Herşeye Rağmen Başarılı

1187 Kelimeler
Plan belliydi. Erzak aracını havaya uçurmuştuk, içeridekiler muhakkak durumun ne olduğuna bakmak için dışarı çıkacaktı. O anı bekliyorduk. "Onur, elinde patlayıcı kaldı mı?" diye sordum. Onur çantasını kontrol etti ve başını kaldırdı. "Var ama ilkine göre daha az." "Sorun değil, işimizi görecek kadar olsun yeter. Ama bu sefer daha kalabalık çıkacaklarını düşünüyorum." Gözlerim Eylül’e kaydı. "Senin görevin, çıktıklarında bize haber vermek. Ben tepeden ateş desteği sağlayacağım. Kaan, Onur ve Ateş, siz yakın mesafede olacaksınız. Patlama olur olmaz kalanları temizleyeceksiniz. Anlaşıldı mı?" Herkes aynı anda, sert ve kararlı bir şekilde cevap verdi: "Emredersiniz, komutanım!" Bu "komutan" kelimesi önce garip geliyordu, ama şimdi alışmaya başlamıştım. Belki de liderlik gerçekten kanıma işliyordu. Herkes pozisyon aldı, derin bir sessizlik hâkimdi. Sadece doğanın geceye bıraktığı hafif sesler duyuluyordu. Nefesimi kontrol ettim. Tüfeğimin dürbününden yolu izlerken, içimdeki gerginliği bastırmaya çalışıyordum. Sonunda beklediğimiz an geldi. Tozlu yolda iki araç göründü. Farları loş ışık saçıyordu, silahlı adamlar dikkatliydi. Tam da tahmin ettiğim gibi, ilk saldırıdan sonra önlemlerini almışlardı. "Hedefler ilerliyor, dikkatli olun." diye telsizden fısıldadı Eylül. İşaret verdim. Onur’un hazırladığı patlayıcı tam zamanında infilak etti. Sağır edici bir patlama sesi geceyi yırttı. İlk araç parçalandı, metal ve cam parçaları havada uçuştu. İçindekiler anında öldü, ama ikinci araçtakiler ne olduğunu anlayıp hemen mevzi almaya çalıştı. "Ateş serbest!" Tetiği çektim. Tepedeki konumumdan üç adamı daha yere serdim. Daha farkına bile varmadan can vermişlerdi. Ateş, hızla birini sessizce etkisiz hale getirdi. Onur, pozisyonunu değiştirerek siper aldı ve birkaç el ateş etti. Kaan ise kısa mesafeden susturuculu tabancasıyla iki adamı yere indirdi. Eylül, etrafı tarıyordu. Arkamdan gelen hafif bir ayak sesi duydum. Dönmeye hazırlanırken bir silah sesi yankılandı. Adam yere yığılmıştı. Eylül, susturuculu tabancasını kaldırmış, soğuk ve kararlı gözlerle cesedi inceliyordu. "Ekip, toplan!" Çevreyi hızlıca kontrol ettik. Ölülerin ceplerinden telsizleri, silahları ve mühimmatı aldık. "Artık hedefe giden yolumuz açık." Gökyüzü kapkaranlıktı. Ormanın içinden ilerlerken, gece görüş gözlüklerimizi taktık. Sessizlik içinde ölüm saçan gölgeler gibiydik.. Onur ve Kaan bana baktı. "Şimdi ne yapıyoruz, komutan?" diye sordu Kaan, fısıltıyla. Tüfeğimi sıkıca kavradım, ve şunu söyledim. Bir an durup düşündüm, sonra gözlerimi ekibe çevirdim. " Sessiz çalışacağız. Önceliğimiz gözcüleri indirmek. Kimse uyanmadan hepsini sessizce halletmeliyiz. Aksi takdirde işimiz çok zor olur." Eylül başını salladı. "Susturucular hazır." Herkes silahlarını kontrol etti, şarjörleri yeniledik. "Hadi bakalım, sessiz olalım. Gölge gibi hareket edin." Ekip ikiye ayrılmıştı. Ben ve Eylül bir ekip, Onur, Kaan ve Ateş diğer ekipti. Düşman kampında dört gözcü vardı. İkisini biz, diğer ikisini onlar halledecekti. Karanlığın içinde sessizce ilerledik. Gece bizim en iyi kamuflajımızdı. Ay ışığı bulutların arkasına saklanmış, her şeyi daha da gölgeli hale getirmişti. Üssün sağ tarafından gizlice sızdık. Eylül sağ yanımdaydı, ben ise sol tarafta ilerliyordum. Eylül’ün gözleri her zaman olduğu gibi keskin ve odaklıydı. Hafifçe eğilerek bana fısıldadı: "İki gözcü, kuzeybatı kulesinde. Sen solundakini al, ben sağdakini." Başımı salladım. Yavaşça tüfeğimi kaldırdım, nefesimi kontrol ettim. Susturucu takılı silahımdan çıkan tek bir sessiz mermi, adamın kafasına saplandı. Gözcü, hiç ses çıkarmadan yere yığıldı. Aynı anda Eylül de hedefine nişan aldı ve tetiği çekti. Gözcü, duvarın gerisine düştü. Kimse bir şey fark etmemişti. Telsizden fısıltıyla "Hedefler etkisiz." dedim. Diğer ekipten Kaan yanıt verdi: "Bizimkiler de temiz. Devam ediyoruz." Artık kampta sadece sekiz adam kalmıştı. Üst düzey liderlerinin burada olduğuna emindim. bu gece, bu kampı temizleyecektik. "İlerliyoruz." dedim Eylül’e. Düşmanların henüz farkında olmadığı şey şuydu: Ana binaya ulaştığımızda, kapıda iki adam vardı. Görünüşe bakılırsa "koruma" olmaları gerekiyordu ama paçavralar içindeydiler. Tetikte değillerdi, hatta sanki buranın gerçek bir tehdit almayacağına inanıyor gibiydiler. Büyük bir hata yapmışlardı. İkisini de sessizce hallettik. Biri bıçağımla boğazından sessizce can verirken, diğeri Eylül’ün tek bir susturuculu tabanca atışıyla yere yığıldı. Şimdi içeride sadece altı kişi kalmıştı. Kapıyı yavaşça açtım ve içeri süzüldük. Elimle işaret verdim: "İki kişi sağdan ilerlesin." Heyecanlıydım ama bu benim için bir sorun olamazdı. Heyecan, sadece kontrol edilmesi gereken bir histi. Bina üç katlıydı. İlk katı hızlıca taradık, ama bomboştu. Asıl hedefin yukarılarda bir yerde olduğu belliydi. İkinci kata yavaşça tırmandık. Her adımımda nefesimi bile kontrol ediyordum. Bu sessizliği ancak ölüm bozabilirdi. Elleriyle bana işaret veren Eylül’ü gördüm. İki adam devriye geziyordu. Kendi aralarında sessizce bir şeyler konuşuyorlardı. Sanki bir şeyler hissetmişlerdi çünkü bir anda durup bizim bulunduğumuz yöne doğru ilerlemeye başladılar. Hemen siper aldık. Elimle ekibe "hazır olun" işareti verdim. Ateş’le göz göze geldik. Bu ikisini biz halledecektik. Adamlar birkaç adım daha yaklaştı. Tam önümüzden geçerlerken ani bir hamleyle fırladım, sağdaki adamın ağzını kapatıp bıçağımla boğazını kestim. Birkaç saniye titredi ve ardından cansız bedeni yere düştü. Dönüp Ateş’e baktım. O da işini sessizce halletmişti. Başımı onaylar şekilde salladım ve yukarı işaret ettim. Sona yaklaşıyorduk. Üçüncü kata çıkan merdivenleri adımlarken, içeriden gelen sesleri duyduk. Birileri konuşuyordu. Hafifçe eğilip kapıyı dinledim. Bir telefon görüşmesi gibiydi. Adam, birine talimat veriyordu. Yanında bir ya da iki kişi daha vardı. Ana hedefimiz o odanın içindeydi ve biz buradaydık. Ekip üçüncü kata ulaşmıştı. Binanın içi karanlık ve ölüm sessizliğindeydi. Ancak içeriden gelen sesleri duyabiliyordum. Hemen elimle işaret verdim ve ekibi durdurdum. Herkes nefesini bile tutmuştu. Kulağımı kapıya dayadım ve dinlemeye başladım. İçeride biri konuşuyordu. Sesi gergindi ama otoriterdi. Kelimeleri dikkatlice seçtiği belliydi. Muhtemelen kendinden üst rütbeli biriyle iletişim kuruyordu. "Evet komutanım... Olayı araştırıyoruz… Erzak konvoyu saldırıya uğradı… Daha fazla destek mi? Anlaşıldı. Ancak burası güvenli… Hayır, kimse sızamaz..." İçimden küfür ettim. Tam tersi oluyordu çünkü biz çoktan içeri sızmıştık! Konuşmanın her kelimesi önemliydi. Adam, dışarıdan takviye kuvvet çağıracaklarını söylüyordu. Yani burada fazla vaktimiz yoktu. Telefon kapandı. İçeriden gelen adımların yönüne dikkat kesildim. Adamın pozisyonunu belirlemiştim. Ana hedef koltukta oturuyordu. Yanında üç adam daha vardı. İkisi sağ tarafta duruyordu, biri sol köşedeydi. Ellerimle ekibe pozisyonlarını belirttim. "Ana hedef bende. Diğerlerini öldürün." diye fısıldadım. Son bir kez herkesin hazır olup olmadığını kontrol ettim. Başımı sallayarak üçe kadar saydım. 1… 2… 3… Kapıyı hızla açarak içeri daldık. İçerideki adamlar ne olduğunu anlamadan ekibim ateş etti. Susturucu takılı silahlarımızdan çıkan sessiz patlamalar, düşmanları birer birer yere serdi. Sağdaki iki adam yere düşmüştü bile. Soldaki adam silahına uzanırken Eylül hızla tetiği çekti ve adamın göğsünden vurarak işi bitirdi. Ana hedef ise şok içindeydi. Peştamal takmış, elinde hâlâ kapanan telefonuyla gözlerini bize dikmişti. Uzun sakallı, kirli, yağlı bir surat… En fazla kırk yaşında gösteriyordu ama yüzündeki iğrenç ifade, onu daha da yaşlı gösteriyordu. Öylece donup kalmıştı. Bu anı iyi değerlendirdim. Hiç düşünmeden ileri atıldım ve yumruğumu suratına geçirdim. Burnunun kırılma sesi odada yankılandı. Geriledi ama hemen toparlanıp karşılık vermeye çalıştı. Ona ikinci yumruğumu attım. Bu sefer çenesi kaydı. Ancak tam düşerken cebinden bir bıçak çıkardı ve bana doğru savurdu. O anda refleksle geri çekildim ama bıçağı sol kolumu sıyırdı. Acıyı hissetmedim bile. Adrenalinin etkisiyle hareketime devam ettim ve dizimi adamın karnına geçirdim. Nefesi kesildi, yere düştü ve bayıldı. Dönüp ekibe baktığımda herkes bana garip bir ifadeyle bakıyordu. "Ne oldu? Neden öyle bakıyorsunuz?" diye sordum, hâlâ tetikteydim. Ateş yaklaşıp sol kolumu işaret etti. "Komutanım, kolun kanıyor." Başımı çevirip baktım. Kolumdan yavaşça kan süzülüyordu. Bıçak kesmişti ama derin bir yara gibi görünmüyordu. O anda hissetmemiştim bile. Gözlerimi kısıp yerde baygın halde yatan teröriste baktım. "Şerefsiz…" diye hırladım. Ateş çantasından ilk yardım malzemelerini çıkardı. "Dışarı çıkmadan önce hemen saralım. Fazla kan kaybedersen hareket kabiliyetin azalır." Başımı salladım ve derin bir nefes aldım. Hedef elimizdeydi. Şimdi yapmamız gereken tek şey, buradan sessiz ve sağlam bir şekilde çıkmaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE