Kendimi sorgulamaktan alamadım. Neden bir anda öyle yaptım? Bu ani dürtü nereden gelmişti? Eylül’ün o soğuk ve sert görüntüsünün altında yatan o sıcaklığı mı fark etmiştim? Onun o bakışları, o kararlılığı... Beni büyülemiş olamaz, değil mi?
Bu düşünceler kafamda dönüp dururken İstanbul’dan ayrılıp Konya’ya, annemin yanına gittim. Birkaç gün onun yanında kalıp biraz kafa dağıttım. Annem beni her zamanki gibi sevgiyle karşıladı ama gözlerindeki endişeyi görmemek imkânsızdı. "İyi misin oğlum?" diye sordu bir akşam.
Ona bir gülümsemeyle cevap verdim. "İyiyim anne, merak etme."
Ama içimde bir boşluk vardı. Eylül’e yaptığım şeyin bir anlamı var mıydı? Yoksa sadece o anın etkisiyle mi hareket etmiştim?
Üç gün sonra İstanbul’a geri döndüm. Her ne kadar izinli olsak da, hareketsiz kalmak bana göre değildi. Bir şeyler yapmalı, ekibi bir araya getirip daha iyi kaynaşmalarını sağlamalıydım. Birlik olmayı öğrenmeden büyük operasyonların altından kalkamazdık.
On gün sonra, herkesin gelebileceği uygun bir zamanı ayarladım ve ekibi Kadıköy’de bir kafede topladım. Bu buluşma resmî bir toplantı değildi, ama aslında birbirimizi daha iyi tanımamız için bir fırsattı.
Masada herkes vardı. Ateş, sakin tavrıyla çayını yudumluyordu. Onur her zamanki gibi espri yapıyor, Kaan ona takılıyordu. Eylül de oradaydı… Göz göze gelmekten kaçınsak da, bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
Derin bir nefes aldım. Burası, her şeyin başladığı yer olacaktı.
Ekipte herkese tek tek durumlarını sorduğum, sohbetin yavaşça ilerlediği bir an vardı. Herkes kendi yorgunluğunu ve operasyondan sonra gelen hafif rahatlamayı paylaşıyordu. Ancak ben, Eylül’e bakarken onun gözlerini benden kaçırdığını fark ediyordum. O, sessizce kenarda duruyor, sanki söylemek istediklerini kelimelere dökmekte zorlanıyordu. Birden, tuvalete gitmek üzere olduğunu belirtti; bu sözleri duyunca, ani bir endişe hissettim ve hemen kalkarak onu durdurmak için yanına gittim.
"Eylül, dur," diye fısıldadım.
O, beni yavaşça durdurdu; gözlerini bana doğrulttu ve hafif titreyen bir sesle sordu:
"Neden öyle bir şey yaptın?"
Gözlerimin içine bakarken içimden ne söyleyeceğimi bilemedim.
"Bilmiyorum," dedim, sesimde belirsizlik ve pişmanlık vardı.
"O an bir şey oldu, ama... bilmiyorum, kızlarla aram iyi değildir," diye ekledim, sanki davranışımın bir yanlışlık olduğunu anlatmaya çalışır gibi.
Eylül bir an duraksadı, gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir öfke belirdi. Ardından, sessizce ama net bir şekilde,
"Sana hala sinirliyim," dedi.
Ve devamla ekledi:
"Çünkü ilk öpücüğümü aldın."
Bu sözler, içimde hem bir pişmanlık hem de karışık duygular uyandırdı. O an, onun bana verdiği değeri, o özel anın onun için ne kadar anlamlı olduğunu anladım. Eylül hiçbir ek açıklama yapmadan uzaklaştı, odayı terk etti.
Ben ise orada kaldım, etrafımda ekibin hafif fısıltıları, dalga geçercesine söylenen birkaç alaycı cümlerin arasında, kendi içimde sessizce sorguluyordum:
" kızlarla aram kötü de öyle değildi... Onu hiç kimse öpmemişti.en azından ben öpmüştüm başka kızları"
Ve içimde, o anın ağırlığıyla birlikte, sözlerim yerini öfke dolu bir iç sesle doldu; ama bu sözler, sadece fısıldanan, kendime ait bir lanet gibiydi.
O gün, o an, her şey karmaşıktı. Eylül’ün gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığı, benim içimde derin izler bıraktı. Sanki o ilk öpücük, aramızdaki görünmez çizgiyi sonsuza dek değiştirmişti. Bu an, yalnızca ekip içinde değil, benim için de bir dönüm noktası olmuştu; içimde ne hissettiğimi, neden böyle davrandığımı sorgulamaya başladım. Ve o anın yankıları, ileride yapılacak olan her şeyin temelini oluşturacaktı.
Tuvalete gidip geldikten sonra Eylül odanın köşesinde sessizce yerine oturdu; yüzüme neredeyse hiç bakmamıştı. O an, aramızda geçen gerginliğin hala kol gezercesine izlerini taşıdığını fark ettim. Ancak oda, herkesin kendine özgü sohbetleriyle normalleşmeye çalışıyordu. Birkaç kişi hafifçe espri yapıyor, diğerleri ise kendi aralarında konuşuyordu.
Bu durumu biraz olsun hafifletmek ve ekibi yeniden bir araya getirmek için ortama bir neşe katmak istedim. Bir an düşündüm, sonra gülümseyerek sözümü açtım:
"Hey millet, ne dersiniz? Şişe çevirmece oynayalım mı?" diye espriyle önerdim.
Herkes önce bir şaşkınlıkla bana baktı. Konuşmalar bir anda sustu; bazıları hafifçe güldü, bazıları ise tereddütle bakakaldı. Ancak Eylül, sanki hâlâ içindeki soğuklukla barışmamış, kendinden uzak bir ifadeyle; "Hayır, ben bu oyunu oynamak istemiyorum," dedi.
İlk başta bu cevaba şaşırdım. O an, odadaki diğer askerlerin yüzlerinde karışık ifadeler belirdi. Bir süre sessizlik hak etti, sanki herkes bu beklenmedik tepkiyi değerlendirmeye çalışıyordu.
Ben de, ne yapacağımı bilemez halde, "Arkadaşlar, hadi bakalım; biraz eğlenelim. Biraz olsun moralimizi yükseltir," diye araya girmeye çalıştım. Kimi bir tebessüm ediyordu, kimi ise hala tereddütlü bakıyordu.
Sonunda, kendime geldiğimde, ekibin hafif bir gülümsemeyle yaklaşmasını sağlamak için biraz ısrarcı oldum. "Bakın," dedim, sesimde neşeyle karışık bir ısrar vardı, "belki de bu, aramızdaki gerilimi biraz olsun dağıtır. Sadece eğlence amaçlı, kimseyi zorlamıyorum. Hem, bu oyunu bir denemeniz lazım; hep birlikte biraz rahatlayalım."
Etrafımdakilerden bazıları birbirlerine baktı, sonra Onur alaycı bir şekilde "Peki, siktir lan, neden olmasın?" diye ekledi. Diğerleride gülmeye başladı, hafifçe başlarını salladı.
Eylül hâlâ sessizdi, ama sonunda iç çekerek ve yavaşça "Peki," dedi. Sanki bu, kendi içine kapanıklığını kırmanın, belki de kalbine biraz sıcaklık vermenin ilk adımı gibiydi.
Kısa sürede herkes mecburi kabul etti. Şişe çevirmece oyunu, odada hafif bir neşe dalgası yarattı. O an, aramızdaki gerginlik, biraz olsun yerini dostça şakalaşmalara bırakmıştı. Herkes kendi sırasını beklerken ben gözlerimle Eylül'ü izledim; belki de o an, ona olan ilgim ve merakım yeniden canlanmaya başlamıştı.
Oyun başladığında, herkesin yüzünde beliren hafif tebessümler, bir arada olmanın ve birlikte eğlenmenin getirdiği sıcaklığı yansıtıyordu. Ben de, her şeyin ötesinde, bu anın bizim için küçük de olsa bir iyileşme başlangıcı olduğuna inanıyordum.