9-ACEM MAVİSİ

2422 Kelimeler
"Furkan'ın kim olduğunu biliyor musun?" diye sorduğunda, ön cama kilitlediğim gözlerimi aniden ona çevirdim. Kaşları hafifçe çatılmıştı ve pür dikkat yolu izliyordu. Öğle saatleriydi ve trafik her zamankinin aksine hızlı akıyordu. Buna rağmen kaşları neden kavislenmişti, bir fikrim yoktu. Gözlerim hafifçe aralanmış duran dudaklarına iner inmez başımı diğer cama çevirerek akıp giden yolu izlemeye başladım. "Neden sordun?" Sesim meraklı fakat mesafeliydi. "İhsan'ın ağzından birkaç kere adını duymuştum." dedi. "Ama kim olduğunu bilmiyorum." Bilmesi de gerekmez, diye geçirdim içimden. İhsan'a sorarak da pekala öğrenebilirdi bu sorunun cevabını. "İhsan ile benimle olduğundan daha yakınsın." dedim. Üstelik biz yakın bile değiliz, unutma. "Bu yüzden ona sorman daha mantıklı." diye devam ettim. "Mantıklı olanı aramıyorum ki." diye mırıldandı. Benimle değil de daha çok kendisiyle konuşuyor gibiydi. Konuşurken insanlarla göz teması kurmaya özen gösterirdim ama nedenini kavrayamadığım bir şekilde Eymen ile konuşurken bana bakmasını istemiyordum. İki yıl beş ay boyunca yalnızca Fatih'in yasını tutmuştum. Omuzlarımdan kayıp giden saç tellerinde Fatih'in adı asılıydı. Fatih'in okyanus mavisi gözleri, güzel bakışları, dokunuşu saklıydı. Saçlarımı kesmiştim ama yerine aynı bakışlar, aynı isim, aynı dokunuş tekrar can bulup çıkıyordu. Saçlarımda yaşatıyordum da, kara toprağın içinden çekip çıkaramıyordum onu. Fatih benim evimdi; o evin kapıları ondan başkasına açılmazdı. "Ne arıyorsun peki?" diye sordum. Konudan kopmadığımı anlasın istemiştim. "Ulaşamayacağımı bildiğim bir şeyi." dedi sakin bir sesle. Sessiz kaldım. Özel hayatına girmek ve dertleştiği biri olmaya niyetim yoktu. Onunla sıradan sohbetler etmeyi tercih ederdim. Peki ya şimdi onunla kahve içmeye giderken aklımdan ne geçiyordu? Ona ne sorabilirdim veya o bana ne sorabilirdi? "Bir şeyler yemek istiyor musun?" Arabayı yol kenarında durdurduğunda başımı eğip etrafa bakındım. Karşı kaldırımın hemen dibinde hediye dükkânı vardı. Önünde volta atan buğday tenli küçük çocuğu fark ettim. Ayaklarında önü açık, koyu renk-sanırım lacivertti- terlikler vardı. Karnı aç, diye düşündüm. Çekingen bakışlarla önünde durduğumuz kafeye bakıyordu. Eymen'in bana baktığını hissettim ama gözlerimi o çocuktan alamıyordum. Omzumun üzerinden arkamızdaki kafeye baktım. Camın üzerinde yapıştırılmış afişte tost ve çay fotoğrafı vardı. "Aylin?" Adımı onun adından duymak ilk günkü kadar garip değildi; ama daha az geriyordu. Yüzümü bu kez ona çevirdim. Kaşları gevşemiş, saf bir merakla bana bakıyordu. "O istiyor gibi." dedim. "Baksana." Bakışlarımla arkasını işaret ettim. Benden bir işaret bekliyormuş gibi hızlı bir hareketle görmesini istediğim çocuğa baktı. Yüzünün aldığı şekli göremiyordum, görmek isterdim. Birkaç saniye o çocuğa, bense gölge düşen sağ yanağına ve sarı-belki de kahverengi- görünen saç tellerine baktım. "O zaman ikinizi de doyuralım." dedi bana bakmadan. Elini yana uzatarak kemerini çözdüğünde vakit kaybetmeden ben de indim. "Gelir mi sence?" diye sordum merakla. "Çekingen biri gibi." "Sen bize masa tutar mısın?" Ricası üzerine arkamızda kalan kafeye baktım. İçerisi öğle vaktinden olsa gerek tıklım tıklımdı. Tekrar ona baktığımda gözlerinin hala bende olduğunu gördüm. "Onu ikna et lütfen." dedim yumuşak bir sele. Bir cevap vermeden yalnızca gözlerine ulaşan bir tebessümle bana baktı, ardından arkasını dönüp yaya geçidine yöneldi. Tebessümü hakkında içimden de olsa yorum yapmayacaktım. Şu anda o çocuğun karnının doymasını istiyordum yalnızca. Kafeye girdiğimde dışarıda üzerime yapışan soğuğun izlerini de beraberimde getirmiştim. Biraz sonra ısınabilmeyi dileyerek boş masalara bakındım. Ne yazık ki pencere kenarları doluydu. Dudaklarımı büzme isteğimi bastırarak duvar kenarındaki boş masalardan birine oturdum. Sırtımda sıcak havanın varlığını hissedince gülümsedim. Çocuk dışarıda üşümüş olmalıydı. "Hoş geldiniz." Başımı kaldırıp yanımda dikilen güler yüzlü adama baktım. İnce dudakları gülümsediğinde yine bir çizgi halini almıştı. "Ne alırdınız?" "Hoşbuldum." dedim. "Aslında ben bir-" "Biz geldik." Garsonun arkasından gelen yumuşak sesin sahibini tanısam da, görmek için başımı yana eğdim. Eymen uzun boyuyla ayakta dikiliyor ve sıcak bir bakışla beni izliyordu. Gözlerimi hemen önünde duran ve başı neredeyse karnının üzerine uzanan çocuğa indirdim. Eymen'in beyaz parmakları çocuğun omuzlarını sıkıca kavramış, cesaret vermeye çalışır gibiydi. "Hoş geldiniz." dedim gülümseyerek. Bakışlarım inatla çocuğun yüzündeydi ama hala bana bakmamıştı. Yanakları soğuk yüzünden kızarmıştı. Sağ elmacık kemiğinin üzeri is lekesiyle kaplıydı. Birbirine kenetlediği ellerine kaçamak bir bakış attım. Gizlemeye çalıştığı tırnakları özensizce kesilmiş ve araları kirliydi. Gözlerimi temastan kaçan gözlerine çıkarıp gülümsedim. "Arkadaşlarım da geldiğine göre sipariş verebiliriz." dedim. Eymen başını salladı ve ellerinin altındaki sessiz çocuğu yönlendirerek karşımdaki sandalyeyi geriye çekti. "Otur bakalım." Çocuk çekingen bir ifadeyle sandalyeye baktı. Görmek istediğim masum bakışlarını Eymen'in yüzüne çıkardığında buruk bir hisle ikisini izledim. Yalnızca beş dakika içinde çocukla arasında bir iletişim yolu bulmuş gibi bakışıyorlardı. Çocuk karşımdaki, Eymen ise onun yanındaki sandalyeye yerleşti. "Ne yiyelim?" diye sordum yüzüme tekrar sevecen bir ifade yerleştirip. Onunla konuşmak istiyordum. Benimle konuşmasını istiyordum, Eymen ile konuştuğu gibi. "Ne yemek istersin Fatih?" Fatih Kağıtta beş harflik, yüreğimde tarifi olmayan bir yer kaplayan isim kulaklarıma ulaştığı anda; hipnoz olması için gözlerinin önünde köstekli saat sallandırılan biri gibi öylece kalakaldım. Saat çoktan durmuştu, nefes alıyordum ama geri vermiyordum sanki. "Sen ne yersen onu yerim abi." Eymen çocuğun saçlarını şevkatle okşadı ve ışıldayan gözlerini bana çevirdi. Yüzümün nasıl göründüğünü bilmiyordum ama gülmediğime emindim. Bunu fark etmiş olacak ki yüzündeki gülümseme yavaşça soldu ve gözünü kırparak ne oldu dercesine bana baktı. "Şey," dedim düşünceli bir sesle. "Ben tost yiyeceğim." Belki de önce çocuğun siparişini vermesini beklemeliydim ama mantıklı düşünemiyordum. Çünkü zihnimde Fatih ismi tekrar tekrar dönüp duruyordu. Evim olan Fatih. Benim için papatya koparmaktan vazgeçen Fatih. Saç diplerimde hala adı kazılı olan Fatih. "Tamam o zaman." diyen Eymen'e düz bir bakış attım. Aslında omzunun üzerinden arkaya baksam camdaki yansımamdan yüzümün ne halde olduğunu görebilirdim ama bakmak istemedim. Sanırım Fatih'in üzerimde bıraktığı çöküntüyle yüzleşmek istemiyordum. "Aylin ablan tost yiye dursun, biz seninle pide yiyelim. Şöyle kıymalı, ne dersin?" Çocuğun gözleri yavaşça Eymen'in yüzüne çıktı. Dudakları hafifçe titredi. Gülümsemek istiyor fakat kendini tutuyordu. Eymen bir iki defa bana baktıysa da verecek cevabım olmadığı için tepkisiz kaldım. "Olur abi." diye cevap veren çocuk tekrar başını öne eğdi. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordum sonunda sohbete dahil olarak. "16." Tahminim de o yöndeydi. 16'dan küçük bile olabilirdi ama büyük olmadığı kesindi. Aslında sormak istediğim çok soru vardı ama çocuğu sıkmak ve üzmek istemiyordum. "Kaç saattir sokaktasın?" Eymen sormak istediğim soruyu daha kibar bir şekilde sormuştu. İkimiz de onun uzun zamandır hatta günlerdir dışarılarda dolandığının farkındaydık ama o asıl cevabı alabilmek ve çocuğu kırmamak için böyle bir soru yöneltmişti. İçten içe tebessüm etmek istiyordum ama tekrar o isim geliyordu aklıma. Bir çivinin ucuna sabitlenmiş ve arkasından çekiçle vurulmuş gibi beynimin içinde kendine bir yer edinmiş, zonkluyordu. "Sabah 5 gibi çıktım abi." "Her gün o saatte mi çıkıyorsun?" diye sordu. Gözleri çocuğun yüzünde olsa da yüzünü net bir şekilde görebiliyordum. Kahverengiye çalan uzun kirpiklerinin gardiyanlık yaptığı gözlerine hayranlıkla baktım. Sanırım göz rengini bulmuştum. Gece mavisi veya lacivert değildi. Arşivde dip dibeyken daha net anlayabilmiştim belki de. Gözleri acem mavisiydi. "Değişiyor abi." "Geceleri de çıkıyor musun böyle?" İkisinin arasında çözemediğim bir konuşma zinciri vardı. Böyle giderse çözemeyecek gibiydim. Eğer asistan olmasaydı -ki gerçek mesleğinin bu olduğundan şüpheliydim- kesinlikle sorgu amiri olurdu. Tabi o zaman bu kadar sakin kalır mıydı bilemiyordum. Sessiz kalmaya devam ederek onları izlemeyi seçtim. Bu yüzden çenemi elime yasladım ve onları dinlemeye devam ettim. Bu esnada garson siparişlerimizi almış ve yemeklerimiz gelene kadar bize ikramlık çay getirmişti. "Çay yemekten sonra içilmiyor mu?" diye sordum çay bardağını önüme çekerken. "Yemekten sonra da içersin." dediğinde ona alttan bir bakış attım. Muzip bir ifade ile bana bakıyordu. Güzel, hala tepkisizdim. İçten içe ona karşılık vermek istiyordum ama bir türlü gerilen yüzümü gevşetip gülemiyordum. Fakat bunu takmadı sanırım. Umurunda olmayabilirdim. Bu gayet normaldi. Çayımın yarısına geldiğimde o bardağını yeni önüne çekiyordu. Daha önce sıcak kahve içmediğine şahit olmuştum ama çayı da soğuk içmeyi sevdiği aklıma gelmemişti. "Nerede kalıyorsun?" Çayımı yudumlarken ikisini dinlemeye devam ettim. "Buraya bayağı uzak bir bina var abi, kullanılmıyor." "Tek başına mı kalıyorsun orada?" Çayını içmiyor, bardağı beyaz parmaklarının arasında saklıyordu. "Bazen tek bazense benim gibi..." dedi ve sustu. Sessizliğinde çok gürültü vardı. Cümlesini içimden tamamladım. Eymen'in de tamamladığına emindim. Bazen de onun gibi evsizlerle kalıyordu. O binanın yıkık dökük bir harabe olduğuna emindim. Ama o harabe yer o ve onun gibi çocukların eviydi işte. Sahi, benim evim neresiydi? İki buçuk yıl önce toprağa verdiğim Fatih mi? "Üşümüyor musun böyle ayağında terlikle?" diye sordum ve sorar sormaz pişman oldum. Biraz düşüncesiz bir soru olmuştu sanırım ama isteyerek sormamıştım. Elinde olsa terlikle dışarı çıkar mıydı? Fatih'in adını duyduktan sonra kendimi deli gibi hissediyordum çünkü beynimin yarısı onu düşünmeye başlamış yarısı ise Eymen ve küçük Fatih'i dinleyip anlamaya çalışıyordu. "Pardon." dedim çocuk soruma cevap vermeden. O esnada garson imdadıma yetişti ve önüme tost tabağını koydu. Sessiz kalmak adına tostumu elime aldım ve 'benden bu kadar' der gibi omuzlarımı düşürerek yemeğimi yemeye başladım. "Hadi bakalım afiyet olsun." dedi Eymen iğneleyici bir sesle. Onları beklemeden yemek yemeye başlamıştım ama sanırım bunu da düşünememiştim. Ne oluyordu bana böyle? Yaklaşık on beş dakika boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Eymen bir kere pidenin yağı dudaklarına bulaşan çocuğa peçete uzatmış ve çayını tazelemesi için garsona seslenmişti. Ben ise tostumu hepsinden önce bitirmiş, kollarımı göğsümde bağlamış ikisini izlemeye devam etmiştim. "Doydun mu bakalım?" diye sordu Eymen elindeki peçeteyle dudaklarını temizlerken. Bakışlarımı aniden önümdeki boş tabağa indirdim. "Doydum abi. Allah razı olsun." Çocuğun gözleri belki de ilk defa gözlerimi buldu. Bunu ona bakmadan hissettim ve hızla başımı kaldırdım. Utangaç bir şekilde "Senden de Allah razı olsun abla." dedi ve gülümsememe fırsat vermeden tekrar önüne döndü. Hüzünlü ifademe geri döndüm. "Ben şimdi arkadaşların için de pide yaptıracağım. Yanına da ayran söylerim, akşam bir güzel yersiniz olur mu koçum?" Çocuk tepkisiz kaldı. Ne hayır demeye ne de evet demeye cesareti vardı. Eymen yerinden kalkarak siparişler için yanımızdan uzaklaştı. Onun bu düşünceli hali hoşuma gitmişti. İlk gördüğüm gün ön yargıyla yaklaşmış ve onun için ruhsuz demiştim ama sanırım yavaş yavaş bu katı düşüncemi eritiyordu. "Benden rahatsız olmana gerek yok." dedim dirseklerimi masaya yaslayıp. "Seni kırdıysam özür dilerim." dedim samimi olduğuma inandığım bir ses tonuyla. Eğer kendimi haksız gördüğüm bir konu varsa kesinlikle özür dilemekten çekinmezdim. İnsan hatalarıyla ve hatalarından ders çıkara çıkara büyürdü. Belki de yirmi yedi yaşında olmama rağmen hala büyüyememiştim. Belki de hala yirmi beş yaşımda kalmıştı ruhum. "Estağfurullah abla." "Neden bana bakmıyorsun?" diye sordum ısrarla. "Arkadaşımı daha çok sevdin sanırım." Güzel, şimdi de 16 yaşında bir çocuğun karşısında kıskançlık yapıyordum. "Öyle değil abla." "Nasıl o zaman?" diye sordum. "Sen istemişsin gelmemi. O yüzden utandım biraz." Masum ifadesi üzerinde o kadar naif duruyordu ki, sokakta yatan tüm evsizler adına zenginliğimden utandım. "Keşke her insan sizin gibi olsa. Sen ve arkadaşın bana birini hatırlattınız." dedi ve başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sonunda benimle sohbet etmek istemişti. Bu çok hoşuma gittiği için hevesle "Kimi hatırlattı?" diye sordum. "İki gün önce bir saat kulesinin altında oturuyordum." diye başladı. "Bir amca geldi yanıma. Elindeki poşette yarım simit vardı. Elinde de karton bardakta çay vardı. Dumanı hala tütüyordu. Allah var çok içmek istedim ama anlamasın diye başımı eğdim." Duraksadı ve diliyle kuruyan dudaklarını ıslattı. Buğday teninde ela gözleri o kadar güzel duruyordu ki, uzatıp yanağını okşamamak için kendimi zor tuttum. "Sonra ne oldu?" diye sordum fısıltıdan farksız sesimle. "Amca yanıma oturdu." İnce dudakları yavaşça iki yana ayrıldı. Gözlerine ulaşabilen bir tebessüm etti. Teninin aksine dişleri temizdi. Cesaret alarak devam etmesi için ben de gülümsedim. "Poşeti açtı ve içindeki yarım simiti ikiye böldü." Temiz yürekli çocuk o anı sanki tekrar yaşıyormuş gibi dalgındı. O yaşlı amca bendim ve ona simit uzatıyordum. Yarım simitimin yarısını... "Midem istiyordu ama yüreğim istemedi o simiti. Belki de cebinde kalan son parasıyla aldığı simiti benimle paylaşıyordu." Omzunu silkti ama ne anlama geldiğini anlayamadım. "İstemem desem de ısrarla yememi istediğini söyledi. Birlikte aynı simiti yedik ve çayını bana verdi." İçimden o yaşlı amcaya teşekkür ettim. Başından beri yapmak istediğim şeyi yapmak için masanın üzerine doğru eğildim ve elimi düşünmeden yanağına uzattım. Dokunuşum onu şaşırtmış olacak ki başta irkildi ve elim hareketsiz kaldı. Gözleri yüzümde dolanırken yüzü gevşedi ve yanağını okşamaya başladım. "Eminim karşına yeniden bir yaşlı amca çıkacak." dedim tebessüm ederek. "Arkadaşım da yaşlı sayılır, biliyor musun kırk yaşında." dedim kıkırdayarak. Çocuk kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırdı ve "Ciddi misin?" diye sordu. "Tam emin değilim ama otuz dokuz olduğuna eminim." Elimi dudaklarıma kapatıp gülmeye devam ettim. Çocuğun bakışları arkama kaydığında "Ne oldu?" diye sordum. "Amca geldi." Duyduğum ses gözlerimin irice açılmasına neden olurken gülüşüm silindi ve yavaşça yutkundum. Eymen görüş açıma girdiğinde bakışlarımı ellerime indirdim. Elinde tuttuğu poşeti görebiliyordum. "Neden sustunuz?" diye sorduğunda dudağımın içini ısırdım. "Gerçekten kırk yaşında mısın abi?" Hafifçe öksürdüm. Çocuğa alttan alttan bakmıştım ama beni görmemezlikten geldi. "Sayılır Fatih." dediğinde az önce temastan kaçırdığım gözlerimi ona çevirdim. Bana değil çocuğa bakıyordu. İhsan'ın ona Fatih'ten bahsetmemiş olmasına ihtimal veremiyordum. Peki ya biliyorsa neden bana Furkan'ı sormuştu? Biliyorsa neden çekinmeden Fatih'in adını anıyordu yanımda? "Şaka yapmıştım." dedim ciddi bir tonla. "Gerçekten kaç yaşındasın?" "Düşündüğün kadar yaşlı değilim Aylin." dedi ve kolunu çocuğun omzuna dolayarak ayağa kalkmasını sağladı. "Dedim ya, şakaydı." diye açıklamada bulundum. Bir şey söylemeden gözlerini 'sorun yok' dercesine kırpıştırdı. Sandalyemi geriye iterek ayaklandım ve hala ayakta dikildiklerini görünce önce benim çıkmamı beklediklerini anladım. Dışarı çıktığımda hırçın rüzgar yanaklarıma kırbaç gibi indi. Hızla arkama dönerek çocuğa baktım. Ayaklarında terlik olduğunu hatırlamıştım. "Aylin sen arabaya geç istersen." dedi ve cebinden çıkardığı anahtarı bana uzattı. "Üşüme." Sorgulayıcı bir bakış attım. Başının ucuyla küçük çocuğu gösterdi. Ardından karşı kaldırımdaki ayakkabı dükkanına baktığında niyetini anladım ve başımı sallayıp anahtarı aldım. Arabaya binip ısıtıcıyı açtım. Arkama yaslanarak ayakkabı dükkanından çıkmalarını bekledim. Sanırım çocukla veda vaktimiz gelmişti. Karnını doyurduğumuz için içim rahattı. Karşısına hep iyi insanlar çıkmasını diledim. Bir daha hiçbir Fatih eksilmese keşke dünyadan. Bir daha Fatih'e aşık bir Aylin'in canı yanmasa keşke. Kapı açıldığında uykudan yeni kalkmış gibi irkildim ve başımı çevirip yan koltuğa yerleşen Eymen'e baktım. Bakışlarım çocuğu da aradı ama sanırım gitmişti. "Vedalaşmadan gitmesine izin mi verdin?" diye sordum kaşlarımı çatarak. Anahtarı çevirmeden önce başını bana çevirdi. Acem mavisi gözleri düşünceli bir şekilde yüzümde dolandı. Rahatsız olmadım. Bakışlarımı kaçırmadım. "Vedaları sevmiyorum." dedi sakince. "O da sevmiyormuş." Bakışlarını ön cama çevirdi ve arabayı çalıştırdı. Keşke vedalar hiç olmasa diyenlerdendim ama sevdiğim adamla vedalaşamamış olmanın verdiği eksiklik içimde koca bir boşluktu. Veda etmek bazen ihtiyaçtı. "Papatya sever misin?" diye sordum camdan dışarı bakarken. Beş dakika kadar sessizce akan yolu izliyorduk. Yol boyunca iki tane daha çocuk görmüştüm. Birinin elinde silecek vardı, keşke bizim arabamızın önünü kesseydi. "Severim." Ona bakmıyordum. Aklımda bana aldığı kolye vardı. "Papatyayı koklayabilmen için kökünden koparman gerekse, yine de koparır mıydın?" Uzun zamandır düşündüğüm bir soru değildi. Aniden aklıma papatyalı kolye gelmişti ve aklıma bu soru düşmüştü. "Hasret kaldığım bir papatya kokusuysa, koparırdım." Beklemediğim bir cevap verdiği için kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Öldürürdün yani?" "Ölene kadar kokusuyla yaşama fırsatım varken neden başkasının koparmasına izin vereyim ki?" Dikkatle yola bakıyordu. Düşündürücü bir cevap daha vermişti. Çiçekten çok bir insandan bahseder gibiydi. "Kendine saklarsın yani." dedim ilgiyle ona bakarken. Cevapları ilgimi çekmişti. "Bırak kokusunu," dedi ve kısa bir an benimle göz göze geldi. "dikili olduğu toprağı bile paylaşmam." Eymen Yalvaç kesinlikle ruhsuz değildi, en az o küçük çocuk kadar naif bir ruhu vardı. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE