Dağlıca’nın o meşhur, sarp kayalıkları artık sadece rüzgarın değil, barutun ve çeliğin çığlığıyla yankılanıyordu. Mustafa Paşa’nın yanındaki o simsiyah giyimli tim, kayalıklardan adeta birer gölge gibi süzülürken; havadaki Kobra helikopteri ikinci dalışını yapamadan, Stinger füzesinin o tiz ıslığı duyuldu.
"GÜMM!"
Gökyüzünde dev bir ateş topu oluştu. Kobra’nın parçaları Dağlıca’nın derin vadilerine doğru savrulurken, yerdeki toz bulutu görüşü tamamen kapattı. Baybars, patlamanın yarattığı o kulak tırmalayan çınlamayla sarsılarak elini çantaya uzattı. Çanta, asfaltın üzerinde bir namus borcu gibi duruyordu.
Çelik ve Kan
"Baybars! Solun!" diye kükredi Mahmut Üst devre.
Mahmut, Bixi’nin namlusunu soğutmaya vakit bulamadan, Serhat’ın özel ekibinden hayatta kalan üç kişiye doğru mermi kustu. Ömür, Mahmut’un yanından bir an bile ayrılmıyor, boş kovanların arasından yeni mayonu besliyordu.
"Esat, tepedekileri sustur!" dedi Salih Yüzbaşı telsizden.
Esat, nefesini bir kez daha tuttu. Dünyayı sadece o incecik artı işaretinden ibaret görüyordu. Serhat’ın sağ kolu, tam şoför koltuğuna hamle yaparken Esat’ın tetiği ezmesiyle camsız kapının eşiğine yığıldı. "Temiz," dedi Esat, sesi buz gibiydi.
Siyah Tim’in Sırrı
Baybars, çantayı kapıp Mustafa Paşa’nın yanına, güvenli bölgeye doğru bir hamle yaptı. O sırada Mustafa Paşa’nın yanındaki siyah giyimli timin lideri, Baybars’ın önüne dikildi. Yüzünde bir maske vardı ama gözleri... O gözler Baybars’a hiç yabancı gelmiyordu.
"Ver o çantayı Uzman," dedi maskeli adam. Sesi mekanik bir ses değiştiriciyle kalınlaştırılmıştı ama otoritesi tartışılmazdı.
Mustafa Paşa, aşağıya yanlarına inmişti. "Baybars, çantayı onlara teslim et. Onlar Bakan'ın bile ulaşamayacağı bir birimin, 'Anka'nın adamları. Bu dosya artık Dağlıca’dan çıkıp devletin kalbine gidecek."
Tam o sırada, devrilen ciplerden birinin arkasından Serhat’ın sesi duyuldu. Yaralıydı, sürünüyordu ama hala bir pimi çekilmiş el bombasını elinde tutuyordu.
"O çanta asla oraya gitmeyecek!" diye bağırdı Serhat. "Hepimizi havaya uçururum!"
Baybars, Serhat’ın o halini gördüğünde biriken tüm o hıncını, vatanına ihanet eden bu adama olan öfkesini hissetti. Ama tetiği daha fazla düşünmeden çekti.
Serhat, Dağlıca’nın tozlu toprağına son kez düştüğünde, üzerindeki "Bakanlık" dokunulmazlığı da onunla birlikte gömüldü.
Siyah tim, çantayı Baybars’ın elinden teslim aldı. Mustafa Paşa, Salih Yüzbaşı’nın yanına gidip elini omzuna koydu.
"Salih... Bu sabah burada olanları kimse bilmeyecek. Resmi kayıtlarda 'PKK pususu, birliklerimiz püskürttü' yazacak. Ama gerçek... Gerçek o çantanın içindeki belgelerle yarın sabah Ankara’da patlayacak."
Paşa, Baybars’a döndü. "Uzman Çavuş Baybars... Bugün sadece babanı değil, bu vatanın onurunu da kurtardın."
Siyah tim helikoptere binerken, maskeli lider Baybars’a bakıp eliyle bir "selam" verdi. O selam... Sadece özel harekatçıların bildiği o eski, gizli selamdı.
Akşam saat 20:12
Dağlıca’nın o barut kokulu sabahı yerini akşamın tekinsiz sessizliğine bırakırken, Baybars birliğin revirine yakın o kuytu köşede tek başına oturuyordu. Üstü başı hala Dağlıca’nın tozu ve is içindeydi. Elindeki kanı temizlemeye bile mecali yoktu; çünkü o kan, sevdiği kadının abisine, Serhat’a aitti.
Bir askerin en zor sınavı namlu ucundadır derler ama Baybars için asıl sınav şimdi başlıyordu. Zehra’nın omuzlarındaki yükü, abisinin ne mal olduğunu bilse de içinde taşıdığı o evlatlık ve kardeşlik acısını düşündükçe içi daralıyordu.
Zehra, dairesinde, annesinin dizlerine kapanmış, hıçkırıklarını içine gömmeye çalışıyordu. Annesi, bir yanda oğlunun ihanetini bilen bir kadının utancı, diğer yanda evladını kaybetmiş bir annenin feryadıyla Zehra’ya sarılmıştı. Zehra, abisinin suçlu olduğunu, vatana ihanet ettiğini biliyordu; ama çocukken bahçede peşinden koştuğu o adamın yokluğu, göğüs kafesinde koca bir boşluk açmıştı.
"Anne," dedi Zehra, sesi titreyerek. "Neden böyle oldu? Neden doğru yolda yürümeyi seçmedi?"
Annesi sadece sustu ve kızının saçlarını okşadı. O sessizlik, aslında tüm soruların cevabıydı.
Baybars, cebindeki telefonu kaçıncı kez eline alıp bıraktığını hatırlamıyordu. Mesaj mı yazmalıydı? Aramalı mıydı? Ne diyecekti? "Abini vatan için vurdum" mu? Yoksa "Başın sağ olsun" gibi klişe bir yalanın arkasına mı saklanacaktı?
Baybars, daha fazla dayanamadı. Gece yarısına doğru Zehra’nın evinin önüne gitti. Kapıyı çalmaya eli varmadı ama Zehra, sanki onun gelişini hissetmiş gibi balkona çıktı. Göz göze geldiler.
Zehra’nın gözleri şişmiş, yüzü solmuştu. Baybars aşağıdan ona bakarken, kalbindeki o büyük ağırlığı dile dökmeye çalıştı:
"Zehra..." dedi, sesi boğuklaşarak. "Ben... Ne diyeceğimi, kendimi nasıl affettireceğimi bilmiyorum. Eğer durdurmasaydık..."
Zehra elini havaya kaldırıp Baybars’ı susturdu. Yavaşça aşağıya indi ve Baybars’ın tam karşısında durdu. Aralarında bir metrelik mesafe vardı, bakışları uçurum kadar derin görünüyordu.
"Biliyorum Baybars," dedi Zehra, gözünden bir damla yaş süzülürken. "Abimin ne yaptığını, senin ne yapmak zorunda olduğunu biliyorum. Anneme sarılıp ağlarken abim için değil, o kaybettiği merhamet için ağladım. Ama bana zaman ver... Çünkü seni her gördüğümde, bugünü hatırlayacağım."
Baybars ve Zehra arasındaki o sessizlik her ikisinin de üzerine bir dağ gibi çökmüştü. Baybars’ın elleri hala hafifçe titriyordu; Dağlıca’daki barutun kokusu tenine öyle bir işlemişti ki, hiçbir temizlik o kokuyu ruhundan söküp atamıyordu.
Zehra, hırkasına daha sıkı sarıldı. Gözlerindeki fer sönmüş, o neşeli bakışların yerini derin bir keder almıştı. "Seni her gördüğümde bugünü hatırlayacağım dedim ya," dedi sesi fısıltı gibi çıkarak. "Ben senin o masumiyetini de bu sabah o kayalıklarda bıraktığını görüyorum. Gözlerin... Gözlerin artık eskisi gibi bakmıyor."
Baybars bir adım atmak istedi ama ayakları yere çivilenmiş gibiydi. "Zehra, ben sadece görevimi yaptım. Eğer o tetiği çekmeseydim..."
"Biliyorum," diye kesti Zehra. "Görevin olduğunu, vatan olduğunu, o çantanın önemini... Hepsini biliyorum. Ama kalbimle mantığım savaşırken ben kaybediyorum. Annem içeride abimin çocukluk fotoğraflarına bakıp 'Nerede hata yaptık?' diye sayıklıyor. Ben ise dışarıda, o fotoğraflardaki çocuğu vuran adamın gözlerine bakıyorum. Bu yük... Bu yük bana çok ağır geliyor Baybars."
Baybars başını öne eğdi. Dağlıca’nın o en sert pusu anında bile bu kadar çaresiz hissetmemişti. Sevdiği kadının acısı, yediği bin kurşundan daha derine işliyordu.
"Haklısın," dedi Baybars boğuk bir sesle. "Sana zaman borçluyum. Belki de bir ömür borçluyum. Ama bil ki; o tetiği çekerken senin abini değil, bu vatana ihanet eden bir gölgeyi vurdum. Yine de..."
Zehra, yaşlı gözlerle Baybars’a son bir kez baktı. Dudakları titredi, bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeler boğazına düğümlendi. Yavaşça arkasını döndü ve apartmanın loş ışığına doğru yürüdü.
Baybars, o kapı kapanana kadar kımıldamadı. Kapının kapanma sesi, Dağlıca’daki patlamalardan daha yüksek yankılandı zihninde.
Baybars, apartman bahçesinden çıkıp karanlık yola vurduğunda, gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu. Birliğe doğru yürürken adımları ağırlaşmıştı. O gece ne Salih Yüzbaşı’nın planları ne de Bakan’ın hamleleri vardı aklında. Sadece Zehra’nın o yaşlı gözleri...
Baybars koğuşa girdiğinde, kimsenin konuşmadığını, her birinin kendi içindeki o karanlık odaya çekildiğini gördü. Dağlıca pususu zaferle bitmişti...
Baybars o gün: Dağlıca’da vatanı kurtarmıştı belki ama Zehra’nın kapısı kapandığında, kendi evini kendi elleriyle yıkmış gibi hissediyordu.