Deniz’in Gözünden – Sabah, 10:25
Kahvemi bitirdiğimde güneş iyice kendini göstermişti. Havada tam o tatlı hafta sonu rehaveti vardı. Ne bir acil durum, Ne de telaş. Sadece… huzur.
Çekmeceden toprak tonlarında polarımı aldım.
Botlarımı giydim. Sırt çantama ilk yardım çantasını, suyu, birkaç enerji barını yerleştirdim ve en önemlisi fotoğraf makinem onuda alınca tamamım.
Bugün… sadece doğa. Sessizlik. Ve ben.
Kapıdan çıkarken kulaklıklarımı takmıştım ki… Bahçeye adım attığım anda onu gördüm.
Klasik eşofman altı, üstünde haki bir tişört. Saçları dağınık ama hâlâ dikkatli. Elinde bir termos. Bahçeye inmiş, belki biraz yürüyüş, belki sadece düşünceler.
Ama bakışları, Fotoğraf makinemde.
Göz göze geldik. Ben kulaklıklarımı çıkarmaya yeltenirken o konuştu:
“Yine dağa mı?”
Omuz silktim hafif gülümseyerek.
“Hava güzel. Sadece biraz yürüyüş. Sessizlik iyi gelir.”
Bir adım attı bana doğru. Ciddiydi ama içinde başka bişey vardı.
Tahmin etmediğim birşey söyledi:
“Ben de geleyim.”
Şaşırmadım desem yalan olur. Kaşlarım hafif kalktı.
“Seninle dağa çıkmak… kurallara uygun mu?”
Gülümsedi ama bu kez o kendine özgü, kenardan, hafif ironik olan gülümsemesiydi.
“Bu kez iznim var. Ama yalnız gitmeni istemiyorum.”
“Beni mi koruyacaksın, Komutan?”
“Gerekirse… evet.”
İçimde bir yer titredi. Hem dalga geçesi geliyor insanın, hem de Sığınası.
Çok kısa sustum. Sonra:
“Tamam. Ama benim kurallarım geçerli.”
“Dinliyorum.”
“Ben ne istersem onu çekerim. Zorla poz verdirmem.”
“Poz vermem zaten.”
“Güzel. Çünkü zaten çok kasıntı çıkarsın kadrajda.”
O an bir anlığına gülümsedi. Gülümsemesi gözlerine yansıdı bu kez.
Ben çantamı sırtladım, yürümeye başladım. Yanıma geldi. Adımlarımız aynı tempoda ilerlemeye başladı.
Ve sanki bu yürüyüş, sadece dağa değil Birbirimizin kalbine atılan ilk adım gibiydi.
Dağ yolunda adımlarımız birbirine uyuyordu.
Hava serin, rüzgâr hafif. Ağaçların yaprakları arasından süzülen güneş ışıkları yüzümü ısıtıyordu.
Yiğit sessizdi. O her zamanki gibi az konuşuyor, etrafı dikkatle izliyordu. Ama ben… Dayanamadım. Kameram elimdeyken, hafifçe arkasından yaklaştım ve lensimi ona çevirdim.
Şipşak. Bir adım attı, kafasını yana çevirdi ve fark etti beni. Ama öylece kaldı, suratını buruşturup bana hafifçe gülümsedi.
“Senin bu gizli çekimlerin ne ki?” der gibiydi.
Ben de kıkırdadım, “Seni yakalamaya çalışıyorum, komutan.” dedim.
Yürüyüş devam ederken Yiğit de bana takıldı:
“Bu sefer ben de seni gizlice çekeceğim, haberin olsun.”
“Deniz’in gizli savaşları başladı,” diye mırıldandım.
Birdenbire ayağı takıldı ve neredeyse sendeledi, ben de hemen elimi uzattım, ama o kendi kendine toparlandı, sonra utanır gibi başını eğdi.
O an, fotoğraf makinamın deklanşöründen çıkan sesi duydum, göz göze geldik ve ikimiz birden güldük.
Yürüyüş boyunca küçük espriler, hafif laf atışmaları birden Yiğit durdu, cebinden çıkardığı termosu bana uzattı:
“Çay molası?”
O an doğanın içinde, onunla aynı adımlarda yürüyüp çay içmek bana sürpriz bir huzur vermişti.
Ve ben, gizlice çektiğim o karelere baktım.
Gülümseyen, ender görülen o yumuşak tarafını, o anda yakalamıştım.
3. Gözden anlatım
Yürüyüşe devam ederken, patika biraz daralıp kayganlaşmaya başladı. Deniz’in adımları hafifçe dengesini kaybetti.
Bir an sendeledi, ayağı kaydı ve neredeyse yuvarlanacaktı. Tam o anda Yiğit refleksle elini uzattı ve Deniz’i sağlamca yakaladı. İkisi arasında kısa ama yoğun bir göz teması oldu.
Deniz hafifçe gülümsedi, biraz utangaç:
“Sanırım fotoğraf çekerken biraz dikkatsiz oldum.”
Yiğit ise sert ama hafif gülümseyerek:
“Beni yakalamaya çalışırken düşersen, sorumlusu sensin.”
Deniz kıkırdadı ve karşılık verdi:
“Bir dahaki sefere daha dikkatli olacağım, komutan.”
Yiğit gözlerini kaçırdı ama içinden “O komutan lafını sevmiyor ama vazgeçmiyor,” diye düşündü.
Yürüyüşe devam ederken Deniz, kamerayı tekrar eline aldı ve Yiğit’in dengesini korumaya çalışırken çekilmiş komik bir fotoğrafını yakaladı.
Patikada yürüyüş hızlandı. Deniz, Yiğit’le olan o anın verdiği sıcaklığı hissediyordu.
“Sen her zaman böyle dikkatli misin, Yiğit?” diye sordu Deniz, biraz alaycı, biraz meraklı.
Yiğit kısa bir an düşündü, sonra cevap verdi:
“İşim bu, korumak ve kollamak.”
Deniz gözlerini kısarak:
“Peki ya seni koruyan kim?”
Yiğit yüzünü biraz ekşitti, yanıt vermedi.
Bir süre sessizlik oldu, sadece rüzgarın ve kuşların sesi vardı.
Sonra Yiğit aniden durdu ve kamerayı Deniz’e doğru tuttu:
“Şimdi sıra sende, poz ver.”
Deniz şaşırdı ama kameraya gülümsedi.
Yiğit, o anı yakaladı, sonra göz göze geldiler.
Yiğit içinden,
“Belki de bu kadın, yaşamımda görmek istediğim o nadir şey olabilir.” diye düşündü.
Ama dışarıdan sert ve soğuk görünmeye devam etti.
[Deniz – iç ses]
Ayağım kaydığı anda bile korkmadım. Çünkü elim onun elindeydi. O kadar güçlü, o kadar kararlıydı ki… Beni bırakmazdı, biliyordum. Ama beni asıl korkutan, düşmek değil… Bu adama her geçen saniye biraz daha yaklaşmak. Yiğit Ateş. Gözümün içine bakarken içimi okuyormuş gibi oluyor.
Ve ben… Ben bu bakışlara alışmak istemiyorum.
Ama alışıyorum galiba. Hem de fazlasıyla.
[Yiğit – iç ses]
Refleks. Sadece bir refleks olmalıydı. Ama elini tuttuğumda hissettiğim o şey… Komutanlığın tanımlayamayacağı bir şeydi. Deniz… Bu kadın her şeyi altüst ediyor. Sakinliğimi, mesafemi, dengemi.
Ama o düşerken kalbim sanki bir anlığına yerinden çıktı. Korktum. Onu kaybetmekten korktum. Tanımıyorum bile doğru düzgün. Ama aynı zamanda sanki çoktan ezberlemişim her halini.
Ve en kötüsü… Bu hisler bana hiç yabancı gelmiyor.
[Deniz – iç ses]
Bir şeyler oluyor. Ve ben kontrolü kaybediyorum.
Hayatım boyunca önce kalbimi değil, mantığımı dinledim. Ama şimdi… Yiğit’in olduğu her saniye…
Kalbim haykırıyor. Duyuyor musun Deniz?
Sen bu adama fena halde tutuluyorsun.
[Yiğit – iç ses]
Bunu durdurmalıyım. Bu kadına yakın olmak tehlikeli. Onun gülüşü bile bir tuzak gibi. Ama kaçamıyorum. Kaçmak istemiyorum. İlk defa biriyle aynı anda hem savaşmak hem de teslim olmak istiyorum.