20.Bölüm

1711 Kelimeler
Elif günlerdir aynaya bakmıyordu. Kendi yüzü yabancıydı artık. Dudaklarında sürekli kuruyan çatlaklar, gözlerinin altındaki morluklar, sanki ona ait değilmiş gibiydi. Cem'in evinde her şey yerli yerindeydi koltukların rengi solmamış, perdeler ütülü, fincanlar hep ikili. Ama bu düzenin ortasında Elif'in içi lime limeydi. Cem o gün erken geldi. Üzerinde koyu renkli bir gömlek vardı, düğmeleri bile tam kapalıydı. İçeri girerken anahtarla değil, şifreyle girmişti. Elif fark etti. Kapının sesi artık kilit sesi değildi. Kaçış yoktu. "Bugün çok sessizsin," dedi Cem. Cümlesini adım adım yaklaşarak tamamladı. "Yoksa bana kırgın mısın?" Elif cevap vermedi. Sessizlik artık onun tek savunmasıydı. Ne söylerse yanlış, ne yaparsa eksikti. Cem durdu, başını hafif eğdi. Ardından gülümsedi, ama o gülümsemede sıcaklık değil, soğuk bir tehdit gizliydi. "Biliyor musun, insanın diliyle susması bazen daha gürültülü olur. Özellikle senin gibi biri sustuğunda, kafasının içi bağırıyor olur." "Söyle Elif. Ne bağırıyor kafanın içi?" Elif'in gözleri doldu. Nefes alırken boğazı yandı. Cem'in sesi yumuşarken, sözleri keskinleşti: "Bana hâlâ direndiğini mi sanıyorsun? Bak etrafına. Şimdi kimin yanındasın? Kim seni bu evde 'koruyor'? Dışarıda kime güveneceksin, ha?" Elif boğazını sıkar gibi bir cümle fısıldadı: "Bu... korumak değil." Cem başını eğdi. Bir kahkaha patlattı. Ama kahkahasında bir çatlak vardı. Dizlerinin üstüne çöktü, Elif'in yüzünü avuçladı. Dokunuşu sertti. Parmakları yüzünde bir tehdit gibi gezindi. "Senin neye ihtiyacın olduğunu sen bilmiyorsun, Elif. Ama ben biliyorum. Sana yeni bir gerçeklik kuruyorum. Acı gerçeklik. Çünkü tatlı olan sana göre değilmiş. Sen yalanlarda kayboldun. Ben seni çıkarıyorum oradan." Elif titriyordu. Göz bebekleri küçülmüş, bakışı donmuştu. Cem başını onun omzuna koydu sahte bir şefkatle, fısıltıyla konuştu: "Birazdan dışarı çıkacağız. İnsan içine. Güleceksin. Elimi tutacaksın. Çünkü bunu sen istiyorsun... değil mi?" Elif cevap vermedi. Ama Cem'in elini tuttu. Çünkü o an, karşı koymak, nefes almak kadar zordu. Cem, her şeye hâkim bir zafer duygusuyla gülümsedi. Elif'in sessizliği, onun zaferiydi. O gece, Elif sessizce salondan odasına çekildi. Cem'in sesi arkasından hâlâ yankılanıyordu: "Yarın için bir şey seç, sade bir şey olsun. İnsanlar senin gözlerinin içine bakacak." Kapıyı kapattı. Kilitlemedi. Çünkü artık hiçbir kilidin onu korumayacağını öğrenmişti. Pencereden dışarıya baktı, karanlık sokağa. Her şey olduğu gibiydi. Sokak lambaları titrek, rüzgâr ince. Ama cama bir şey yansıdı. Arkasında biri var sandı. Döndü kimse yoktu. Fısıltılar duydu. Önce kendi içinden geldi sandı, sonra dışarıdan. "Gitme oraya Elif..." "Saklan. O seni izliyor..." "Sen hâlâ onunla evli misin?" Kendi sesi gibiydi. Ama aynı anda konuşamıyordu. Aynada yüzü garipti. Gözbebekleri yer değiştirmiş gibi, dudağı kaymıştı sanki. Elini yüzüne götürdü ama yansıma aynı hareketi yapmadı. Elif birkaç adım geriledi. Aynaya dokundu. Cam buz gibi soğuktu ama yansıması gülümsüyordu şimdi. Kendisi değil, başka biri gibi. "Git buradan," dedi aynadaki ses. "Bu sen değilsin artık. O seni yok etti." Elif kafasını salladı. "Hayır... hayır, ben hâlâ buradayım. Ali... Ali beni seviyordu... O zaman... O zaman iyiydim... Değil mi?" Aynadaki Elif cevap verdi: "Ama artık sevilmiyorsun. Sadece kullanılıyorsun." Elif ağlamaya başladı. Duvarda asılı duran Cem'le olan fotoğrafı yere attı. Çerçeve kırıldı. Cam parçaları halının içine saplandı. Elif birine bastı, ama acıyı hissetmedi. Sonra kapı sertçe açıldı. Cem. Yüzünde bir öfke yoktu, ama daha korkunç bir şey vardı: soğukluk. Elif'in yerdeki halini gördü. Ayağından kan akıyordu ama o hâlâ aynayla konuşuyordu. "Kiminle konuşuyorsun sen?" dedi, yavaşça yaklaşarak. "Yoksa...?" Elif kafasını kaldırdı. Gözleri boştu. "Sen burada değilsin," dedi. "Sen... sen yoktun, ben sadece... düşünüyordum..." Cem eğildi. Elif'in çenesinden tuttu, zorla gözlerinin içine baktı. "Hayır, Elif. Ben buradayım. Her zaman buradayım. Nereye kaçarsan kaç... aklında bile benimle kalacaksın." Elif çırpınmadı. Kımıldamadı. Sadece fısıldadı: "Ben... ben sadece biraz sessizlik istemiştim." Cem gülümsedi. Ama o gülümseme artık "adam" gülümsemesi değildi. Daha çok bir celladın gülümsemesi gibiydi. "Sessizlik mi? Onu da sana ben vereceğim." Odanın lambası titredi. Aynadaki yansıma kayboldu. Ama Elif artık bilmiyordu hangisi gerçekti, hangisi hayal. Motorun sesi kesildiğinde, Elif irkildi. Karanlığın içine düşmüşlerdi sanki. Cem motoru susturmuş, kontağı bile çıkarmamıştı. Elif, başını yavaşça çevirip dışarıya baktı. Uçsuz bucaksız bir karanlıktı. Ay ışığı, sadece suların üzerine düşerken, zemin çok uzakta bir yerlerde, görünmeyen bir derinlikte gizlenmişti. Sessizce kapıyı açtı. Zemine bastığında rüzgârın vuruşuyla ürperdi. Rüzgâr, saçlarını savuruyor, elbisesinin eteklerini hırçınca çırpıyordu. Adımları istemsizce uçuruma doğru yöneldi. Sanki biri onu çekiyordu; sanki o boşluk, içinde ne varsa emip götürmeye ant içmişti. Cem arkasından yürüdü. Ayak sesleri taş zeminde yankılandı. Onun bu yavaş, kontrollü adımları bile Elif'in kalp ritmini bozuyordu. Bir şey olacaktı. Biliyordu. Aniden, Elif'in arkasından beline dolandı. Soğuk elleri, kasık hizasından yukarı doğru kavrayarak onu sabitledi. Elif dondu kaldı. Nefes almadı. "Hissediyor musun?" dedi Cem. "Şu sessizlik... şu özgürlük. Ne acı var burada, ne bağırış. Sadece sen ve ben." Elif'in sesi titriyordu. "Neden... buraya getirdin beni?" Cem başını onun omzuna yasladı. "Çünkü seni ilk defa gerçekten görmek istedim. Şehrin gürültüsü seni maskeledi. Herkes bir şey söyledi sana. Ailen... Ali... Ama burada... burada sadece sen varsın." Elif, yavaşça onun kollarından sıyrılmaya çalıştı. Ama Cem bir adım geri çekildiği anda yüzüne baktı. "Beni susturmak mı istiyorsun?" "Hayır..." "Peki hâlâ korkuyor musun benden?" "Seninle... yan yanayken... kendimden bile korkuyorum." Cem gülümsedi. Ama o gülümsemede bir sıcaklık yoktu. Gölge gibi sinsi, cam gibi keskin bir gülümsemeydi bu. "İşte tam da bu yüzden seni seviyorum. Çünkü artık maskelerin düştü Elif. Korkuyorsun. Bu, senin en gerçek hâlin." Elif'in gözleri dolmuştu. Dudakları titriyordu ama susuyordu. Birkaç adım geri gitti. Ayak uçları boşluğun kenarına değiyordu artık. Rüzgâr saçlarını yüzüne çarpıyor, gözlerini acıtıyordu. Cem'in belindeki silah bir an parladı. Elif'in gözü takıldı. Refleksle, vahşi bir içgüdüyle atıldı, silahı kavradı. Cem geri çekildi. Elif, silahı iki elleriyle kavrayarak Cem'e doğrulttu. Tetiğe parmağı titreyerek dayandı. "Yaklaşma... yaklaşma yoksa vururum seni!" Cem'in gözleri kısılmıştı. Gülümsemesi daha da yayıldı. "Ne kadar güzel... Şimdi gerçekten canlı görünüyorsun." "Ciddiyim Cem! Daha fazla yaklaşma!" Cem ellerini iki yana açarak yavaşça bir adım attı. "Vur hadi. Ne duruyorsun?" "Yaklaşma dedim!" "Beni vurarak benden mi kurtulacaksın sanıyorsun?" Elif'in nefesi düzensizleşti. Parmakları terlemişti. Silah ellerinde kayıyordu neredeyse. Sırtında terin soğukluğu, karnında mide bulantısı... Dünya dönüyordu sanki. "Senin yanında olmaktansa..." dedi titreyerek, gözyaşlarını tutamadan. "Senin yanında olmaktansa ölmeyi... bin kere tercih ederim." Cem'in yüzü ilk kez değişti. Gülümseme sarktı. Dudakları aralandı ama bir şey diyemedi. O an Elif, silahı kendi göğsüne çevirdi. Nefes aldı. Derin ve kararlı bir nefes. Titreyen parmağını tetikten ayırmadan Cem'e baktı. "Beni yavaş yavaş öldürmene izin vermeyeceğim." Tetik çekildi. Küçük bir patlama... sessizliğe saplanan metalik bir çığlık gibi yankılandı. Cem ileri atıldı ama Elif çoktan bir adım geri atmıştı. Uçurumun ucuna geldi. Kollarını açtı. "Hoşça kal Cem..." Ve kendini, geceyle bütünleşen o derin karanlığa bıraktı. Ay ışığı suyun yüzeyini gümüş gibi parlatıyordu. Elif'in bedeni karanlıkla ışığın arasındaki çizgide kayboldu. Sessizlik hâkim oldu. Rüzgâr bile sustu bir an. Cem uçurumun kenarına geldi. Yere diz çöktü. Yüzüne vuran rüzgârda, bir damla yaş değil... sadece boşluk vardı artık. Elif'in bedeni karanlığa karıştıktan sonra, birkaç saniyelik sonsuz bir sessizlik çöktü. Cem, o anda zamanın durduğuna yemin edebilirdi. Ne rüzgârın sesi vardı artık, ne de kalbinin atışını hissedebiliyordu. Sadece... Elif'in son bakışı çakılı kaldı zihnine. Karar vermiş, kendini o boşluğa bırakmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu, sanki onu görebilecekmiş gibi. Sanki geri dönecekmiş gibi. Ama Elif'in silueti çoktan gecenin içinde yok olmuştu. Bir çığlık kopmadı Cem'den. Hayır. Bu sessizlik, o çığlığın yerini almıştı. Yavaşça elini cebine attı. Titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Ekrana bakmadan acil numarayı çevirdi. "112 Acil..." Cem'in sesi boğuktu. Göğsünden yükselen bir iniltiyle karışıktı. > "Lütfen... yardım edin. Lütfen, biri... biri kendini uçurumdan attı..." "Sakin olun beyefendi, konumunuzu iletebilir misiniz?" "Eşim... eşim kendini attı... intihar etti... Lütfen hızlı olun, yalvarırım..." Sesi çatallandı, soluğu kesildi. Gözlerini kapattı, başını iki yana salladı. "Ben... onu koruyamadım... Onu koruyamadım..." Telefon hâlâ kulağındaydı ama artık ne dediğini bilmiyordu. Gözleri hâlâ uçurumdaydı. Ay ışığı dalgaların üzerinde dans ederken, o boşluk büyüyor, her saniye onu da içine çekiyor gibiydi. Ayağa kalktı. Rüzgâr daha da sertleşmişti. Saçları gözlerinin önüne dolanıyordu ama umursamadı. Avazı çıktığı kadar bağırdı: "Elif!" "Ölmene izin vermeyeceğim, duyuyor musun beni?" "Senin gitmene izin veremem! Gitme! DUYUYOR MUSUN? GİTME!" Boğazı yırtılırcasına bağırdı. Sonra bir anda dizlerinin bağı çözüldü. Yere yığıldı. Telefon elinden düştü, çalılıklar arasında kayboldu. Elleriyle toprağı kavradı. Parmakları kanayana dek kazıdı. "Ben... ben seni sadece sevdim... seni yalnız bırakmadım... Sadece sevdim... Elif... Neden?!" Ağladı. Sessizce, içe içe, boğularak. Rüzgâr onun çığlıklarını taşıdı. Uzaklarda, siren sesleri yankılanmaya başladı. Ama Cem için artık her şey sessizdi. Loş bir odada, kırık bir sandalye üzerinde öylece oturuyordu Cem. Ellerindeki kurumuş toprak hâlâ duruyordu. Gömleği paramparça, sesi çıkmıyor, gözleri bir noktaya kilitlenmişti. Polisler aralarında fısıldaşırken, biri içeri girip kapıyı kapattı. "Cem Karaca, ifadenizi almak zorundayız. Hazır mısınız?" Cevap yoktu. Polis gözlüklerini çıkarıp dosyayı açtı, sesi sertti ama içinde bir tereddüt vardı. "Şahitler gece saat 00:37 sularında Elif Karaca'nın bir çığlıkla kendini uçurumdan attığını belirtiyor. Ambulanslar hâlâ arama çalışmasında. Ceset hâlâ bulunamadı. Ancak siz, ilk ihbarda 'eşim intihar etti' demişsiniz. Ne oldu orada?" Cem gözlerini kaldırdı. Sol yanağında kurumuş bir çizik vardı. Dudakları titredi. "Ben... onu sadece dışarı çıkarmak istedim. İyi gelsin diye. Denizi izlemek, konuşmak... Yemin ederim, onu incitmek istemedim. Ama... çok kırılmıştı. Parçalanmıştı." "Elinde silah vardı. Silah size ait, doğru mu?" Cem başını yavaşça salladı. Sanki her hareketi bin yıl alıyordu. "Evet. Ama... silahı ona doğrultmadım. O... onu bana doğrulttu önce. Sonra kendine çevirdi." Polis göz ucuyla cama baktı. Diğer odadakiler sessizce izliyordu. "Etrafınızdaki herkes Elif Karaca'nın psikolojik olarak zorlandığını söylüyor. Ancak sizin onu izole ettiğiniz, kontrol ettiğiniz, hatta zaman zaman tehdit ettiğiniz de söyleniyor. Komşularınız, arkadaşlarınız... konuşuyor." Cem'in gözleri dondu. Boğazı düğümlendi. "Ben onu sadece... yalnız bırakmak istemedim." Polis bu sefer hafifçe sesini alçalttı. "Ama bıraktınız. Ya da... onu o uçuruma siz getirdiniz." [Sabah - Basın Kalabalığı] Emniyet binasının önünde onlarca kameraman, mikrofon ve muhabir toplandı. Elif'in fotoğrafları, sosyal medyada hızla yayılıyordu. #ElifKaracaNerede etiketi trend olmuştu bile. "Psikolojik şiddet mağduru olduğu iddia edilen Elif Karaca'nın intihar ettiği bildirildi. Eşi Cem Karaca, şu anda gözaltında..." "Yakın çevre, genç kadının son günlerde sık sık ağladığını, dış dünyayla bağlantısını kestiğini bildiriyor..." Cem, arka kapıdan gizlice çıkarıldı. Yüzü basından gizlenmişti ama ruhu... paramparçaydı. [Elif'in Ailesi - Gece Yarısı, Bir Telefon] Telefon çaldı. Elif'in annesi, uykulu bir halde açtı. Fakat telefondaki ses, uykusunu sonsuza dek kaçıracaktı. "Hanımefendi... kızınız Elif Karaca hakkında sizinle konuşmamız gerekiyor. Şu anda denizde arama çalışmaları sürüyor. Eşinizle birlikte merkeze gelmeniz gerek..." Kadının telefonu elinden kaydı. Karanlık odada yankılanan tek şey, bir annenin çaresiz nefesleri oldu. [Arama Kurtarma - Şafak Vakti] Sahil güvenlik tekneleri, dalgıçlar ve arama köpekleri... herkes kıyıya vuracak bir umut kırıntısını bekliyordu. Ama henüz Elif'ten hiçbir iz yoktu. Sadece Cem'in denize doğru fısıldadığı sözcükler yankılanıyordu rüzgârda: "Ölmene izin vermeyeceğim... Seni bulacağım..."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE