KURGULANMIŞ KURTULUŞ

1054 Kelimeler
Güneş, sabahın ilk ışıklarıyla eski yapının pencerelerinden sızarken Asya çoktan iskeledeki yerini almıştı. Üzerinde hafifçe tozlanmış iş yeleği, saçları tepesinde aceleyle toplanmış, elinde ise en hassas fırçalarından biri vardı. Çalıştığı bu eski konak rutubet, terk edilmişlik ve yaşanmışlık kokuyordu. Asya için bu bina, tıpkı evde bıraktığı babası gibiydi yaralı, dilsiz ama hâlâ ayakta durmaya çalışan bir hatıra yığını. Tavan süslemelerindeki dökülmüş kalem işlerini titizlikle temizlerken sadece fırçasının çıkardığı o ritmik sese odaklanmıştı. Dış dünyayı, dün geceki o uçurumu, babasının sessizliğini ve annesinin gidişini ancak bu toz bulutunun içinde unutabiliyordu. Ancak o sabah, şantiyenin alışılmış kaosu bıçakla kesilir gibi aniden durdu. Aşağıdan gelen iş makinelerinin gürültüsü ve işçilerin bağırışları yerini ağır, buz gibi bir sessizliğe bıraktı. Asya kaşlarını çatarak iskeleden aşağıya baktı. Şantiyenin tozlu girişine, o ortama ait olmayan iki tane simsiyah, zırhlı araç yanaşmıştı. Araçların kapıları eş zamanlı açıldı. Önce Baran ve Vedat indi, etrafı keskin bakışlarla tarayarak bir koridor açtılar. Ve sonra, Akın araçtan indi. Üzerinde jilet gibi duran koyu renkli takımı ve tozlu zemine basan parlak pabuçlarıyla bir gölge gibi belirdi. Siyah gözleri binanın mimarisini değil, doğrudan yukarıda, iskelenin üzerinde duran Asya’yı buldu. Asya, adamın bakışlarını hissettiği an ensesindeki tüylerin ürperdiğini fark etti. Akın, şantiye şefinin ona doğru yaltaklanarak koşmasını hafif bir el hareketiyle durdurdu. Bakışlarını Asya’dan ayırmadan binanın içine girdi. Her adımı, binanın eski tahtalarında değil, sanki Asya’nın göğüs kafesinde yankılanıyordu. Asya aceleyle iskeleden aşağı indi. Kalbi, nedenini bilmediği bir korkuyla çarpıyordu. Akın tam önünde durduğunda, adamın yaydığı o otoriter ve karanlık enerji Asya’nın nefesini kesti. Akın’ın yüzünde ne bir öfke ne de bir nefret vardı sadece buz gibi, okunması imkansız bir nezaket hakimdi. "Mimar hanım siz olmalısınız," Sesi derin, sakin ama altında bir uçurum gizliydi. "Bu kadar eski ve bitik bir yapıyı ayağa kaldırmak. Sabır isteyen bir iş." Asya yutkunarak elindeki fırçayı sıktı. "Bu benim işim. Ama burası tehlikeli bir saha, kim olduğunuzu sorabilir miyim?" Akın, Asya’nın yüzündeki toza ve yorgun bakışlarına rağmen parlayan o koyu kahve gözlerine baktı. Hafifçe öne eğildi aralarındaki mesafe azaldığında Asya adamın pahalı parfümünün içine karışmış o hafif tütün kokusunu aldı. "Ben bu projenin yeni hamisiyim Asya," Akın, ismini bilerek bastırarak söylemişti. "Buradaki her bir taşı, her bir çiviyi ve çalışan her bir ruhu korumak artık benim sorumluluğumda. Sadece işini ne kadar ciddiye aldığını görmeye geldim." Akın Asya’nın tek kelime etmesine izin vermeden arkasını dönmüş şantiye şefine bir kaç soru sormuştu. Kibir ve egosu dağları aşmış Asyaya patron bilmişliğini savurmuştu. Tek derdi kafa karışıklığı yaratmaktı. Öylede olmuştu. Akın, arkasında bıraktığı o tekinsiz sessizlikle şantiyeden ayrılırken, Asya hâlâ olduğu yerde çakılı kalmıştı. Akşam olup eve döndüğünde, kapıyı her zamanki gibi yardımcıları Meryem Hanım açtı. Meryem Hanım, Asya işteyken felçli babasıyla ilgilenen, eve sıcak bir yemek kokusu ve düzen getiren tek kişiydi. "Hoş geldin kızım," Meryem Hanım yorgun bir gülümsemeyle konuşuyordu. "Baban bugün biraz daha durgundu, ilacını verdim, şimdi uyuyor." Asya, kadına teşekkür edip babasının odasına süzüldü. Meryem Hanım'ın varlığı ona güven veriyordu ama bugün içindeki o huzursuzluk geçmek bilmiyordu. Babasının başucuna oturduğunda, aklında sadece Akın'ın o siyah, derin bakışları vardı. Akın, şantiye binasından ağır adımlarla çıkıp kendisini bekleyen siyah zırhlı aracın arka koltuğuna yerleşti. Kapı kapandığı an, dışarıdaki tozlu ve gürültülü dünya tamamen silindi yerini deri kokusu ve mutlak bir sessizliğe bıraktı. Akın, başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı. Zihninde sadece tek bir görüntü vardı Asya’nın iskelenin üzerindeki o ürkek ama dik duruşu. Yan koltukta oturan Baran, dikiz aynasından Akın’ın ifadesiz yüzünü süzdü. "Kız beklediğimizden daha dişli çıktı abi," "Şantiyedeki herkes ondan çekiniyor, işinde çok titiz." Akın, gözlerini açmadan hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme bir beğeniden ziyade, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının tatminini yansıtıyordu. "Titiz olması güzel. En çok da kusursuz olduğunu düşünenleri yıkmak keyif verir, Baran." "Kızın evindeki o kadını, Meryem'i araştırdınız mı?" Baran elindeki tableti kaydırdı. " Evet abi evdeki durumu da netleştirdik. Babasının başında duruyor Meryem. Yıllardır yanlarındaymış. Asya’nın hayattaki tek güvenli limanı o kadın ve o ev." Akın, bakışlarını camdan dışarıdaki akıp giden şehre çevirdi. Siyah gözleri bir planın çarklarını çevirir gibi kısıldı. "Meryem..." diye mırıldandı ismi, sanki bir satranç taşının adını söyler gibi. "Şimdilik ona dokunmayın. Ama bir kenara not et. Günü geldiğinde o kadın bizim en büyük anahtarımız olacak. Asya’nın o kaleler gibi koruduğu evine, onun rızasıyla girmemizi sağlayacak." Akın, elindeki tesbihi parmaklarının arasında sertçe çevirdi. "Şimdilik Asya'nın bizi bir kurtarıcı gibi görmesine izin verin. Ama gölgesinin bile benim kontrolümde olduğunu hissetmeli." Gece, şehrin üzerine kirli bir pelerin gibi çöktüğünde, Akın’ın asıl krallığı kapılarını açıyordu. Şehrin en lüks ve en gizli gece kulüplerinden birinin, sadece özel asansörle çıkılan VIP katındaydı. Aşağıdaki bas vuruşları zemini titretiyordu ama yukarıda sadece pahalı şampanyaların patlama sesi ve buz gibi bir sessizlik vardı. Akın, deri koltuğuna yayılmış, elinde kehribar rengi viskisiyle önündeki dev ekranları izliyordu. Ekranlardan birinde şantiyenin güvenlik kamerası görüntüleri vardı. Asya, mesai bitmiş olmasına rağmen hala o eski duvarın başında, elinde fenerle çalışıyordu. "Hala orada mı?" diye sordu Akın, sesi odadaki sigara dumanı kadar ağırdı. Vedat, elindeki telefona gelen mesajı okuyup sırıttı. "Hala orada abi. Ama birazdan bir sürprizle karşılaşacak. Adamlar jeneratör kablolarını halletti, iskeledeki sabitleme vidalarını da gevşettiler. Küçük bir iş kazası diyelim." Akın, ekrandaki Asya’ya bakarken kadehini dudaklarına götürdü. Onu öldürmek istemiyordu sadece korkutmak, dış dünyanın ne kadar tehlikeli olduğunu hissettirmek ve sonunda sığınacağı tek limanın kendisi olduğuna ikna etmek istiyordu. Tam o sırada, kulübün en gözde kadınlarından biri, üzerinde neredeyse hiçbir şey yokmuş hissi veren ipek elbisesiyle Akın’ın yanına sokuldu. Melis Akın için bir önemi yoktu. Kadın, cilveli bir tavırla Akın’ın boynuna kollarını doladı, dudaklarını kulağına yaklaştırdı. "Çok dalgınsın bu gece..." diye fısıldadı kadının elleri Akın’ın gömleğinin düğmelerinde gezinirken. "Seni bu düşüncelerden uzaklaştırabilirim." Akın, kadının varlığını sanki orada bir eşya varmış gibi karşıladı. Bakışlarını bir an bile ekrandaki Asya’dan ayırmadı. Kadın boynunu öperken, Akın’ın yüzünde en ufak bir yumuşama olmadı. Aksine, narsist bir hazla kadının saçlarını sertçe geriye çekip yüzünü kendine yaklaştırdı. "Benim düşüncelerim senin kapasiteni aşar," Akının buz gibi bir sesle konuşmuş . Kadının gözlerindeki korku onu tatmin etmişti. Onu sertçe dizine oturttu ama elleri kadını sarmalarken bile gözleri hala ekranda, karanlıkta kalan Asya’nın üzerindeydi. O sırada ekranda bir hareketlilik oldu. Şantiyedeki ışıklar bir anda söndü. Asya’nın elindeki fenerin titreyen ışığı karanlığı delmeye çalışırken, iskelenin bir tarafı büyük bir gürültüyle yan yattı. Akın, dizindeki kadını sanki üzerinden atılması gereken bir yükmüş gibi kenara itip ayağa kalktı. Yüzünde vahşi bir gülümseme belirdi. "Baran, aracı hazırla," Koltukta ki eketini tek hamlede üzerine geçirirken. "Mimar hanımın bir kurtarıcıya ihtiyacı var. Sahneye çıkma vaktimiz geldi."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE