BÖLÜM.2

1361 Kelimeler
O cumartesi akşamı, sanki gökyüzü bile üstüme çökecekmiş gibi gri ve basıktı. Köyün üzerinden geçen o ağır bulutlar, sadece yağmuru değil, benim boynuma takılan o gizli kementi de taşıyordu sanki. Pencerenin önünden geçerken oradaki kalabalığı, tarlalardan dönenlerin fısıldaşmalarını duyabiliyordum. Herkes, "Arif Ağa'nın evinde bugün kimin fermanı mühürlenecek?" diye bakıyordu penceremize. Töre çoktan hükmünü vermişti; o gece sadece o hükmün üzerine soğuk bir mühür basılacaktı. Evin içi tam bir muammaydı; annem sanki bayrama hazırlanır gibi ama aslında cenaze kaldırıyormuş gibi telaşlıydı. Komşu kadınlar gelip her yeri derleyip topladılar, dantelli örtülerimizi çıkardılar. Annem , tandırın başında hamur açarken gözyaşlarını o isli dumanlara, ocağın ateşine saklamaya çalışıyordu. Ama ben görüyordum, o her yufkayı açtığında sanki benim kaderimi de o ateşe atıyordu. Salonumuz gaz lambasının titrek alevi duvardaki işlemeli kilimlerde dans ediyordu. Her şey o kadar özenliydi ki, bu düzenin altında yatan çaresizlik canımı yakıyordu. Hazırlanan her tabakta, parlatılan her bardakta bir veda sesi duyuyordum. Annem ara sıra yanıma gelip elini omzuma koyuyordu ama o el sanki bir buz parçasıydı; her dokunuşunda içim biraz daha üşüyordu. Öğleden sonra kapı çalındığında kalbim duracak gibi oldu. Cemal Bey ve heyeti gelmişti. En önde o mağrur, her şeyi yakıp yıkmaya hazır duruşuyla Cemal Bey, hemen ardında ise gölge gibi, sessizliğiyle her yeri kaplayan Hasan vardı. Ama birisi vardı ki, kapıdan girdiği an odadaki nefesim kesildi: Hasan’ın annesi Saadet Hanım. Köyde herkes ondan çekinir, ağırbaşlılığına saygı duyulurdu ama ben onun gözlerinde bambaşka bir şey gördüm. Yıllardır oğlunun o sonsuz suskunluğuna yaktığı ağıtları içine gömmüş, kederini bir zırh gibi kuşanmış bir kadındı o. İçeri girdiğinde göz göze geldik. O bakışta ne bir öfke hissettim ne de beni hemen sarıp sarmalayacak bir şefkat... Sadece kaderin birbirine zincirlediği iki kadının o sessiz, ilk tanışıklığıydı bu. Başını hafifçe eğip bana selam verdiğinde, üzerindeki o sade ama heybetli duruşu beni sarstı. Anladım o an; Saadet Hanım buraya sadece bir gelin almaya gelmemişti. O, ailesinin zedelenen şerefini ve dilsiz oğlunun o kimsesiz, sessiz dünyasını emanet edebileceği bir bekçi aramaya gelmişti. O bekçi de bendim. Gümüş tepsilerde kahveleri ikram ederken ellerimin titremesini kimse görmesin diye dua ettim. Kahveler içildi, o bildik sessizlik odayı bir sis gibi kapladı. Sonra Cemal Bey, o boğucu sessizliği yırtan o ağır cümleyi kurdu. Sesi, sanki odanın duvarlarını üstüme itiyordu. "Arif Bey," dedi, kendinden emin bir vakarla. "Oğlun Mehmet’in bize yaşattığı bu ar belli, zararımız ortadadır. Töremizde leke ancak canla kanla, ya da yine kan bağıyla temizlenir. Madem Mehmet bizim kızımızı aldı, biz de karşılığında sizin gülünüzü, Zeynep’i oğlum Hasan’a isteriz. Bu mesele burada, bu izdivaçla sonsuza dek mühürlensin. Ailelerimizin onuru bu berdel ile kurtulsun." Bu sözler kulağıma çarptığı an sanki dünya durdu. Boğazımda bir yumru düğümlendi, göğsüme bir kor oturdu. Saadet Hanım o sırada sessizce oğluna, o ebedi dilsizliğine sığınmış Hasan’a baktı. Bir annenin, oğlunun sırtındaki o sessiz yükü bilerek ona bakışındaki o tarifsiz acıyı gördüm. Babamın ağzından çıkan o tek cümleyle dünyam sarsıldı. "Zeynep sizindir," dediğinde sanki ruhum bedenimden ayrıldı da yukarılardan bir yerden kendi cenazemi izlemeye başladım. Dualar okundu, aminler dendi; babalar el sıkıştı. Benim hayatım, iki kahve fincanı arasında, bir "rıza" sözcüğüne sığdırılıp teslim edildi. Misafirler kalkmaya hazırlanırken Saadet Hanım, o vakur duruşuyla yanıma sokuldu. Gözlerime öyle bir baktı ki, sanki içimde can çekişen o genç kızı gördü. "Kızım," dedi, sesi o kadar sakin, o kadar hüzünlüydü ki... "Zor bir yola giriyorsun, biliyorum. Ama unutma, Hasan da en az senin kadar ağır bir yük taşıyor. Onun sessizliğinden korkma; o suskunluk bazen dünyadaki tüm gürültülerden daha sadıktır. O da senin gibi bu kaderi kabullenmek zorunda kaldı." Bu sözler içimdeki korkuyu dindirmedi ama ilk kez yalnız olmadığımı hissettirdi. Sanki bu dilsiz fırtınada Hasan’la aynı dala tutunmuştuk. Ertesi günler birer rüya gibi, ama kabus gibi hızlı geçti. Düğün hazırlıkları, sanki ben yokmuşum gibi ama tamamen benim üzerime kurulmuş bir telaşla başladı. Annemle birlikte düğün alışverişi için kasabanın yolunu tuttuk. O tozlu kasaba yolları, eski model dolmuşlar, esnafın meraklı bakışları arasında kendimi bir kurbanlık gibi hissediyordum. Kasabanın o kalabalık çarşısına vardığımızda ilk durağımız, rafları rengarenk kumaşlarla dolu o eski manifaturacı dükkanı oldu. Annem, yüzümdeki o solgun, o kederli ifadeyi görmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Benim için en güzelini seçmek istiyordu; sanki kumaşın güzelliği içimdeki yangını söndürecekmiş gibi. Beyaz, incecik işlemeleri olan bir dantel kumaş çıkardılar. Kumaşı elime aldığımda o soğuk dokusu içimi titretti. "Bu," dedim içimden, "beni hiç bilmediğim bir evin sessizliğine bağlayacak olan kefenim." Ben o dantel desenlerini incelerken, her bir ilmiğin aslında hürriyetime atılan bir düğüm olduğunu biliyordum. Sonra kuyumcuya geçtik. Kasabanın dar sokaklarında yürürken Saadet Hanım da bize katıldı. Kuyumcuda, 22 ayar altın bileziklerin ışıltısı gözlerimi alıyordu ama gönlüm karanlıktı. Annem bileğime ince bir bilezik takarken, o altının soğukluğu tenimi yaktı. Gelinlik için küpe, kolye, bir de küçük bir yüzük seçildi. Bu takılar sözde benim güvencemdi ama bana sadece birer pranga gibi geliyordu. Saadet Hanım, sessiz ama çok dikkatliydi. Havluların kenarındaki oyalardan, beyaz dantel örtülere; yastık kılıflarının işlemesinden mutfak takımlarına kadar her şeyi sanki bir sınavdan geçer gibi titizlikle seçti. Onun bu özeni, aslında oğlunun eksiğini benimle tamamlama çabasıydı. Alınan her eşya, babamın evinden koparılıp götürülecek olan canımdan bir parçaydı. Nihayet o sabah geldi. Düğün sabahı... Güneş sanki bugün doğmasa daha iyi olurdu diye düşündüm gözlerimi açtığında. Çocukluğumun geçtiği, her köşesinde bir anımın olduğu bu evde geçirdiğim son sabahtı. Annem odaya girdiğinde gözleri kıpkırmızıydı. Sessizce yanıma oturdu, ellerimi tuttu. Saçlarımı son kez o ördü; her bir tutamı sevgiyle, hasretle ve suçlulukla taradı. Yüzüme o incecik tülü örttüğünde, aynadaki aksime bakamadım. O beyaz elbise, başkaları için mutluluğun, benim içinse bitmeyen bir suskunluğun elbisesiydi. Annem gelinliğimin kuşağını bağlarken hıçkırıklarını tutamadı. "Güzel kızım," dedi, sesi titreyerek. "Sana emanet ettiğim bu hayatı onurunla taşı. Hasan’a merhamet et, ona sevgiyle yaklaş ki o sessizlik seni boğmasın." Son bir kez sarıldık; annemin o tanıdık sabun kokusunu içime çekerken, hayatımın artık geri dönülmez bir yola girdiğini anladım. Kapıdaki davul sesleri yüreğimi döverken, ağır adımlarla çıktım o evden. Köy meydanı ana baba günüydü; meraklı gözler, fısıldaşan ağızlar... Hasan kalabalığın ortasında bir heykel gibi duruyordu. Ne bana baktı ne başkasını gördü. O soğuk, o ifadesiz yüzü aslında içindeki uçurumların aynasıydı sanki. Saadet Hanım yanına gidip oğlunun koluna girdiğinde, gözlerindeki o saklı şefkati ilk kez bu kadar net gördüm. Bizi birbirimize emanet ederken aslında iki yaralı ruhu aynı kadere mahkûm ediyordu. Hasan'ın evine doğru atılan her adım, bildiğim dünyadan kopuşumdu. Yan yana yürüyorduk ama aramızda dillerin anlatamayacağı kadar derin bir boşluk vardı. Ne bir tebessüm ne bir bakış... Sadece toprağa vuran ayak seslerimiz ve rüzgarın uğultusu. Eve vardığımızda kurulan o koca sofra, benim bu yabancı aileye "helalliğim" demekti. Herkesin gözü bendeydi; gelin olduğum için bakışlarımı yerden kaldıramıyor, utancımdan boğulacak gibi oluyordum. Arada bir kaçamak bakışlarla Hasan'a bakıyordum ama o, önündeki tabağa öyle bir dalmıştı ki, sanki tüm dünya sessizliğe gömülmüştü. Yemekten sonra dualarla odamıza uğurlandık ilk birkaç gün onların evinde olmalıydık. Kapı arkamızdan kapandığında, o sessizlik bir dev gibi aramıza oturdu. Ben köşedeki iskemleye büzüldüm, Hasan kapı eşiğinde öylece kaldı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir yabancıyla, dilsiz bir adamla baş başaydım. Hasan yavaşça pencereye ilerledi, dışarıdaki karanlığa baktı. O an anladım; o da korkuyordu. O da dilsizliğinin ardında ne söyleyeceğini, bu yeni hayatı nereye koyacağını bilemiyordu. Kendi köşesine çekilip oturduğunda, aramızdaki mesafenin sadece adımlarla değil, yılların suskunluğuyla örüldüğünü fark ettim. O gece, ne bir söz ne bir dokunuş geçti aramızda. Sadece iki yabancı olarak, kendi iç seslerimizin gürültüsünde sabaha ulaştık. İlk sabahıma uyandığımda oda boştu. Hasan çoktan gitmişti. Mahcup bir halde mutfağa süzüldüğümde Saadet Hanım’ı ocak başında buldum. "Günün hayırlı olsun evladım," dedi o anaç sesiyle. "Hasan böyledir, sabahları erkenden çıkar, kendi içine döner, işine gücüne bakar. Aksidir ama özü saftır. Sen ferah tut gönlünü." Onun bu bilgece yaklaşımı, dilsiz bir adamla yaşamaya dair ilk dersimdi. Birlikte evin işlerini yaparken bana Hasan'ın alışkanlıklarını, sustuğu yerleri, kızdığı anları anlattı. Bir ara durdu, gözlerimin içine bakıp o en çok korktuğum meseleye değindi: "Aranızda henüz bir şey geçmediğini biliyorum kızım. Utanma, sakın sıkılma. Olaylar taze, yüreğiniz yorgun... Zamanla her şey rayına oturur, sabret." Utançtan yerin dibine girsem de, Saadet Hanım'ın bu anlayışı bana bu evde sığınacak bir liman olduğunu kanıtladı. Berdel kızı olmama rağmen bana bir kurban gibi değil, bir evlat gibi bakıyordu ya; içimdeki o minnet duygusu her şeyi unutturmaya yetti. Artık biliyordum; Hasan'ın sessiz dünyasında bir iz bırakmak için sabırla beklemem gerekecekti. Ve ben, o izi sürmeye hazırdım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE