4| Tilki Huyu [PART 1]

1192 Kelimeler
Zihnimin bana oynadığı oyunların daha da arttığını hissederken bir iç çekişle birlikte göz yaşlarımı sildim. Kolay kolay ağlayan biri değildim, hiç de olmadım. Kendi kendime göz yaşlarımı akıtmadıkça da normal şartlarda hiç ağlamadım. Fakat öyle zamanlar gelir ki bazen göz yaşlarınızı tutamazsınız, işte o zaman geldiğinde acizliğimi göstermek yerine kuytu bir yere çekilirdim. Ellerimden destek alarak ayağa kalktığımda ciğerlerime derin bir nefes çektim. Yalnızca ay ışığının pencereden içeri süzülen ışığıyla aydınlanmış odada yavaş yavaş aynaya doğru yürürken gözlerimin kızarmış olduğunu fark ettim. Yüzüm anında buruşurken elimle masanın üstündeki şişeyi kavrayıp kapağını açtım. Suyu içene kadar boğazımın kurumuş olduğunu fark edememiştim bile. Şişeyi dudaklarımdan uzaklaştırırken ilk önce dolabımdan koyu yeşil, bol fakat kısa bir tişört geçirdim üzerime. Raflardan birinden de siyah, kumaş bir şort aldığımda onu da giyinip saçlarımı topuz bağladım. Odadan çıkmadan önce gözlerim kapı'nın olduğu duvardaki boydan boya çizilmiş orman'ın ardında, çiçeklerin arasında uyuyan turuncunun tonlarını kürkünde sahiplenmiş tilkide asılı kaldı. Yüzümde bir tebessüm oluşurken söğüt ağacının yaprakları'nın etrafa yayılıp sakladığı saklı kapıdan geçtim. Bu duvarı çizmem 1 haftamı almıştı, 15-16 yaşları arasında resmetmiştim. O sırada kahverengi kapı'nın olduğu kısım çok alakasız kalacaktı. Bunu bildiğim için tepesinden aşağı yeşil boyayla söğüt ağacının boydan boya olan yapraklarını çizip kenarlarına altın sarısı mühür veya şekiller işlemiştim. Küçüklüğümden beri aklımda olan bir şeydi, ama o zihniyetteki aklımın hem boyu yetişmezdi duvara, hem de kimseye yaptırmak istemezdim. Ben de büyüyene kadar beklemiştim. Şelale'nin aktığı nehrin biraz uzağında, çiçeklerin arasında uyumuş bir tilki. Söğüt ağaçlarıyla süslenmiş orman'ın ardında da bir gizli kapı. Ve o kapı'nın beni farklı diyarlara götüreceğine inandığım inanç. Hayal kurmak istemiyordum, bunlar zihnimi daha da bulandırırdı belki de fakat elimde değildi. Aklıma gelen şeyleri bazen gözlerimin önünde bulmak istiyordum. Ben kendime bunu her ne kadar sözde yasaklamış olsamda Ütopyamı seviyordum. Birileri bana en sevdiğim hayvanın ne olduğunu sorduğunda her seferin tilki dememe şaşırırlardı. "Senin gibi dürüst ve nazik bir kızın en sevdiği hayvanın tilki olması tuhaf, oysa yalan bile söyleyemezsin sen." Derlerdi hep. Ya da ona benzer bir şeyler. Yüzüm de ki tebessüm daha da büyürken lavaboya girdim ve musluğu açtım. Avuçlarıma doldurduğum suyla yüzümü, özellikle de gözlerimdeki kızarıklığı fark etmemeleri için gözlerimi yıkarken geçmiş anılara gitmişti aklım. Mavi gök yüzünden her bir el hareketim şafağın renklerini daha da belirginleştiriyordu. Kızıl hareler mavi okyanusun üstüne ışığını yansıtırken... durdum. Üzerime bir gölgenin düşmesiyle gözlerim eskiz defterimden biraz daha yukarı kayıp önümde dikilen Carmen de asılı kaldı. Bana samimice gülümseyip ufak bir el hareketiyle selam verdi, "Merhaba Jessie. Üzgünüm rahatsızlık etmek istemezdim fakat Branden'ı bir türlü bulamıyorum. Kafeterya ya da baktım fakat yok. Sen onu gördün mü?" Gözlerim Carmen'in içinde yeşil lekeleri olan ela gözlerinde gezindi cevap vermeden önce. Branden... evet onu görmüştüm. Carmen'i tanırdım, sınıfa geçen sene gelmişti ve gerçekten tatlı bir kızdı. Branden onun erkek arkadaşıydı ve ne acı ki onun yaptıklarını göremeyecek kadar fazla güveniyordu Branden'a. Fazla mı aptaldı yoksa fazla mı aşık bir türlü çözememiştim, fakat şöyle bir gerçek vardı ki Branden, Carmen gibi bir kızı asla hak etmiyordu. Şu ana kadar bir şey dememiştim, onların ilişkisi beni ilgilendirmezdi, işime gelmedikçe pek bir şeye burnumu sokan bir tip değildim ama ayağıma kadar gelmiş bir fırsatı da geri çevirmeyecektim. Eskiz defterimi masanın üzerine koyarken parmaklarımla oynayıp gözlerimi kaçırdım, "Şey... ıhh... hayır, onu görmedim." Carmen kaşlarını çatarken, "Emin misin?" Diye sordu. Bana inanmadığını ses tonundan kavrayabiliyordum. Gözlerim onun dışında her yerde geziniyordu, "Evet..." dedim hemen alel acele, "neden emin olmayayım ki, görmedim." Carmen bir iç çekip elini masaya koydu, "Jessie, dünya tarihindeki en berbat yalancı olduğunu biliyorsun değil mi?" Gözlerim sonunda onu bulduğunda derin bir iç çekip hüzünlü hüzünlü bir bakış attım onu, "Bilmem mi. Bu işte gerçekten berbatım değil mi?" Yüzünü buruştururken ağır ağır başını sallayıp beni onayladı. Nefesimi dışarı bıraktığımda omuzlarım da çökmüştü. "Pekâlâ..." dedim yenilginin verdiği hisle, "fakat bilmeni istiyorum ki ben sadece gördüm gidişat konusunda hiç bir fikrim yok!" Gidişat; Branden, Mia ile son 2 ayda olduğundan beri her seferinde Carmen'den gizlice kaçarak Mia ile spor salonunda, erkekler soyunma odasında birbirleriyle yiyişiyordu. Carmen'in kaşları daha da çatılırken gözlerindeki şüphe ışıltılarını gördüm, "Neyden bahsediyorsun sen Jessie?" "Branden ve Mia'yı yaklaşık 15 dakika önce spor salonunda, erkeklerin soyunma odasına girerlerken gördüm." Carmen, baştan aşağı sarsılırken gözleri birden dolmaya başlamıştı. Ona acıyordum içten içe fakat daha fazla bir duygu hissetmek istesem dahi bu olmuyordu. Onun adına ne üzülüyor ne kahroluyordum. Hatta içimde nasıl bir sadistik düşünce varsa buna seviniyordu bile. Tanrı aşkına kime çekmiştim ben? "Hey! Carmen yapma, bak bu onları ilk görüşüm değil ama-" "Ne?" Dedi hemen bir şok hissiyle. Ağzımı tekrar açmıştım ki o çoktan sınıftan koşarak çıkmaya başlamıştı bile. Derin bir nefes eşliğinde omuzlarımı silkip çizimime kaldığım yerden devam ettim. "Dünya tarihindeki en berbat yalancı olduğunu biliyorsun değil mi?" Carmen'in bu sözleri tekrar zihnimde çınlarken gözlerimi devirmeden edemedim. Onların gözünde ben yalan söyleyemeyen, dürüst, şefkatli Jessie'ydim. Benim aslım yoktu. Böyle davranmamı gerektirecek bir çaresizlikte büyümemiştim fakat daha küçükken basmış tilki huyu bana, kurnaz yetiştirdim kendimi biraz. Yaşadığım ânâ göre davranıyordum hep. Herkese yalan söyleyemiyormuşum gibi davranıyordum çünkü öyle zamanlar gelir ki bulunduğunuz durumda ne yapacağınızı bilemezsiniz. Herkesin dediği gibi tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır bazen sözler ve mimikler bir kılıç kadar etkili olabilirdi. Ben bunu küçükken gördüğüm hayali yaratıklarla sınanarak öğrenmiştim. Hiç şüphesiz eğer o dönemlerde annemlere her şeyin normal olmadığını, onların varlığını her bir hücremde hissettiğimi, gerçek olduklarını söylesem şuan akıl hastanesinde olurdum. Dürüstlüğüme karşılık bana inanmamayı seçerlerdi. Gerçeklik her şeyin çözümüdür, yalan kötü bir şeydir. Ailelerimiz ve öğretmenlerimizin bize öğrettiği ilk şeylerden biri hep bu olmuştur. Ben bunu denedim, belli bir yaşa kadar hiç yalan söylemedim, dürüst, ailemin benden beklediği gibi bir kız olmaya çalıştım. Ama gerçeği söylüyorsanız ve aileniz size inanmıyorsa, ya da sizin dürüstlüğünüze karşılık kendi inandıkları şeylerin yolunda uğraşıyorsa elinizden bir şey gelmezdi. Ne kadar ironik değil mi? Doğruyu söylediğinizde değil ama yalan söylediğinizde her şey çok daha normaldi. Pekâlâ şimdi yüz yılın yalancısı olduğumu söylemiyorum hatta bu konuşmanın ardından dürüstlüğümü hâlâ kaybetmemiştim. Sadece yeri geldiğinde, olması gerektiği zamanlarda yüzüme o maskeyi takardım. Bilmiyorum, belki de bu yaptığım bencilcedir. Küçükken gördüğüm şeylerin aileme analttığımda, anne ve babamın beni deli görmesi aslında normal ebeveynlere göre normal bir davranıştı. Her anne çocuğu için endişelenirdi. Fakat mesele bu değildi. Mesele bana inanmamalarıydı. Bana inanmayacaksanız dürüst olmamın ne anlamı vardı? Zaten inansalarda huyumun değişeceğini sanmıyordum. Böyle olmayı seviyordum, ve bunu gerçekten anlayan tek kişi Sera'ydı. Bu istesem de istemesem de gerçek Jessiyeraydı. Su damlaları boğazımdan göğüslerime kadar süzülmeye başladıklarında musluğu kapatıp banyo dolabından temiz bir havluyla yüzümü kurulamaya başladım. Gözlerim tekrar lavabonun üstündeki aynaya kaydığında gözlerimdeki kızarıklık geçmişti iyi kötü. Havluyu sepete atarken aynada kendime gülümsedim. İçimde öyle bir huzursuzluk var ki bunun nedenini daha bilemeden gerçeklerin yalanlara karıştığı, yalanlarımın herkesin doğru sandığı bir hayat yaşıyordum. İyi de daha küçüklükten beynime gönderilen bu sinyal neyin habercisiydi? Başıma ne gelebilirdi ki? Gözlerimi aynadan çekip koridora yöneldiğimde umursamazca omuz silktim. Belki de ben böyle istemiştim, belki de kurnaz olmak hoşuma gidiyordu? Dedim ya; tilki huyu basmış bana insan asıl gerçekliğini sorgulayamıyor. Aslında "belki" diye bir şey de yoktu. Dıştan nasıl bir imajım vardı bilmiyorum ama nasıl hissettiğimi biliyorum. Kendimle aslımı inkâr etmeyecek kadar bağışıktım. Tabii ne kadar rol yaparsam yapayım içimde olan o sadis duyguları da yok edemeyeceğim bir gerçekti. Gerçekten, kime çekmişim ben?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE