Sağ Salim Dönüş

1224 Kelimeler
Ateş kaşlarını çatıp hızla yanıma geldi. "Komutanım, hipotermi olabilir! Vücut sıcaklığı hızla düşüyor, bir şey yapmamız lazım!" Onur, titreyen Eylül’e bakarak kafasını kaşıdı. "Biri ona sarılmalı, ısıtmazsak kötüleşir." Kaan hemen araya girdi, kaşlarını kaldırarak. "Sarılanı yanlış anlar, sonra hepimizi vurur!" Onur kahkaha attı. "Doğru diyorsun lan! Eylül'ü bilmeyen de normal biri sanır! Bizi kurşuna dizer vallahi!" Ateş ciddiyetini bozmayarak kafasını iki yana salladı. "Şakalaşmayı bırakın! Bu ciddi bir durum. Biri Eylül’ü ısıtmalı yoksa sabaha çıkmaz!" Onur ve Kaan aynı anda ellerini kaldırdı. "Biz almayalım!" Birkaç saniyelik sessizlik oldu, sonra Onur parmağını bana doğrulttu. "Komutanım, bu iş size kaldı!" Kaan da hemen onayladı. "Aynen, biz sarılsak kafamıza sıkar, sen sarılsan bir şey diyemez!" Derin bir iç çektim. "Hay sikeyim yapacağınız işi! Yine her şey bana kaldı!" Ateş sabırsızca başını salladı. "Hadi komutanım, hızlı olun!" Eylül yarı baygın halde titrerken, içimden küfrederek üzerimdeki ıslak ceketi çıkardım. "Bunu kimseye anlatmayacaksınız!" dedim sertçe. Onur sırıtarak başını salladı. "Tabii tabii, hiç anlatmayız!" Bunları söylerken bile ne kadar güvenilir olduklarını biliyordum ama şu an tartışacak vaktim yoktu. Yavaşça Eylül’ü kendime çektim ve onu sıcak tutmaya çalıştım. Onur hafifçe başını eğip fısıldadı. "Şu an seni kıskanmıyor değilim komutanım." Başımı kaldırıp sertçe baktım. "Siktir git Onur!" Onur kahkaha atarken Kaan da güldü. Ateş gözlerini devirdi ama gülümsememek için kendini zor tuttu. Mağaranın içinde soğuk hava dolaşırken, hepimiz içimizde bir nebze olsun sıcaklık hissetmeye başladık. Ama bu gece uzun olacaktı… "Onur, telsize bak bakayım, çalışıyor mu?" dedim. Onur başını sallayıp çantasına yöneldi. Çantalarımız su geçirmezdi ama bu lanet hava yüzünden sinyal alıp alamayacağımız meçhuldü. Birkaç dakika içinde yanıma geldi. "Komutanım, telsiz çalışıyor ama sinyal çok zayıf. Her an kesilebilir." Ateş hemen araya girdi. "Hemen bir helikopter çağırmalıyız. Eylül’ün durumu kötüleşmeden buradan çıkmalıyız." Hâlâ Eylül’e sarılmıştım, vücut sıcaklığı iyice düşmüştü. Kaan ve Onur’a döndüm. "Telsizden daha iyi sinyal alabileceğiniz bir nokta bulun. Bulunca bana getirin!" dedim. "Tamam komutanım!" dediler ve hızlıca mağaranın dışına doğru ilerlediler. Eylül yarı açık gözlerle bana bakıyordu. Solgun yüzüne rağmen inatçılığı hâlâ belli oluyordu. "İyi misin?" diye sordum. Zayıf bir sesle "İyiyim." dedi ama gözlerinden iyi olmadığını anlıyordum. "Hadi ama Eylül, sert kız olmaya çalışma." Sert bir nefes verdi. "Tamam... Belki biraz kötü olabilirim." Gülümsemeye çalıştım. "Merak etme, seni buradan çıkaracağız." Tam o sırada Onur ve Kaan hızla geri döndü. "Komutanım! Sinyal geldi! Hemen iletişim kurdum!" diye bağırdı Onur. Telsizi kaptım ve konuşmaya başladım: "Merkez, burası Kara Timi! Acil bir helikoptere ihtiyacımız var! Saldırıya uğradık, hava koşulları kötü, Eylül hipotermi geçiriyor! Tekrar ediyorum, acil tahliye istiyoruz!" Sinyalin her an kesilebileceğini hissediyordum. Hemen koordinatları verdim. "Sinyal kesilecek, acele edin!" Tam o anda telsizden bir yanıt geldi ama yarıda kesildi. Sinyal tamamen kayboldu. Öfkeyle küfür ettim. "Hay amına koyayım! Mesaj gitti ama cevabı duyamadık!" Derin bir nefes aldım. Beklemekten başka çaremiz yoktu. "Onur, hemen bir ateş yak! Ateş, Eylül’ün vücut sıcaklığını artıracak bir şeyler bul! Kaan, dışarıyı gözlemle, tetikte olalım!" Herkes hızla görevine koyuldu. Mağaranın içinde tek duyulan şey rüzgârın uğultusu ve Eylül’ün titreyen nefesiydi. Zaman daralıyordu… Ateş çantasından bulduğu battaniyeyi çıkardı ve hızla Eylül’e uzattı. Hiç vakit kaybetmeden onu sarıp sıkıca tuttum. Titremesi biraz azalmıştı ama hâlâ bilinci tam yerinde değildi. Onur ateşi yakmıştı. Hepimiz hemen başına geçip ısınmaya çalıştık. Üzerimiz sırılsıklam olmuştu ama en kötü durumda olan Eylül’dü. Soğuk, iliklerimize kadar işliyordu. Saatler geçti. Üç, belki dört saat boyunca bekledik. Sonra... Uzaklardan bir ses duyuldu. Önce rüzgârın uğultusuna karışan belirsiz bir gürültüydü. Ama sonra netleşti. Helikopter sesi! Ses hızla yaklaştı. Gerçekten onlardı. Yardım tam zamanında gelmişti çünkü artık zamanımız tükenmek üzereydi. Ancak hava koşulları inişe izin vermiyordu. Pilotlar yukarıdan halat sarkıttılar. "Tahliye için hazır olun!" diye telsizden ses geldi. Ekibe döndüm. "Hemen çıkın! Önce siz gidin!" dedim. Onur ve Kaan aynı anda itiraz etti. "Komutanım, siz ve Eylül tek başınıza çıkamazsınız!" "Bana bir şey olmaz! Hemen çıkın!" dedim sert bir sesle. İsteksiz de olsa emirlerime uydular ve birer birer yukarı çekildiler. Sıra bize gelmişti. Eylül’ün bilinci kapanmak üzereydi. Hafifçe yüzüne dokundum. "Hadi bakalım küçük yıldız, gidiyoruz." diye fısıldadım. Halata ulaşınca onu dikkatlice bağladım. Kendi elimle ipi sıkıca kavradım. Yukarı çekilmeye başladık. Sert rüzgâr yüzümü kesiyor, elim ipi sıkmaktan kanıyordu ama umursamıyordum. Sonunda helikoptere vardık. Eylül’ü dikkatlice içeri aldım. Onu güvenli bir yere yerleştirdikten sonra elimi inceledim. Derin kesikler oluşmuştu ama acıyı bastırdım. Gülümseyerek Eylül’e döndüm. "Her yerim kesildi. Bir Gün ödeşeceğiz." dedim. Eylül yorgun bir şekilde bana baktı, gözlerini kırptı ama anlamadı. Birkaç saniye sonra derin bir uykuya daldı. Hava koşulları nedeniyle yolculuk uzun sürdü ama sonunda havaalanına vardık. Uçağa bindiğimizde herkes derin bir nefes aldı. Üzerlerimizi değiştirdik, biraz olsun rahatladık. Ateş, Eylül’ü tam teçhizatlı bir şekilde muayene etti ve gerekli ilaçları verdi. Şimdi çok daha iyi görünüyordu. Bu arada, yakaladığımız adam birkaç kez kendine gelmeye çalıştı ama gerekeni yaptık. Hâlâ baygındı. Görev bitmişti... Şimdilik. Uçağa bindikten sonra İstanbul’a doğru yola koyulduk. Yorucu, soğuk ve ölümle burun buruna geldiğimiz bir görevdi ama en azından artık güvendeydik. Eylül'ü yanımdan ayırmıyordum, hâlâ bilinci tam olarak yerine gelmemişti. Helikopterden uçağa alındığımızda Ateş hemen ona müdahale etmeye devam etti. Battaniyeye sarılı haldeydi ama hâlâ üşüyordu. Ateş, serum takarken bir yandan da kalp atışlarını kontrol etti. "Nabzı biraz düzensiz ama toparlar. Hipoterminin etkisi sürüyor. İç organlarına zarar vermemesi için sıcak tutmamız lazım." Eylül, gözlerini hafif araladı ve kısık bir sesle fısıldadı: "Hep başımı belaya sokuyorum değil mi?" Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Bunu konuşmak için çok erken. Önce iyileş, sonra hesaplaşırız." dedim. "Korktun mu?" Bu kez ona değil, ileriye baktım. Dışarıda gökyüzü karanlık ve uçak türbülansa giriyordu. Bir an için sustum. Aslında korkmamıştım… Sadece kaybetmeyi göze alamayacağım birini kurtarmaya çalışıyordum. "Sen de olsan aynısını yapardın." dedim sonunda. Eylül cevap vermedi, sadece başını hafifçe yana koyarak gözlerini kapattı. Uçak türbülansa girince Onur, gerilip bağırdı: "Ulan, şu görevlerin sonunda bir kere de rahat bir yolculuk yapalım ya!" Kaan omzuna hafifçe vurup güldü: "Daha ilk Görevimiz Dangalak ." Onur derin bir iç çekerek başını salladı. "Yav Niye Sırrı Bozuyorsun ya ." Yaklaşık üç saat süren uçuşun ardından İstanbul’a vardık. Saat gece 03.30’du. Şehir sessizdi, hava soğuktu. Uçaktan indiğimizde yüzümüze vuran rüzgar bile görevden kalan yorgunluğumuzu artırmıştı. Hemen karargâha döndük. Bizi kapıda Albay Yılmaz karşıladı. Gözleri tek tek hepimizi süzdü, üzerimizdeki yorgunluk, kir, kan, çamur her şeyden belli oluyordu. "Herkes iyi mi?" diye sordu. Başımı hafifçe sallayarak "Evet, komutanım." dedim. Arkadaki ekibe baktım, hepsi yorgundu ama hayattaydı. Albay, gözlerini kısmıştı ama bana bir şey söylemedi. Sonra gözleri Eylül’ü aradı. "Eylül nasıl?" diye sordu alçak bir sesle. Derin bir nefes aldım. "Emin ellerde, komutanım. Ateş müdahale etti, toparlanacak." Albay bir an duraksadı, sonra başını onaylarcasına salladı ve tüm ekibe döndü. "Hepinizi tebrik ederim. Zor şartlara rağmen oradan çıkmayı başardınız. Özellikle sen Mert, verdiğin doğru kararlar sayesinde kimseye bir şey olmadı. Hepinizi gururla tebrik ediyorum." Ekip sessizdi ama hepimiz üzerimizdeki ağırlığı hissediyorduk. Bu görev sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da bizi yıpratmıştı. Albay Yılmaz, son bir kez daha hepimize baktıktan sonra ekledi: "Şimdi gidin, dinlenin. Sabah görüşeceğiz." dedi ve arkasını dönerek uzaklaştı. Eylül hâlâ uyuyordu. Yanına gidip ona baktım. Nefesi daha düzenliydi, rengi biraz yerine gelmişti. Hafifçe omzuna dokundum ve fısıldadım: "İyi olacaksın, küçük yıldız." Sonra kendi yatağıma geçtim. Yatağa oturduğum anda vücudumun ağırlığını hissettim. Son günlerde yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Karlar içinde ölümle burun buruna kaldığımız anlar, Eylül’ün kollarımda titrediği o saniyeler, pusu, çatışma, kaçış… Ama en azından hayattaydık. Artık herkes derin bir uykuyu hak etmişti. Gözlerimi kapattım ve o an tüm yorgunluk vücuduma çöktü. Uykuya dalmadan önce tek düşündüğüm şey… Bu daha sadece başlangıçtı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE