Gözlerimin önündeki saat dilimi ile aklımdaki sürekli birbirleriyle çakışırken gözlerim şaşkınlıkla aralanmıştı.
Annemin karşısında bu ifadeyle uzun süre kalamayacağımı biliyordum. Ufak bir inlemeyle yüzümü buruşturdum ardından gülümsedim, "Haklısın anne, sanırım benim saatim yanlış." Dedim her ne kadar buna inanmamayı tercih etsem de.
Gülümseyip elini 'boşver' derecesinde sallayıp yanıma geldi ve beni arkadan itmeye başladı. "Hadi..." dedi sabırsızca, "ellerini yıkayıp üzerini değiştir bakalım. Sonra da gel ve tatlı mı tatlı annene sofrayı kurmada yardım et." Dedi tatlı fakat eğlenen bir ses tonuyla.
Kıkırdayıp merdivenlere yöneldim, "Pekâlâ tatlı mı tatlı anneciğim."
Merdivenlerden çıkarken gülerek mutfağa girdiğini gördüm ve aynı anda da yüzümdeki ifade hemen silinmişti.
Koşarak merdivenlerden çıktım, koridorda hızla ilerleyip odama girdim. Sanki bedenimdeki ağırlık daha da artmıştı. Ayaklarım artık beni taşıyamayacak duruma gelmişti.
Çantamı çıkarıp yere oturdum. O çocuk, saat.
"Ah Tanrım!" Diye inledim gözlerimi yumarken. Bunlar aklıma bambaşka şeyler getiriyordu. "Lütfen lütfen lütfen aynı şeyleri tekrar yaşamayayım!"
Bisikletimle ormana giderken bir anda karşıma çıkan beden hiç var olmamıştı. Bunu hem bir anda ortadan kaybolmasından hem de yaşlı kadının söylediklerinden anlayabiliyordum. O an sadece hayal gördüğümü sanmıştım fakat bu kesinlikle tesadüf olamazdı.
Saat'in kaç olduğunun gayet farkındaydım, gök yüzünün alacakarlığa büründüğünü biliyordum ama eve vardığımda saat farklıydı, hava öncekinden daha da aydınlıktı. Bunu sokakta da fark etmiştim fakat pek üstünde durmamıştım, şimdi saat dilimini de göz önünde bulundurunca o kadar da garip gelmiyordu.
Şimdi ise geçmiş hatıralar sarmıştı birden zihnimi.
Kafamı deli gibi sallayıp bu durumun gerçekliğinden sakınmaya çalıştım, bir kez daha.
"Hayır, hayır, hayır!" Diye mırıldandım küçükken sevdiğim hayal dünyanın ardındaki gerçekliği hatırlarken, "ben hasta falan değilim."
Küçükken çok farklı bir hayal gücüm vardı: Bazen çizgi filmlerde gördüğüm periler gibi fakat daha ihtişamlı ve güzel kızlar görürdüm. Yüzlerinde anlamını bilmediğim çok farklı semboller vardı fakat bu onlara çirkinlik değil sevimlilik katıyordu. 4 Kliksi kızı. Mavi gözlü neşeli kız, kahverengi gözlü zeki olan, gri olan en asilleri ve kırmızı gözlü en güçlüleri.
Mavi gözlü kız suyu bükerdi, ona yön veriri neşesiyle şekillendirebilirdi, kahverengi gözlü kız toprağın ferahlığını yayardı, ona bir kez seslendi mi toprak ona kulak verir burada olduğunu kanıtlamak için sıcak bir yaz güneşinde lavanta bahçesinin havasını ona doğru çekerdi, gri gözlü kız havaya çok ılık bir rüzgar yayar, elleriyle ister fırtına ister esinti yayardı ve kırmızı gözlü kız parmaklarında harket eden kızıl kıvılcımlardan minik minik kelebekler yapıp ateş saçan kanatlarıyla onları havaya bırakırdı...
Ya da neredeyse şeffaf gibi görünen, pelerininin içinde bembeyaz saçlarıyla, beyaz gözleriyle adeta ışık saçan beyaz bir kadın. Çıkık elmacık kemiklerindeki pürüzsüz yüzü mavi Kliksi'den bile daha beyazdı Yüzünde çok hafif bir gülümseme vardı hep, adeta varla yok arasında kalmış ufak bir tebessüm...
Ya da 3 metre boylarında iri yapılı saçları duman gibi kafalarından yukarı siyah bir sisle birlikte yükselen, çıplak göğüsleriyle tıpkı kendileri gibi büyük, siyah renkli, zırhlarını kuşanmış atlarıyla ormanda yürüyen savaşçı adamlar...
Ama işin tuhaf yanı neydi biliyor musunuz? Bunlar benim zihnimde kalmış hayali varlıklar değildi... bunlar benim gözlerimle görmüş, varlıklarını hissetmiş olduğum varlıklardı.
Kendilerine Kliksi dedikleri tatlı peri kızlarıyla oynadığım, baştan aşağı bembeyaz olan, bana hikayeler anlatan sahilde yürüdüğüm kadın, sert görünüşlerine rağmen benim onları görmeme şaşıran ve önümde eğilip beni o ormanda o atlardan birinde gezdiren savaşçıları görmüş ve konuşmuş olmamdı.
Ya da toprağın altından ansızın çıkan ufak biridir birler. Diz kapağıma kadar uzayan boyları, baştan aşağı kahverenginin tonlarını yaşayan, tavşan dişli sevimli varlıklar. Ne hayvanlar ne insan. Hatta onları ilk gördüğümde görünüş olarak değil fakat birbirlerine olan uyumları yüzünden Charlie'nin Çikolata Fabrikasındaki umpa lumpalara benzetmiştim.
Ve daha bir sürü hayal ürünü...
Tam olarak hatırlayamıyorum belki daha önceden görmeye başlamışımdır onları fakat tam olarak 4 yaşından beri anılarımı hatırlıyordum sanırım.
Bir iç çekişle birlikte kafamı arkaya, kapıya yasladım. Onlar benim hatırlamak istemediğim fakat bir o kadar da güzel anılarımdı.
İlk hatırladıklarım Kliksi'lerdi. Anne ve babamla 4 yaşındayken bir pikniğe gitmiştik. Babam barbekü'nün başında, annem ise salatayı yapıyordu. Oynadığım top uzağa kaçınca onu almak için koşmuştum, annemin sesi hâlâ kulağımda "fazla uzaklaşma Veronique."
Top bir ağacın altında, yaprakların üstünde asılı kalmıştı. Onu alırken birden kulağım kahkahalarla dolmuştu, tatlı sesler, sürekli aynı yerden gelen hem sıcak, hem soğuk, hem ferah esintiler.
O zamanki aklım işte, bu güzel kokunun nereden geldiğini öğrenmek, bu sesin sahiplerini merak ediyordum. Hem belki benimle oynarlardı?
4 yaşındaki halim ufak ufak adımlarını atarken o anki sakinliğim şimdi kaşlarımın çatılmasına yol açmıştı.
Annem'in bana "sakın yabancılarla konuşma", "sakın onlardan bir şey alma", "sakın onlarla bir yere gitme..." öğütlerini elbette dinledim. Hep dinlerdim fakat o an ki hislerimi anımsıyordum. Sanki zihnimde kuytuya çekilmiş bir ses onlara güvenebilirsin diye durmadan fısıldamış ve bunu gerçek bilmemi sağlamıştı.
Onları bulduğumda çok büyük olmayan bir göl'ün yanında kahkahalarla gülüyorlardı.
Beni gördüklerinde bir şey yapmamışlardı asıl tuhaf olan benim onları gördüğüm zaman verdikleri tepkiydi.
O an yüzümde güllerin açtığını biliyordum. Onlar çizgi filmlerdeki karakterlerin adeta beden bulmuş halleriydi ve ağzımdaki söz onların daha da şok geçirmesine neden olmuştu, "Benimle oynar mısınız?"
O anki sevimli bakışlarım aklıma gelince gülmeden edemedim. Ne korku ne endişe ne başka bir şey, yalnızca heyecan ve mutluluk vardı bedenimde.
Mavi gözlü kız yüzündeki dehşet ifadesini silip yanıma temkinle yaklaşmıştı, "Aman Tanrıçam..." dedi hoş sesiyle, "kız bizi görüyor!"
"Bu imkansız..." dedi kahverengi gözlü kız fakat aklına gelen şey onu hemen susturmuş şokla bana bakmaya başlamıştı. Mavi olan adeta çığlık atarcasına ellerimden tutmuş ve beni döndürmeye başlamıştı. Gözlerindeki pırıltı, kulaklarına kadar varan gülümsemesi ne kadar heyecanlı olduğunu gösteriyordu.
"Size söylemiştim, söylemiştim..." dedi haklılığın verdiği sevinçle. Ardından bana döndü, "Elbette seninle oynarız tatlı Çara." Dedi tüm neşesiyle. Beni kucakladığı gibi sarılmıştı. "Sen ne kadar tatlı bir şeysin öyle..." dedi yüzünü boynuma gömerken. Vücudu serin fakat teni çok rahatlatıcıydı. Ne olduğunu anlamadan ben de ona sarılırken bulmuştum kendimi.
Beni diğerlerinin yanına götürürken elimdeki topa kaşlarını çatmıştı, "Bırak kız o fani oyuncağını..." demişti tatlı-ukala sesiyle, "bak sana ne göstereceğim." Dedi beni göle çekiştirirken. Topu bir ağacın altına koyarken heyecanla onu takip ediyordum.
Gölün dibine geldiğimizde gölün önünde oturdu ve beni de karşısına oturttu, "Ellerini ver hadi ponçik şey." Dedi tüm yüzünü kaplayan gülümsemesiyle, sürekli kıpır kıpırdı yerinde duramıyordu. Yüzündeki mavi'nin tonlarını taşıyan işaretler dudaklarındaki gülümsemeyle gerinmişti. Bembeyaz tenindeki tek karartılar çıplak ayaklarındaki çamurdu.
Ona ellerimi uzatmadan önce diğerlerine baktım. Gri gözlü kız da tıpkı mavili gibi bembeyazdı fakat kırmızı gözlü olan adeta kapuçino rengindeydi teni. Dolgun dudakları, ateş kırmızısı gözleri ve aynı renk elbisesi. Kahverengi gözlü kızın teni sarıydı. Saçları gözleri gibi kahverengi ve güzelden çok sevimli bir yüzü vardı. Hepsinin yüzünde farklı farklı işaretler ve bedenlerine kadar inen mühürler vardı. Onlar mavili olana kıyasla hâlâ yüzlerinde şaşkınlık taşıyorlardı.
Gölün içindeki su yükselirken adeta nefesim kesilmişti. Ela gözlerim aralanırken göl baş ucumuza kadar yükselmiş içindeki canlılar adeta uçuyormuş gibi tam başımızın üstündeki suda yüzüyorlardı. Tepedeki güneş, suyun gölgesinde kalmıştı, onun şeffaflığı çevremde geziniyor, serinliği beni içine çekiyordu.
Ama bu çok küçük bir göldü? Balıklar ya da mercanlar nasıl olabilir di ki?
İşaret parmağım başımın üstünde süzülen suya dokunduğunda suda bir dalgalanma olmuştu ve ufacık bir birikinti burnumdan boğamıza doğru süzülmüştü.
Mavili olan ufak bir kıkırdamayla suyu yavaş yavaş göle geri göndermiş eliyle burnumu silmeye başlamıştı.
"Beğendin mi?"
"Çok güzeldi." Demiştim hayranlıkla.
O anılar zihnimde yeniden canlanırken gülümsedim, "çok güzeldi..." diye mırıldandım.
Mavilinin adı Tetimi'ydi, kahverengi gözlü Garima, gri gözlü Harrin, ve kızıl hareli Dakuma.
Bana sürekli anlamını bilmediğim sorular sormuşlardı, özellikle Garima.
"Senin bu gezegende ne işin var tatlım?" Demişti tüm sevecenliğiyle.
Kaşlarımı çatmıştım, "Gezegen ne demek?" Diye bir soru sormuştum. Bilmiyordum o zamanlar çünkü. Ülke ile şehiri bile karıştırırdım ben o zamanlar.
Garima kaşlarını çatmıştı, "Annen ya da babam kim senin ufaklık?" Dedi sanki bir şeyleri kafasına oturtmak ister gibi.
Bana topraktan büyüttüğü mavi gülü elimde evirip çevirirken bakışlarımı ona çevirdim, "İndila ve Daniel Swan." Dedim tüm masumluğumla.
Garima bir iç çekişle birlikte diğerlerine döndü.
"Swan mi?" Dedi Tetimi.
"İndila mı?" Dedi Garima.
Dakuma kaşlarını çattı, "Daniel mı?"
"Bunlar fani adı." Dedi en sonunda Garima.
Harrin sanki aklına daha yeni bir şey gelmiş gibi alnına vurmuştu, "Kızın adını sormadık."
Garima gülümseyerek ellerimden tuttu, "Adın ne tatlım?"
Aynı gülümsemeyle karşılık verdim ona, "Jessie Veronique Swan."
"Ama bu çok mantıksız." Dedi Dakuma.
Garima bana dikkatle bakareken gözlerini kısmıştı ben de gözlerimi kahverengi gözlerine kilitlemiştim.
Bir süre gözlerimin içine baktı, sonra adeta sıçrarcasına elini ağzına götürmüştü, "Aman Tanrıçam." Dedi bir iç çekişle birlikte, "nasıl anlayamadım, gözlerin tıpkı ona benziyor..." fakat ben cümlenin devamını duyamamıştım. Çünkü annemin sesi doldurmuştu kulağımı.
"Veronique."
"Tanrım, Veronique neredesin?"
Babamın seside duyulmuştu şimdi, "Jessie... Jessie neredesin?"
Adeta fırlarcasına ayağa kalkmıştım, "Gitmeliyim." Dedim içimdeki suçluluk duygusuyla ağacın altındaki topumu alırken, "annemler beni çok merak etmiştir."
Harrin'in gözleri şokla açıldı ve bir şey anlamış gibi bir adım geriledi, "Ah..." dedi inlercesine, "iyide onlar senin-"
Garima hemen sözünü kesti, "Hoşçakal ufaklık..." dedi alel acele. gülümseyerek, "umarım yeniden görüşürüz." Dedi.
Tetimi yanıma gelip bana sıkıca sarılırken yanaklarımdan öptü, "Eğer bize ihtiyacın olursa tatlı Çara şunları söylemen yeterli; 'Kliksilerden Arches soylu Garima, Tetimi, Harrin ve Dakumayı çağırıyorum' anında sesine kulak veririz. "
"Neden bana çara diyorsun?" Demiştim kaşlarımı çatarak. Gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı, "çünkü bizi başka türlü göremezsin." O saçlarımı dağıtırken gözü kulağımın arkasına takılmıştı ve adeta nefesi kesildi.
"Garima..." diye seslendi adeta inlercesine. Garima, Dakuma ve Harrin yanımıza gelirken Tetimi saçlarımı kenara çekip sağ kulağımın arkasını gösterdi.
"Tahminim doğrulanmış oldu." Dedi Garima bana adeta acırcasına bakarken.
"Daha çok küçük, buraya ait değil." Dedi Harrin.
Annemlerin sesleri daha da artmıştı, annemin sesindeki hüzün ağladığını anlamama yetmişti. İçimdeki suçluluk duygusu daha da artarken ürperdim.
"Gitmem gerek." Dedim topuma sarılırken, "hoşçakalın peri kızları."
Dakuma kaşlarını çattı, "Kliksiler." Diye düzeltti beni.
Ufacık bir kahkaha atarken annemlerin sesine doğru koşmaya başladım, "Peri kızı, peri kızı, peri kızı." Diye takıldım koşarken ona ithafen bağırarak.
Fakat arkamdan Dakumanın şefkatli sesini duymuştum, "Hoşçakal Jessiyera."
Jessiyera...
Ben onlara adımın Jessie olduğunu söylemiştim Jessiyera değil. Fakat bir gerçek var ki Jessie asıl ismimin yalnızca bir kısaltması olmasına rağmen kimlikte adım Jessie Veronique Swen olarak geçiyordu.
Jessiyera diye bir isim yoktu. Bunu araştırmıştım. Tam adım Jessiyera olsa da ben hep adımı Jessie olarak ifade etmiştim. Bana Jess diyenler de oluyordu ve bu bende gülme isteği uyandırıyordu. Jessie zaten asıl adımın kısaltmasıydı.
Annemlere Kliksileri anlatmıştım. Bana inanmadıkları apaçık ortadaydı fakat onları tişörtlerinin eteklerinden tuttuğum gibi Kliksileri gördüğüm yere çektim. Fakat gördüğüm görüntü şaşkınlıkla gözlerimi aralamama neden oldu. Ne Kliksiler vardı ne de o küçük göl ve kayalar.
Annem hayal gücümün bana ufak bir oyunu olduğunu söylemişti fakat inanmamakta ısrar ediyordum. Gözlerim etrafta dolaşırken bir heyecan basmıştı bedenimi. Hemen koşarak yerdeki mavi gülü aldım ve annemlerin yanına gittim.
"Anne, baba bakın. İşte bunu Garima verdi bana. Gözümün önünde topraktan yetişti bu."
Gözlerimi hevesle onlara diktiğimde annem yutkunarak elime bakmış ardından gözlerini bana çevirmişti.
"Hayatım..." dedi yanıma diz çökerek, "elinde hiç bir şey yok."
"Ne? İşte avcumda-" fakat değildi. Daha 10 saniye önce elimde olan mavi gül şimdi yoktu. Hızla etrafıma baktım, düşmüş olmalıydı fakat nafile... Yoktu.
O gün pikniğimiz kısa sürmüştü. Annem bana hayal gücümün ufak bir oyunu olduğunu, çok fazla çizgi film izlediğimi söylüyordu.
Babam ise gülerek parlak mavi bakışlarını bana kilitlemişti, "Kliksiler ha? Bırak kızı İndila, şu devirde hangi çocuk başını tabletten kaldırıp kızımız gibi hayal kurabiliyor ki?"
"Sanırım hayal gördüm ve bunun gerçek olmasını istedim, haklısın anne. "Dedim. Fakat bunun hayal olmadığını bilen tek kişi bendim. Annem yüzüme dikkatle bakmış ardından derin bir nefes alarak arkaya yaslanmıştı.
İşte o gün anlamıştım tilkilerin en sevdiğim hayvanlar olacaklarını. Daha 4 yaşındaki çocuk zihniyetim zamanla ne çok uyuşmuştu onların huylarına. Gördüklerim geçmedikçe, karakterim şekillendikçe yalanlar ve kandırmacaların da sayısı arttı...