4.bölüm

1091 Kelimeler
--- Gözlerim, sertçe açılan kapıyla birlikte açıldı. İçeri Dilan girdi. “Kalk hadi!İn aşağı, kahvaltıyı hazır et!” diye bağırdı. Camdan dışarı baktığımda, havanın daha tam aydınlanmadığını gördüm. Sessizce kalkıp odadan dışarı çıktım. Sanki tüm bedenim taş kesilmişti. Dilan kolumdan çekerek beni mutfağa götürdü. “Hadi,bundan sonra işler sende. Abimin toprağın altında yattığı her gün için acı çekeceksin,” diyerek arkasını döndü. Çıplak ayaklarım yere her değdiğinde canım daha çok yanıyordu.Ama umursamıyordum. Ocağa çayı koyup kahvaltıyı hazırladım. Urfa’nın sıcağı sanki gitmiş, yerini daha önce hiç bilmediğim bir soğuk almıştı. Her şey tamamdı. Dilan birden içeri girerek, “Ne uyuşuksun!Sabahtan hazır etmedin mi?” diyerek beni itti. Sonra tezgaha ve masaya bakınca bir kusur bulamadığı için daha da kızdı. “Haydi,avluya ser bunları!” dediğinde,her şeyi tek tek serdim. Ve herkes sofraya geldiğinde, ben de oturacaktım ki yaşlı kadın, “Görgüsüz!Senin bu sofrada yerin yok! Defol!” dedi. Mutfağa geçip oturdum.Orta yaşlarda bir kadın, birkaç parça kahvaltılık çıkararak, “Buyur gelin hanım,”dediğinde, dolan gözlerimle ona baktım. “Hadi ye.Allah yardımcın olsun. Bir şeyler ye, çabuk. Pek te zayıfsın, biraz gücün olsun,” dediğinde, niye söylediğini anlamadım. Ama birkaç parça bir şey atıştırdım ve adı Nare olan kadına teşekkür ettim. Yarım saat sonra Dilan’ın sesi geldi tekrar: “Hey,gel topla bunları!” dediğinde,beni çağırdığını anladım. Tam kalkacaktım ki Nare Abla, “Dur gelin hanım,”diyerek kenarda duran lastik ayakkabıları bana verdi. “Al giy ,ayağın çok kötü, bari daha da kötü olmasın.” “Olmaz,”dedim. Sizin verdiğinizi anlarlarsa, size kötü davranırlar. "Boş ver Sen al,”dedi ısrarla. Alıp giydim ve mutfaktan dışarı çıktım.Onlara doğru gittiğimde, Dilan elindeki çay bardağını yere döktü ve bana bakarak, “Önce bu sofrayı topla sonra Annam’a ve bana bir kahve yap. Sonra da bu avluyu baştan aşağı yıka!” dedi. Sofrayı toplamaya başladım. Onlara bir tepki vermeye niyetim yoktu. Ve bu da onları daha kızdırıyordu. Sofrayı toplayıp onlara kahve yaptıktan sonra, avluyu toplayıp hortumu açtım ve yıkamaya koyuldum. Yere düşen şeye takıldı gözlerim. Yerde ki siyah düğmeyi görünce elbisemden düştüğünü anladım. Yere eğilip aldım ve kaybolmasın göğsümün içine yerleştirdim. Üzerime eğilip baktığımda, göğüs kısmım çok açıkta duruyordu. Beni rahatsız etse de, avluyu yıkamadan gidemezdim. Çabucak burayı yıkayıp gidip, Nare Abla’dan iğne iplik alıp dikerdim. Neredeyse bitmek üzereydi.Çok büyük bir avluydu. Tam o anda Baran Ağa yanımdan geçti. Ve bir anlık dalgınlıkla, elimdeki hortum yere düştü ve su ona sıçradı. Öfkeyle bana doğru gelerek kolumu sıktı. “Bilerek yaptın,değil mi?” Sadece başımı,‘hayır’ anlamında salladım. Ama o daha da öfkeyle kolumu sıkıyordu. Tam o anda, bakışları aşağı kaydığında… aklıma gelen şeyle ellerimi göğsüme yerleştirdim. Sonra bakışlarını tekrar gözlerime çekti ve iğrenircesine baktı.Kolumu tutup beni yukarıdaki odaya çekti ve kapıyı açıp beni içeri itti. “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?” “Ne yapmışım?”dedim yine. “Başka yol bulamadın,kendini sergilemeye başladın,” dedi. Öfkeyle,“Sen ne diyorsun? Be adam, utanmıyor musun, iftira atmaya? Ben her şeye razı gelirim ama sakın, sakın ola ki bana bir daha böyle bir imada bulunma!” dediğimde, öfkeyle gülümsedi. “Senin gibileri iyi bilirim,”dedi. “Sen o güzelliğine mi güveniyorsun?” dediğinde,elimi kaldırdım. Ama o , elimi havada tutup tüm gücüyle sıktı. Elimin kırıldığını sandım. Canım çok acıyordu ve acıyla iki büklüm oldum. “Allah’tan kork!”dedim, inleyen sesimle. Ve diğer elimle, göğsümdeki kopuk düğmeyi gösterdim. “Düğme koptu!” Sonra elimi çekmeye çalıştım.Son bir kere daha sıktığında, elimi bıraktı, onu ittim ama o kıpırdamadı bile geri geri gittim. Ama o üzerime yürüdü ve ben daha çok geriye gittim.Ama daha fazla gidemeyeceğimi, duvara çarpan sırtımla anladım. Uzun boyuyla üzerime eğilerek, nefesini boynuma üfledi. Korkuyla gözlerimi kapattım. Sıcak nefesi boynumu yakıp geçiyordu. “Çok meraklıysan,yaparız bir şeyler,” dedi. Onu tüm gücümle itmeye çalıştım ama o sadece gülüyordu. “Gözümü kırpmam,seni de kendimi de öldürürüm,” dediğimde, tek eliyle göğüs kafesimin üzerine basarak beni duvara daha çok itti. “Ne sandın?Senin gibi bir kadını koynuma alacağımı mı sandın? Senin bu evde bir çöpten bile daha fazla değerin yok, anladın mı?” diyerek uzaklaştı ve odadan çıktı. Olduğum duvarın dibine sığınıp ağladım.Bu nasıl bir zalimdi? Allah’ım, sen yardım et bana. Dayanma gücü ver, diyerek öylece ağladım ve odadan çıkmadım. --- Bir Ay Sonra Geldiğim bu hapishanede her gün daha da işkence , başka bir hakaret, başka bir ceza… Bitmiyordu. Ne gidebiliyordum, ne de kalabiliyordum. Bugün misafir gelecekmiş.Sözde, ‘yeni gelini’ görmeye. Mutfakta gelecek misafirler için yemek hazırlıyordum. Tam da o anda Ela Hanım girdi. Boran Ağa’nın eşi. O da aynı şekilde öfkeyle bakıyordu bana. Ama onlar gibi hakaret etmiyordu. Sadece öfkeyle bakıyordu. “Annam,dedi. Çıksın odasına.” Tamam,diyerek mutfaktan çıkacaktım ki, dönüp ona baktım. “Bana öfkelisiniz.Ama ben hiçbir şey yapmadım. Ben de en az boran ağa kadar masumdum. Ama beni bu cehenneme attılar. Ki benim için çok da değişen bir şey yok; bir cehennemden, başka bir cehenneme geçtim. Ama size şunu söyleyeyim ki, ben gerçekten çok üzgünüm. Bunu bilmenizi isterim.” dediğimde,kadının gözleri doldu. Bir şey demedim. O da bir sey demedi. Mutfaktan çıktım ve yine aynı odaya gittim. Nasıl olduysa, annem benim için bir çanta hazırlayıp göndermişti. Çantaya uzanıp kahve rengi elbisemi çıkardım. Aklıma gelen şeyle acı bir tebessüm oldu yüzümde. Sırf giydiğim elbisede küçük kırmızı çiçekler var diye, ‘keje’ hanım yüzüme tokat atmıştı. “Oğlum ölmüş, sen böyle giyinirsin!” diye. Bu yüzden, koyu kahve elbisemi alıp giydim. Topladığım siyah saçlarımı da açtım. Ve gelen misafirleri ağırlamak için tekrar aşağı çağırmışlardı. Aşağı indim ve mutfağa geçtim. Çay ve tatlı hazırlayıp servis ettim. Kadınlar,sanki daha önce hiç insan görmemiş gibi bakıyorlardı. Yaşı büyük olmasına rağmen patavatsız olan bir kadın: “Valla,bu kadar güzel beklemiyordum gelini. Ahmet Ağa, Karadağlılar size zorla kızlarını vermeye çalıştıklarında, ‘Kesin çirkin bir şeydir,’ diyerek gülmüştüm,” dediğinde, Ahmet Ağa, “Ya sabır,” diyerek ayağa kalktı ve başka bir odaya geçti. Ama ben hâlâ duyduğum sözlerin etkisindeydim.‘Size zorla vermeye çalıştıklarında’… Ne demekti? Babam beni onlara zorla mı vermişti? Tepsiyi oraya bırakıp,hızla Baran Ağa’nın olduğu odaya gittim ve kapıyı direkt açtım. Baran, uzandığı koltuktan öfkeyle kalktı. “Sen kendini ne sanıyorsun?!”dedi. Ona doğru gittim.Öfkeyle, “Babam beni size zorla mı verdi? Bu da ne demek oluyor?” dedim. Baran Ağa alaycı bir şekilde gülmeye başladı ve bana baktı. “Küçük fare,kendini çok mu zeki sanıyorsun? Sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi". Neyi biliyormuşum . Anlat hele. O kadının dediği de ne oluyor?” dedim. Baran öfkeyle kolumu tutup sarstı. “Defol bu odadan!Yoksa çok kötü olacak!” “Olsun!Daha ne kadar kötü olacak? Söylesene ha! Bunlar ne demek oluyor?” dediğimde, üzerime yürüdü ve…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE