Hissiyat...

2465 Kelimeler
Yaşam sanatı hayatın her iki yanıyla da geçinebilmeyi gerektirir; sadece pozitif olanla, hoş ve haz dolu olanla değil, negatif olanla, nahoş ve acı verici olanla da baş edebilmeyi... Kimse bir ötekini istemez ama onu devre dışı bırakmak da mümkün değildir. Hayatı tüm dolgunluğuyla kapsayan, başka türden bir mutluluk söz konusudur burada; sadece mutlu tesadüfler ve gönül hoşluğu değil, onlarla beraber talihin karanlık tarafı da buna esastan dahildir. Hayatta bazen öyle tesadüfler üst üste gelir ki şaşarsınız. Hani özellikle planlasanız, öğretseniz ya da tembihleseniz ancak bu kadar olur. "siz?" İkimizin de aynı anda dilinden dökülen bu soru, onun da bu tesadüfü beklemediğinin kanıtıydı. Açılan asansör kapısı, bizim anda saplanıp kalışımız sebebiyle tekrar kapanmış ve başka bir kattan çağrıldığı için de meşgule dönmüştü. Ben zaten günün getirdiği yoğunluk ve bitkinlikle ne söyleyeceğimi bilemez haldeydim. Benim ketumluğumun farkına vardığında aramızdaki sessizliği bozan o oldu. "Burada ne işiniz var? Umarım kötü bir durum yoktur." "Şey, ben iyim. Annem, o biraz rahatsız. Geçen hafta biyopsisi yapıldı, sonuçları bugün çıktı. Onu konuşmak için gelmiştim." "Çok geçmiş olsun, doktorunuz kim?" "Nazım Tekin." "Öyle mi, ben de şimdi onun yanına gidiyordum. Bir konsültasyon konusunda fikrimi almak istemişti. Sanırım siz de oraya gidiyorsunuz." "Evet. Saat 5 gibi görüşme kararı almıştık." "Sanırım annenizin vakasını danışacaktı. Umarım işimiz beklediğimizden kolaydır." "Ben de öyle umut ediyorum." "Bu kez asansörü kaçırmasak iyi olacak sanırım. Buyurun lütfen, çıkalım." Yaklaşık bir dakika süren suskun asansör yolculuğumuz neticesinde cerrahi servisinin olduğu kata gelmiştik. Mesai bitimi sebebiyle nispeten sessiz olan koridorda Nazım beyin odasına doğru yan yana ilerledik. Bana azap yolu gibi gelen o koridorda, stresimin bana mühlet verdiği süre boyunca bu garip tesadüfün hayatımın gidişatına nasıl yön vereceği konusunda fikir yürütmeye çalışıyordum. Ama yanımda bütün heybeti ve kendinden emin adımlarıyla yürüyen adam, bana garip bir güven veriyordu. Mesleğinin gereğini ne kadar yerine getirecekti ya da mesleğinde ne kadar mahirdi bilemem ancak; varlıksal olarak verdiği güven, savruk hislerimi benden uzak tutan bir kalkan hissi veriyordu. Nazım beyin odasının önüne geldiğimizde kapıyı çalıp benim önden girmem için müsaade verdi. Nazım bey bizi kibar bir şekilde ayakta karşılamıştı. "Kapıda mı denk geldiniz?" diye sorduğunda onun "Aslında daha önce tanışmıştık ama hanımefendi ile burada karşılaşmak sürpriz oldu." demesi, anlam veremediğim bir şekilde Nazım beyin yüzünü düşürmüştü. Kısa bir selamlaşma faslının ardından yerlerimizi aldığımızda, bizi bu odada toplayan asıl meselenin de konuşulma vakti gelmişti. Söze elbette biyopsiyi yapan ve teşhisi koyan kişi olarak Nazım bey girdi. "Evet Gülce, sana Gülce diye hitap edebilirim diye düşünüyorum. Sonuçta ailelerimizin samimi bir birlikteliği var ve sanırım Ümran hanımın tedavi süresinde oldukça sık bir araya geleceğiz." "Lütfen nasıl rahat hissediyorsanız öyle hitap edin. Unvanlara takılan birisi değilim." "Çok iyi o zaman, sen de bana Nazım diye hitap edersen sevinirim. Neyse, esas meselemize artık gelmenin zamanı bence. Ümran hanım aslında bu hastalığa yakalananlar arasında şanslı yüzdenin içinde sayılır. Kitle henüz çok küçük ve sadece sol lobda. Yaptığımız incelemede yakın çevredeki herhangi bir lenf dokusunda metastaza rastlamadık. Bu da bizim elimizi oldukça güçlendiriyor. Mert hocadan yardım almak istedim çünkü bu onun uzmanlık alanı." "Peki tedavi için nasıl bir süreç izleyeceksiniz? Yani zorlu bir süreç mi olacak, onu nasıl etkileyecek?" "Benim düşüncem RAST (robot yardımlı cerrahi) ile girip kanserli dokuyu almak ve akabinde önleyici kemoterapi ile hastalığın nüks etmesini önlemek yönünde. Mert hoca daha açıklayıcı konuşacaktır süreç hakkında. Ben prosedürün sadece cerrahi aşaması için yardımcı olabilirim sana. Onu da bu yüzden buraya kadar rahatsız ettim." " Estağfirullah Nazım o ne demek? Neticede bizim işimiz bu. Sen bir yakınımla ilgili deyince ben, baban ya da annen sanmış ve senin adına endişelenmiştim. Doğrusu böyle bir tesadüfü ben de beklemiyordum. Ama senin de söylediğin gibi hastamız şanslı dilimde yer alıyor. Özellikle lezyonun kapsül içinde yer alması daha zor yayılmasının en önemli nedeni. Evet aslında benim de söyleyecek farklı bir şeyim yok. Raporu incelediğimde işimizin nispeten kolay olduğunu anlıyoruz." "Peki bu durumu anneme nasıl açıklayacağız? " " Bak Gülce. Benim tanıdığım kadarıyla Ümran hanım oldukça metanetli birisi ve bu durumu da olgunlukla karşılayıp sürece harfiyen uyacaktır. Burada aslında en büyük iş sana düşüyor. Onun en yakını olarak desteğini ondan çekmemen ve süreçte moralini yüksek tutmak için çabalaman gerekecek. Biz üzerimize düşen görevi yapıp uygun bir dille hastalığın hangi evrede, başarı şansının ne durumda olduğunu anlatacağız. Aslına bakarsan biz sadece işimizi yapacağız ama sürecin sonundaki başarı sadece sana ait olacak." "Anlıyorum. Elbette ben de elimden geleni yapacağım. Peki ona ne zaman söylemeliyiz? Bu operasyonun bir aciliyeti var mı yoksa önden başka bir tedavi uygulanacak mı?" "Hayır. Sürece cerrahi müdahale ile başlayıp, nekahat dönemini tamamlar tamamlamaz ilaç tedavisine geçeceğiz. Düşük doz da olsa kemoterapi uygulanacak. Senin de bildiğin gibi oldukça ağır yan etkileri var ama, aldığı dozdan dolayı bunları daha hafif yaşayacak." "Peki, beni aydınlattığın için teşekkür ederim. O zaman en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere." Ben ayaklanıp görüşmeyi sonlandırdığımda, o da benim hemen ardımdan; "Nazım benim de çıkmam lazım. Hatice ile ufak bir işimiz var. Oğlanın okulundan çağırmışlar." dedi. Anlaşılan evli ve çocukluydu. Daha fazla durmayıp çıktım ve geldiğim koridoru geri adımlamaya başladım. Tam asansörlerin önüne gelmiştim ki arkamdan; "beni de bekler misin" diye seslendi. Yeniden sessiz bir dakikamız daha olmuştu. Binadan çıktığımda otoparka giden adımlarımı takip ettiğini farkettim. Mekanın akustiğinde yankılanan bariton sesiyle "Geldiğinden daha dalgın görünüyorsun. Kafana takılan bir şey mi oldu?" Diye sordu. "Sadece durum benim için oldukça yabancı. Altından kalkabilir miyim onu düşünüyorum." Demiştim. Hastahanenin alçak tavanlı yeraltı otoparkının orta yerinde durmuş, garip tesadüflerle bir araya gelen iki yabancı olarak, bana oldukça yabancı olan bir konu hakkında, annemin sağlığı ve ona vereceğim manevi destek hakkında konuşuyorduk. "Merak etme alışırsın. Ama Nazım'ın da defalarca söylediği gibi; sizin yaşayacağınız nispeten daha az yorucu bir süreç. Çok daha fazla yorucu olanlarına işim ve branşım gereği sık sık rastlıyorum. Çok uzak sayılmayan bir geçmişte en çok sevdiğim iki insan da, o en ağırlarına benzer süreci yaşadı. İkisini de kaybettim ne yazık ki." "Sizin için üzgünüm. Fakat söyledikleri doğruymuş. Siz doktorlar, teselli etme ve moral verme konusunda gerçekten berbatsınız. Üzgünüm, belki kaba bir söylem ama bu doğru." "Aslında insanlar yanılıyor. Doktorların görevi moral vermek değil, insanları olabileceklere hazırlamak. Bir işin bedbaht sonucunu bile bile bir insana umut aşılamak doktorluk değil, şarlatanlık olur. İşin moral motivasyon kısmını kardeşler, eşler, evlatlar, sevgililer üstlenir." "Yakın geçmişte benzer bir sürece 'hasta yakını' sıfatıyla dahil olduğunuzu söylediniz. Hiç mi ağzınızdan umut verici bir söz çıkmadı? Bahsettiğiniz yakınınıza üzüldüm açıkçası." "Daha önce benzer süreci yaşayan iki kardeştik biz Hatice ile. Babamızı kaybettik. Bir kaç yıl sonra Hatice benim can dostumu yani eşini kaybetti aynı hastalıktan. İki durumda da bizi bekleyen ne ise onu açık açık konuşmaktan geri durmadım. Ben onkoloji uzmanıyım. Gencinden yaşlısına birçok hasta ile yüz yüze geliyorum. Umut değil, gerçek sattığım için bana geliyorlar. Anlatabildiğimi umuyorum." "Özür dilerim, elbette öyle bir şey söylemek istemedim. Bu işte tahmin ettiğinizden daha fazla acemiyim sadece. Nazım beyin bahsettiği gibi annemle öyle çok yakın bir ilişkimiz yok. Hatta bu yaşıma geldim ancak yeni yeni yakınlaşmaya başladık diyebilirim. Bizi bu hastalık kaynaştırdı. O yüzden nasıl davranacağımı bilemiyorum." " Çok basit. İçinizden geldiği gibi, gerçek kişiliğinizden asla ödün vermeden. Davranışlarınızın altındaki duyguyu doğru aks ettirerek." "Tavsiyeniz için teşekkürler Mert bey. Ama sanırım bir yere yetişmeniz gerekirken sizi oyalıyorum. Lütfen kusuruma bakmayın." "Evet, bir yere yetişmem gerekiyor. 3 yaşındaki küçük bir afacan bütün kreşi birbirine katmış. Annesi de ben olmadan altından kalkamayacağını düşünüyor. Aslına bakarsanız doktor olduğum için değil, yeğenini şımartan bir dayı olduğum için kahramanım. Ha bir de unutmadan söyleyeyim; ben de unvanlardan hiç hoşlanmam. Üstelik benim zaten bir değil iki ismim var. Unvana hiç gerek yok. Bana ismimle seslenebilirsiniz." "Hoş bir duygu olmalı yeğen sahibi olmak. Tek çocuk olduğum için maalesef bu duyguyu tadamayacağım. Size tekrar iyi akşamlar." "İyi akşamlar Gülce. Daha güzel vesilelerle karşılaşmak dileğiyle. " "İyi akşamlar Mert bey." "Lütfen Mert de." Diyelim bakalım. Bütün unvanları kaldıralım hayatımızdan. Hepimizin etten kemikten oluşunu, sayılı nefesle dünyaya gelişini ve üstünlüğün sadece takvada oluşunu unutmayalım öyle değil mi? Benim unvanlarla arama giren mevzu annemin bu konuda çok katı oluşundan kaynaklanıyor esasında. 25 yıllık hizmetkarımız bile elinde büyüyen çocuğa hanım takısı olmadan seslenemedi sayesinde. Haliyle bu duvarları yıkan hastalık, bir vesile ile unvanları da kaldırmış oluyor. Sınandığımız şeyin büyüklüğünün, ona sabrederek elde ettiğimiz kazanımların büyüklüğü ile doğru orantılı olduğunu anlıyoruz bu vesile ile de. Gıyabında konuşurken Nazım bey diyeceğim. Çünkü ona ismi ile hitap edecek kadar yakınlık hissi tadamadım henüz. Ama Mert, daha ilk anda beni yoğun bir yakınlık hissiyle sarmaladı. Fakat bu his size tarif edemeyeceğim kadar farklı ve yabancı. Otoparktan ayrıldığımda direksiyonun yönünü Oran'a kırdım. Ümran hanımla konuşulacak sayısız meselenin en öne çıkanı ise; son zamanlarda yaşadığımız yakınlaşma bana kalırsa. Sebebi ne? Ölüm korkusu ile arkada kırgın bir evlat bırakmamak mı, bu süreçte desteğe ihtiyacı olduğundan mı ya da artık gereksiz resmiyetin bizi giderek uzaklaştırdığının farkına varması mı? Bütün bu sorulara tatmin edici bir yanıt bulmak zorundaydım. Bir de hekimlerin beni gördükleri mevkii vardı tabii. Ne demişti Nazım bey: Onun en yakını olarak asıl iş sana düşüyor. Teoride benden yakın kimsesi yok evet, Kanından canından bir parça olduğum gerçeğini hiçbir şey değiştiremez. Fakat pratikte aramıza koyduğu yabancılık ise bütün sürüncemenin sebebi. Bunca yıldır annem ile aramdaki yakınlık derecesini tayin edememem... Eve geldiğimde hava iyice kararmıştı. Ümran hanım büyük ihtimalle akşam yemeğinin hazırlanmasını bekliyordur diye düşünmüştüm. Kapıyı açan Emine hanım, son zamanlarda sık aralıklarla beni bu evde gördüğü için şaşkın bir ifade ile hoş geldiniz demişti. Annemin nerede olduğunu sorduğumda, yaklaşık iki saat önce geldiğini, yorgun olduğunu söyleyerek odasına çıktığını ve henüz inmediğini söyledi. Ümran hanımın hayata karşı bütün dirayetini kıran hastalık, benim de nasıl davranacağımı bilemememe sebep oluyordu. O olmadan sofraya oturmak istemediğim için salona geçerek biraz dinlenmeye karar verdim. Emine hanımın getirdiği bitki çayı eşliğinde Bahtışen'in ruhumda estirdiği dinginliğe sığındım... ... Nenem adımı sesleyince koptum bakışlarından mecbur. Ama sorsan hiç kopasım yoktu. Öyle alıverdi beni içine. Bi vakit nenemin ne dediğini anlamadım, öylece izledim ağzının oynayışını. Ah kızım bana çok başka bişey oldu o gün. Bak hala hatırıma düşer de aynı o gün gibi tepişir yüreğim. Şimdi şimdi ad koyabiliyorum usuma üşüşenlere. Kızım ben ona baba gibi güvendim. Sanki çelikten kanatları vardı da, altına alıverse her fenalıktan korunurdum. Ona baktıkça sığınasım geliyordu kanadına. Öyle de bir adamdı zaten , sonraki zamanda çok eyi belledim. Ha ne diyodum ben sene, nenem sesleniverdiydi vardım yanına. Bana dedi ki "kuzum sen bi kaç gün Halime abana yoldaşlık et, yanında kal. Esme bu gece de kalsın seninlen, iki güne zaten hafta biter, mektep tatil olur. O zaman varırsın eve. Ben dayına izah ederim durumu. Halime eyi değildi bıraktım yardıma derim. Şimdi işe muallimi katarsak huysuzluk eder, biliyom ben Ahmet'i." Eyi dedi hoş dedi de benim içim heç rahat değildi. Dayımdan çok korkuyodum yalan yok. Gelir yanımıza maraza çıkarır, konu komşuya rüsva eylerdi bizi. Nenem ben icabına bakarım dediydi amma insanın içindeki kurt böyle zamanlarda azıyo işte. Koydu Esme ilen beni gitti eve nenem. Benim hep kulağım kapıda ama, ha dayım geldi, ha gelecek bekler dururum. Yanımda yokken bile yakamda olurdu a kızım. Yöremde yok diye rahat nefes alamazdım bir türlü. Ne etmiştim ben ona? Ölmüş gitmiş abasının öksüz yetim emanetiydim. İnsan ona karşı merhamet ederse cennetini kazanır demiş peygamber. Bu adam cenneti istemez mi? Sorsan sofu molla. O yasak, bu günah her şeye bir mahnası var. Ama yetim başı okşamanın sevabını istemez mi? Halime aba sofra koydu, elinde ocağında ne varsa serdi önümüze. Yiyelim, doyuralım karnımızı diye söylendi durdu. Esme de ben de el sofrasında yemeye alışmamışız elbet. İnsan utanıyo, çekiniyo istemeden. Sofra bitimine yakın kapı çalınmaya başladı ama korktuğum gibi muhkem değil. Çalan kim ise ürke ürke çalıyodu kapıyı. Bana dedi "kalk kızım sen bakıver." Kalktım ben de el mecbur. Yazmamı sardım, fistanımı düzelttim yavaşça açtım kapıyı. Baktım gelen muallim, kucağında da içini çeken bebesi. Yine durmamış, çok ağlamış belli. Ağlamaktan sesi kısılmış hatta. Muallim de sabretmiş ama sonunda çaresiz kalıvermiş. Utana sıkıla konuşuverdi. "Oğlan durmadı yine, ne yapacağımı bilemedim." dedi böyle kibar kibar. Okumuş adam elbet, bizim gibi yampiri mi konuşcek? Hiç ses edemedim, çekildim kenarı elimlen içeri buyur ettim, çekinerek girdi sofaya. Halime aba doğruldu kalktı sininin başından. "Ah oğlanım gene mi mızırdandın sen?" deyiverdi. "Ne edecez bu sabiyi muallim oğlum, acep bir derdi arazı mı var? Öyle olsa Bahtışen'in koynunda susmaz ki." diye söylendi kendi kendine. Ben tabi helecandan lafa pek giremedim, aldım kuzuyu kucağıma geçtim divana oturdum. Hakkaten de benim koynumda susuveriyodu. Kucağımdayken yerdeki sofraya ardılıverdi. Dedim; Halime aba karnı aç herhalde, bi tabağa çorba katıver de ekmek ufalayalım içine. Karnı doyarsa keyiflenir belki. Hemen gitti getirdi bi tas çorbayı, sabiyi de oturttum yere, ufaladım içine ekmeği. Verdim yedi, verdim yedi. Bi güzel doyurdu karnını keyfi de geldi yerine. Muallim dedi ki; "Madem artık sustu, biz artık gidelim. Size de daha fazla rahatsızlık vermeyelim." İçimden diyom keşke heç gitmese. Sonra kızıyom kendime Kız Bahtışen ne ayıp, sana ne elin herifinden diyom ama yalandan geliveriyo bene. İçim heç istemiyo gitsin. Fark ettim sonra onun da bakışları beni buluyo, daha da bir helecan bastı. Tam döndü ardını gideverecek artık; oğlan gene bastı kamatayı. Uzattı kollarını bana ardılıyo. emme emme bişeyler diyo ama anlamıyom bir türlü. Ama anladı babası, düştü yüzü birden. Çocuk ıh mıh etti ama dinlemedi çıktı evden. Hay Allah dedim ne oluverdi birden. Baktım Halime abamın da doluverdi gözleri, anladı bişeyler. Sordum ben de neden öyle baktı da gidiverdi diye. Meğer çocuk "emme" değil "anne" diyomuş. Yanında yöresinde bi genç beni gördü ya sabim anne sanıvermiş beni. İçim söküldü gızım. Yüreğimin ataşı karnıma düştü. Dedim ah Bahtışen, ne ara unuttun ana diye çığırdığın vakitleri. Onu benden eyi kim anlayıverirdi? ... "Gülce, kızım sen ağlıyor musun?" Annemin sesini duyana kadar ne halde olduğumun farkında değildim. Annesizliğime ağladığımın farkına, annemin sesiyle varmam ne kadar garip değil mi? Üstelik bu güne kadar işittiğim en candan sesiyle. Sildim gözümden akan birkaç damlayı ve gülümsemeye çalıştım kulağımdan kulaklığımı çıkarırken. "Farkında bile değilim. Kars'ta kaydettiğim bira hayat hikayesini dinliyordum. Araya bir sürü şey girdi sana anlatamadım ama çok sağlam, çok esaslı bir hikaye. Sadece yazı dizisi ile basite indiremeyecek kadar hem de. İznin olursa bunu dergide kullanmak istemiyorum. Daha farklı bir şekilde değerlendirmek istiyorum." "İzin ne demek Gülce. Bu tamamen senin insiyatifinde olan bir şey. İstersen senin ulaşamadığın kuruluşa birini gönderip veri toplamasını sağlayabiliriz. Sen de onları dökersin yazıya. Ama seni bu kadar etkileyen hikayeyi merak ettim açıkçası." "Çok içten, çok başka bir hikaye. Bir ara üzerinde uzun uzun konuşuruz. Ama geldiğimde Emine hanım kendini iyi hissetmediğini söylemişti. Nasıl hissediyorsun şimdi kendini?" "Daha iyim canım merak etme. Dinlenince bir şeyim kalmadı. Yemekte bana eşlik edeceksin değil mi? Fırında soslu karnabahar yaptı Emine. Sen seversin. Çok değişik bir çocuktun, insanlar çocuklarına zorla sebze yedirirken sen hiç üzmezdin beni." Bu sözler üzerine doydum. Çünkü ben eğer sebze yer ve annemi üzmezsem benimle oynar ya da birlikte parka gideriz diye düşündüğüm için hiç sorun çıkarmazdım. Onun sandığının aksine sevdiğim için değil, annem beni sevsin diye yerdim. Şimdi benimle ilgili bir ayrıntıyı hafızasında tuttuğu için sevinemiyorum bile. Benim ne hissettiğimle, neyi sevdiğimle bu kadar ilgilenmeye başlamışken; seninle yeni anılar biriktirebilecek kadar vaktimiz var mı anne?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE