“Öğlen saatlerinde neredeydin, Delal?”
Rençber, ellerini arkasında bağlamış, herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle sordu.
Başımı kaldırıp göğsümü gerdim.
“Dereye inmiştim,” dedim.
Sözüm biter bitmez, sanki iffetsizliğim ispatlanmış gibi kalabalığın içinde homurtular yükseldi.
Rençber, istediği cevabı almış gibi, yüzünde iğrenç bir gülümsemeyle kalabalığa baktı.
Sonra yine o tiksinti veren haliyle,
“Ne yapıyordun derede?” diye sordu.
“Hayvanlara su taşıyordum,” dedim.
“Öyle, öyle…” der gibi başını salladı.
Bir eli belindeki kemere gömülmüşken, boştaki elini havada salladı.
Her harfi özenle seçmişçesine konuştu:
“Cemşid Ağa’mızın oğlu Reber’i…”
Bu ismin ağırlığını hissettirmeye çalışıyordu.
“…derede gördün mü?”
“Evet,” dedim.
Ama Cemşid Ağa’nın çobanı Süleyman’ın kızının ne ağırlığı olabilirdi ki?
Söylediklerimin bir kıymeti yoktu zaten.
“Reber, senin…”
Kendince utanır gibi yaptı, ‘donlarını aldığını’ söylemeye dili varmamış gibi sustu.
Sonra derin bir nefes aldı ve doğrudan kalabalığa dönerek, bana sormadan, beni suçlayarak:
“Donlarını almış,” dedi.
Kaşlarımı çatıp, "Yalandır bu! İftiradır!" diye haykırdım. "Derenin karşısında atını suladı, yüzüne bile bakmadım!"
Kimse masum olduğumla ilgilenmiyordu zaten. Hükmü çoktan vermişlerdi, sadece gerekçe arıyorlardı.
Rençper, "Şahidin var mı?" diye sordu, sesi alaycı.
Beni susturmak istercesine, "Şimdiye kadar söylediklerimde yalan mı var ki benden şahit istiyorsun?" diye çıkıştım.
Babamın eline nasıl geçtiğini bilmediğim donlar, hâlâ avuçlarımda sıkılıydı. Toprak damlı evimizin bahçesinde yüzüme fırlatmıştı onları.
Rençper, alayla göz ucuyla işaret etti: "O elindekiler değil mi?"
Sonra kalabalığa döndü, bir cellat edasıyla haykırdı: "Delal’in ne tek bir şahidi var, ne de delili! Şimdi karşı tarafı dinleyeceğiz!"
Karşımda Reber, hiç utanmadan, pişkin pişkin dikiliyordu. Gözlerimi kısıp ona öfkeyle baktım.
Rençper, sahte bir saygıyla sesini yumuşatarak, “Cemşid Ağa’nın oğlu Reber, bize anlattıklarını burada, herkesin huzurunda bir daha söyle,” dedi.
Reber, elini bıyıklarına götürüp burdu, sonra gözlerini bana dikti. Gözlerinde hain bir pırıltı vardı. “Dereye atımı sulamaya inmiştim,” dedi, sesi kendinden emin. “Delal dere kenarında kova ile su çekiyordu. Beni fark edince, ‘Reber,’ dedi, ‘yıllardır aşkınla yanıyorum, Ağrı’nın soğuk sularında ateşimi söndür.’ Kızdım, karşı çıktım. ‘Ben bu köylerin ağasının oğluyum,’ dedim, ‘bana yakışmaz. Babamın adına, senin namusuna leke sürmem!’”
Her kelimesi, önceden kurgulanmış bir yalan gibi dökülüyordu ağzından.
“Yalan!” diye haykırdım. “İftira atıyor, söyledikleri doğru değil!”
Kalabalıktan biri öne atılıp, “Sus, seni iffetsiz kadın!” diyerek beni susturmaya yeltendi.
Rençper, elini kaldırıp kalabalığı sakinleştirir gibi yaptı. “Bırakın, Reber sözünü bitirsin,” dedi, sahte bir olgunlukla. “Siz de sakin olun.” Kalabalığa bir işaret çaktı, gözleri hâlâ üzerimde.
Kalabalık sessizleşince, “Devam et Reber,” diyerek söz verdi.
Reber, sahte bir masumiyetle başını öne eğip anlatmaya devam etti: "O sırada yaklaşmakta olan iki kişi gördüm. 'Sus Delal, bir gören bir duyan olacak,' diye uyardım. Ama o, 'Kimin ne gördüğü ne duyduğu umrumda değil,' diyerek eteğinin altından donlarını çıkarıp bana fırlattı. Bir refleks olarak onları tuttuğumda, daha önce duyduğum sesler iyice yaklaşmıştı."
Yüzünde zalim bir ifade belirdi: "Delal'in eteği dizine kadar sıyrılmış, elimde donları olduğunu görünce, tabii ki şüphelendiler. Ben daha onlara açıklama yapamadan uzaklaştılar. Peşlerine düştüm, yakaladım onları. Durumu anlattım."
Sahte bir ağırbaşlılık takındı: "'Sen Cemşid Ağa'nın oğlusun, bu artık namus meselesidir,' dediler. 'Ya bu kızı nikahına alırsın ya da kan akacak.' Düşündüm, hak verdim dediklerine. 'Madem öyle, alın bu donları babasına götürün,' dedim. 'Adıma yakışır şekilde hareket edeceğim, kızınızı bu utançtan kurtaracağım.' İşte durum bu."
"YALAN!" diye haykırdım, ayağa fırlamaya çalıştım. "Seni ahlaksız, seni namussuz! Bana iftira atmaya yüzün nasıl yetiyor?"
Üstümdeki uzun etek parçalanmış, başım kan içinde kalmıştı. Bedenim hayvan pisliklerine bulanmış, ama gözlerimdeki öfke hiçbir şeye bulanmamıştı. Kalabalık bana bakıyordu, ama hiçbiri gerçeği görmek istemiyordu.
Rençper'in sesi iyice keskinleşti: "Tekrar soruyorum sana, Delal! Şahitlerin var mı? Reber'in dediklerini yalanlayacak bir tek kişi çıkacak mı?" Her kelimesiyle sesi daha da yükseliyor, karanlıkta meşalelerin titrek ışığı yüzlerde kaynayan bir öfkeyi aydınlatıyordu.
"Beni bilmez misiniz?" diye haykırdım köylülere dönerek. "Asla namusuma leke sürdürmem! Biriniz çıkıp da 'Delal yapmaz böyle bir şey, ben ona kefilim!' demeyecek misiniz?"
Göz göze geldiğim her yüz utançla önüne eğildi. Annem, babam, kardeşlerim... Çocukluğumu birlikte geçirdiğim Zinar'ın en yakın arkadaşları bile sustu. Dişlerimi öyle sıktım ki çenem ağrıdı. Gözlerimde biriken yaşları sert bir hareketle sildim.
"Rençper!" Sesim meydanda yankılandı. "Sen de çok iyi biliyorsun ki Reber hepsini para ile satın almış! Beni buraya konuşturmaya getirmediniz. Masum olduğumu biliyorsunuz!"
Kalabalığın içinden cılız bir ses: "Kız aklını oynatmış!" Dönüp bakmaya bile değmezdi. Yüzlerdeki ifade her şeyi anlatıyordu zaten.
Rençper, köy heyetinin sözde en saygı duyduğu yaşlı adam, ciddiyet takınarak sordu:
"Reber, senin şahitlerin kimler?"
Reber'in gözlerinin içine baktım. O, kendinden emin bir ifadeyle:
"Kazım ile Kasım benim şahitlerimdir," dedi.
Daha sözleri bitmeden, ikisi de utanmazca öne çıktı. Onlara meydan okur gibi karşılarına dikildim:
"Kaç paraya sattınız kendinizi? Hiç mi onurunuz yok? Hiç mi Allah’tan korkmazsınız?"
Sayacaklarım bitmemişti ki, Rençper sert bir sesle:
"Yeter Delal!" diye kesip attı.
Ona döndüm, gözlerimde öfke ve acı birleşiyordu:
"Sen kaça sattın kendini, Rençper? Yaşından başından da mı utanmazsın? Benim masum olduğumu biliyorsun!"
Sesim bir çığlık gibi yükseliyordu, ama taştan katılaşmış kalplere ulaşmıyordu.
Kazım ile Kasım, ağız birliği etmişçesine Reber’in dediklerini onayladılar—hatta daha da abarttılar. Artık kimin ne dediği umurumda değildi. İçimi yakan bir ateşle ellerimi duaya açtım, ama sanki dualarım bile beni terk etmişti.