9: İstemediğin Lokma

1050 Kelimeler
Sabahın ilk ışıkları pencerenin perdesinden süzülürken, yorgunluğumu daha da derinleştiren bir baş ağrısıyla uyandım. Gece boyunca uyuyabilmiş miydim bilmiyordum ama gözlerimi açtığımda kendimi daha kötü hissediyordum. Ayağa kalkıp mutfağa yöneldim. Açlıktan midem kazınıyordu ama yemek yapmak için hâlim yoktu. Buzdolabını açtım, içi bomboştu. Bir an önce dışarı çıkıp bir şeyler almam gerekiyordu. Tam o sırada kapı zili çaldı. Kaşlarımı çatarak kapıya yöneldim. Gelen kim olabilirdi ki? Kapıyı açtığımda, karşımdaki kişiyi gördüğüm an içimde garip bir rahatsızlık hissettim. Aras. Elinde bir poşetle, yüzünde o umursamaz gülümsemesiyle kapımın önünde duruyordu. Gözlerimi kıstım. "Ne işin var burada?" Omzunu silkti. "Açlıktan bayılmanı istemedim." Bakışlarım elindeki poşete kaydı. İçinde yiyecek olduğunu tahmin etmek zor değildi. "Sen benim ne zaman aç olup olmadığımı nereden biliyorsun?" diye tersledim. Aras başını yana eğdi, yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi. "Çünkü bu gece sadece üç saat uyudun, dün akşamdan beri ağzına tek lokma koymadın ve şu an yüzündeki ifade bana mutfağının bomboş olduğunu söylüyor." Dili keskin bir bıçak gibiydi ve bu beni sinir ediyordu. "Bunu neden yapıyorsun, Aras?" O an gözlerinde bir şey parladı. Ne olduğunu tam anlayamamıştım ama oradaydı. "Bilmiyorum, Asya." dedi fısıltıyla. "Ama yaptım işte." Poşeti bana uzattı. "Yemek ye." Ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. Ben ise kapının önünde kalakaldım, elimde içinde sıcak yemek olan poşetle. Bunu neden yapıyordu? Ve daha da önemlisi… Beni neden bu kadar etkiliyordu? Aras'ın bıraktığı yemek poşetine baktım. İçinde hala sıcaktı. Midemin kazındığını hissetsem de bu adamın bana acıdığı fikri midemi bulandırıyordu. Ama… Buna şu an direnemeyecek kadar açtım. İstemesem de kendimi sandalyeye bırakıp yemekleri çıkardım. Küçük bir kutuda domates soslu makarna, yanında da bir parça tavuk vardı. En azından abuk sabuk bir şey almamıştı. Çatalı elime alıp yemeklere göz gezdirdim. Onun bana yemek getirmesi ne anlama geliyordu? Merhamet mi? Yoksa kontrol mü? Aklımdaki soruları bir kenara bırakıp hızla yemeye başladım. Çünkü biliyordum, eğer fazla düşünürsem midem bulanır ve aç kalırdım. Birkaç dakika içinde yemeği bitirdim. Üzerime ince bir hırka geçirip banyoya yöneldim. Aynaya baktığımda göz altlarımın morarmış olduğunu fark ettim. Nöbetler, uykusuzluk ve stres… Kendi yüzüme bakmaya tahammül edemeyerek çabucak hazırlanıp evden çıktım. Kapıyı kapatırken içimden tek bir şey geçiyordu: Bugün kimsenin sinirlerimi bozmamasını diliyordum. Ama Aras'ın olduğu bir dünyada, bu mümkün müydü? Hastaneye vardığımda koridorlarda yankılanan telefon sesleri, hemşirelerin aceleyle koşturması ve hastaların boğuk inlemeleri her zamanki gibi kaotik bir ortam oluşturuyordu. Burada zaman, acının ritmine göre akıyordu. Gözlerimi ovuşturup doğrudan soyunma odasına yöneldim. İçeri girip önlüğümü giyerken kapı aniden açıldı ve içeri giren kişi, hiç sevmediğim ama her gün görmek zorunda olduğum biri çıktı: Profesör Aydın. "Asya, ne yapıyorsun burada hâlâ? Gece nöbetinden sonra biraz dinlenmen gerekmez miydi?" Sesinde merakla karışık bir azar tonu vardı. Otoritesini konuştururken insana karışık duygular yaşatıyordu. Hem takdir bekler gibiydi hem de bir hatanı yakalayıp seni aşağılamak için fırsat kolluyordu. "Bir saat dinlendim, sonra buraya geldim." dedim umursamazca. "Bir saat mi?" Profesör kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sana gerçekten bu hastanede ölmek gibi bir hedef koyup koymadığını sormam gerekiyor." "Ölmeden önce iyi bir cerrah olmayı hedefliyorum, hocam." Sert bakışlarını üzerimde hissettim. Kaşları çatıldı, gözleri dikkatlice beni süzdü. Ardından başını sallayıp hafifçe gülümsedi. "İyi bir cerrah olmak için önce akıllı olmalısın. Eğer kendini tüketirsen, masada ellerin titremeye başlar. O zaman iyi bir cerrah olmanın ne anlamı kalır?" Gözlerini gözlerimden çekmeden devam etti. "Unutma Asya, hasta seni umursamaz. Onun için önemli olan, senin onu kusursuz bir şekilde ameliyat edip etmeyeceğindir. Duygularını, yorgunluğunu, kızgınlığını hiçbir şekilde işine yansıtmamalısın. Aksi halde, cerrah değil, sadece bir kasap olursun." Odadaki soğuk hava, sözlerinden daha az ürperticiydi. Başımı hafifçe sallayarak önlüğümü düzelttim ve derin bir nefes alıp kapıya yöneldim. Bugün, hastanenin içinde kaybolmaya hazırdım. Hastanenin yoğun bakım ünitesine doğru hızla yürürken hemşirelerden biri telaş içinde önüme çıktı. "Acil! Trafik kazası! İç kanaması var, nabız zayıf, tansiyon düşüyor! Hocalar ameliyatta!" Beynimin içinde alarm zilleri çalmaya başladı. Hastanın yanına vardığımda gördüğüm manzara içler acısıydı. Genç bir adam… Başından aşağı kanlar akıyordu, karın bölgesinde belirgin bir şişlik vardı. Muhtemelen dalak yırtılması veya bağırsak perforasyonu söz konusuydu. Kan kaybı kritikti ve hemen müdahale edilmezse ameliyat masasına bile yetişemeden hayatını kaybedecekti. Yanımda duran diğer asistanlar endişeyle bana baktı. "Asya, sen yapamazsın!" diye fısıldadı biri. "Eğer hastaya zarar verirsen sorumluluğunu alamayız." Sanki zaman donmuştu. Elim istemsizce sıkıldı. Aklımın bir köşesinde, yıllar önce babamın umursamazca ameliyat sırasını değiştirdiği günü hatırladım. O an yüzünden dolayı hastasını kaybeden ailenin feryatları kulaklarımda yankılandı. "Babam gibi olmayacağım." Tek bir saniyem bile yoktu. "Oksijen, kan torbası, entübasyon tüpü! Hemen hazırlayın!" diye emrettim. Titremiyordum. Korkmuyordum. Sadece hastayı yaşatmak istiyordum. Kendimi kaygılarımı bir kenara itmiş halde buldum. Ellerim ne yapacağını benden iyi biliyordu. Hızla bir ultrason cihazı istedim. FAST taraması yaptım ve karında serbest sıvı gördüm—iç kanama kesinleşmişti. Hızlıca karar verdim: "Abdomeni açmamız lazım. Kanamanın kaynağını bulup kontrol altına alacağız!" Bir hemşire şok içinde bana baktı. "Ama Asya, sen daha asistan–" "Zaman kaybedersek bu adam ölecek! Eğer burada oturup beklemeyi düşünüyorsanız, çekilin!" Gözlerimdeki ciddiyeti görünce kimse bir şey diyemedi. Hemen hazırlıklara başladılar. Steril örtüler serildi, maskemi taktım ve bisturiyi elime aldım. Babamın gölgesini değil, kendi kaderimi yazacaktım. Bisturiyi elime aldığımda içimde tek bir korku bile kalmamıştı. Ellerim hafif titriyordu ama bu heyecandan mı yoksa adrenalin patlamasından mı, bilmiyordum. Tek bildiğim, önümde yatan adamın nefesinin her geçen saniye daha da zayıfladığıydı. "İnsizyonu yapıyorum!" Derin bir kesi attım, cilt ve deri altı dokularını hızla geçerek karın boşluğuna ulaştım. İçerisi kanla doluydu. Lanet olsun! "Suction! Hemen!" Hemşire, vakum cihazını getirdi ve kanı temizlemeye başladı. Görüş alanım açıldığında hasarın ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Dalak parçalanmış, karaciğerin sol lobunda yırtılma vardı ve bağırsaklardan biri delinmişti. Zamanla yarışıyordum. "İlk önce dalağı halledeceğim. Bağırsağı şimdilik kapatmamız lazım." Diğer asistanlar korkudan bana bakıyordu. Bir yandan kalp monitörüne göz gezdiriyordum. Nabız iyice zayıflamıştı. Eğer daha fazla kan kaybederse, dönüşü olmayan noktaya gelecektik. "Kan torbası ne durumda? Hâlâ gelmedi mi?!" "Laboratuvar onay bekliyor, henüz çıkmadı!" İçimden küfrettim. Bürokrasinin yavaşlığı yüzünden bir hasta daha mı kaybedecektik?! Aklıma bir fikir geldi. "Hemen O-pozitif kan getirin! Universal donör kan, zaman kaybedemeyiz!" Bu sırada dalağı tamamen çıkardım ve kanamayı durdurmak için ligatür attım. Karaciğerin yırtık bölgesini sütürledim ama bağırsak delinmesi hâlâ riskti. Bağırsak içeriği karın boşluğuna akarsa, hasta sepsis nedeniyle ölebilirdi. "Bağırsağı stapler ile kapatıyorum! Daha fazla vakit kaybedemeyiz!" Kendi başıma böyle bir ameliyat yapmam yasaktı. Ama şu an bu adamın yaşaması için kuralları çiğnemekten başka çarem yoktu. Son dikişimi attığımda kalp monitöründen gelen ses düzene girdi. Gözlerimi kapattım. Başarmıştım. Ama… Bu daha sadece başlangıçtı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE