelememiş, karı kız peşinde de olabilirdi. Buna da şükür. En azından sıfır sıfır berabere, atamadıksa da gol yemedik bu kez. Buna da şükür. * Dün ne kadar cumartesi gibi bir cumartesi değilse bugün de bir o kadar pazar gibi bir pazar değil. Deyim yerindeyse sürünerek varıyorum kahvaltı sofrasına. Yüzümü bile zar zor yıkamış kendimi sandalyeye bin bir emekle bırakmışken göz göze geliyoruz Feyyaz Bey'le. "Üşürsün öyle, üzerine sıcak bir şeyler al." Aslında yadırganması gereken ama bizim evde kimsenin yadırgamayacağı bu cümleyle birlikte bu sabah ilk kez yüzüm gülüyor. Oy benim canım babam, keşke alabilsem ama hiç alasım yok. "Cık. Üşümüyorum." Annem elinde çaylarla gelince akış hiç sekmeden devam ediyor. "Tarzan gibi gelmişsin yine sofraya Feryal, hırkanı al üzerine öyle gel. Hadi anneciğim!" Anneme de omuz silkip aynı cevabı veriyorum, "Üşümüyorum." Göz devirip yapım ve dolayısıyla suç ortağına şikayetleniyor, "Ne zaman büyüyecek bilmem ki?" Babamsa her akıllı adam gibi ne benimle ne annemle uğraşmamak adına anneme gülüp odamdan hırkamı alıp geri geliyor. Yalandan bir ne gerek vardı desem de gerçekten sıcak bir şeyler giymek iyi geliyor. Ve annem, babam ve ben her pazar olduğu gibi sucuklu yumurta eşliğinde siyaset, ekonomi, strateji, eşitlik, adalet, kriz, risk, enflasyon konuşarak bu üçlü masadan dünyayı kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Sıradan bir pazar sabahı, sıradan bir ailenin, gayet sıradan fertleri olarak demli çaylar eşliğinde dünyayı kurtaramıyoruz, elbette. Olsun. Canımız sağ olsun. Ya biz de sorumluları gibi bunu hiç dert etmeseydik? Deniyoruz en azından. Yetkimiz de, etkimiz de yok belki ama vicdanımız tam. Kahvaltı sofrası el birliğiyle toplanıyor, ben söylene söylene eski aşıklara Türk kahvesi pişiriyorum. Ama, cık. Balık baştan kokarmış, günün kalanı da benim için hiç kolay geçmiyor. İçim daralıyor, ruhum sıkışıyor. Yenemedik... Yenemedik işte. Fener'i yenseydik böyle olmazdı... Biraz daha yemek yersem patlayacağımdan korkarak halletmem gereken ve aslında var olmayan birkaç iş bahanesiyle kendimi sokağa atıyorum. Kulağımda kulaklık, dudağımda ıslık dolaşıyorum kalabalık sokakları, caddeleri. Ne zamanki yollar tenhalaşıyor, benim de adımlarım yavaşlıyor. Bir sebebi varmış, şimdiye kadar gördüğüm en tatlı dükkanla rastlaşıyoruz. Tüylü kalemler, tüylü anahtarlıklar, tüylü defterler, tüylü taçlar... Akla hayale gelebilecek her şeyin tüye bulandığı bir dükkan. Adeta zaaflarım dile gelmiş, vücut bulmuş, kollarını açmış beni bekliyor. Etrafa şöyle bir bakış atıp bazen benim de fena halde aşko kuşko bir kız olduğumu kimsenin görmediğinden emin oluyorum. Sonra minik dükkanın içindeki tatlı teyzeye şirin olduğunu umduğum bir bakış ve hadli hadsiz umutlarımla soruyorum. "Pardon! Dükkanınız çok güzel de birkaç fotoğrafını çekebilir miyim acaba?" Bir bana bir elimdeki telefona bakıyor, sonra tek kaşını havaya kaldırarak şartlı onayı veriyor. "Olur ama bir şey almak zorundasın. Anlaştık mı?" Zaten bu dükkanın yanından yöresinden herhangi bir şey almadan ayrılma ihtimalim söz konusu bile olmadığı için hiç düşünmeden, hızlı hızlı başımı sallıyorum. "Olur, olur tabi." Ben birkaç kare fotoğraf ve kucak dolusu ıvır zıvır almış veda edip gidecekken sesleniyor arkamdan haza hanımefendi. "E almadın ama küçük hanım, hani anlaşmıştık?" Dükkanın tapusunu herhalde, almadığım bir o kaldı çünkü. Arkamı dönüyorum, "Hı?" "Çay mı, kahve mi?" Allah, Allah... Şöyle bir etrafıma bakıyorum, beynimi falan mı düşürdüm acaba? Hiçbir şey anlamıyorum çünkü. Derin bir nefes alıyorum, tamam bu son. Bu sefer de anlamazsam bir daha sormayıp yalan yanlış bir gülümseme ile neye olduğunu bilmeden evet diyeceğim. "Efendim?" "Ne alırsınız diyorum küçük hanım? Çay mı kahve mi? Aaa... Gülümsüyorum. Ay! Kalbime kastediyormuş meğer hanımefendi. Şaşkınlığımı atamadan kendimi birden kasaya doğru geri adımlayıp boştaki sandalyeye kurulurken buluyorum. "Çay, bir demli çaya hayır demem." Şekere de hiç gerek yok, siz varken. Gülümsüyor o da, sonra telefonu açıp bir delikanlıdan iki demli çay istiyor. Bir süre bana ve neşeli ama eğreti oturuşuma bakıyor. "Çok çabuk kanıyorsun." Psikolog musunuz müneccim mi teyzeciğim? Ya da sadece yeteri kadar yaş almış, görmüş geçirmiş, tecrübeli bir kadın. Doğru. Gülümsüyorum, soluklanıyorum, omuz silkiyorum. "Öyle oluyor genelde, evet." Ne okuyorum, öyle değil canım boş vakitlerimde ne okuyorum; neler yapmaktan hoşlanırım, nelerden haz etmem derken mis gibi iki çay da katılıyor sohbetimize. Sonra birden, belki de Arda Turan gibi yerli yersiz dalan bakışlarımdan anlıyor durumu Nuriş Hanım. "Biraz da seni üzen şu oğlanı anlat bakalım." O kadar zamandır kimseye anlatamadım ki, sırf bu yüzden bile sana anlattığım için kendime kızamam herhalde Nuriye teyze. Hem insan sana bir şey anlatıp da sonra kızgın olabilir mi ki? Yüzüne bakarken hiç mümkün gelmiyor. Bu yüzden hiç yeri değilse de başlıyorum konuşmaya ve susmak nedir bilmiyorum. Bir akşam üzeri, ilk kez geldiğim yabancı bir dükkanda, hiç tanımadığım ama bir yandan da çok eskiden beri tanıdığımı hissettiğim çok çok tatlı bir hanıma Oğuz Kaan Dilmen'i en başından anlatıyorum. Biraz ağlıyorum, çokça gülüyorum, ne kazanıyorum, ne kaybediyorum ama tahmin ettiğim gibi dükkandan çıkarken hiç pişman hissetmiyorum. Dünkü beraberliğin yanına bunu da koyuyorum, sonra ikisini de kalbime basıyorum. Kendi sahamda değilken de bu adamı seviyorum. Aşkın bir deplasman, zavallı ben misafir tribününü bile kendimin biliyorum. * Kapkara kartallar için dip not ya da Gökdeniz'ciğim gibi deep not; maçlarda hikayenin içeriğini zenginleştirmek, coşkuyu vermek için ufak eklemeler çıkarmalar yapacağım. Yani evet bazen o maçta penaltı olmayacak, bazen o o güne denk gelmemiş olacak, nadiren o sonuç da öyle olmayabilir ama olur böyle şeyler canım. Çok üstüme gelmeyin :) Şanındandır! Merhaba, Tribün ses ver, uyuma! Beğenirseniz yıldız çakmayı ve derbi için dua etmeyi unutmayın. Sevgiler, saygılar, yaldızlar ve yıldızlar :*
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE