KAÇAMAK BAKIŞLAR

1237 Kelimeler
Haklısınız, özür dilerim. Gözümden kaçmış. Düzeltiyorum: --- Sonra sohbetler başladı. Oturma odasında herkes kendi arasında konuşuyor, kahkahalar yükseliyor, bardaklar şıngırdıyordu. Tamra'nın evi gerçekten çok güzeldi; duvarlarda eski Saraybosna fotoğrafları asılıydı, vitrinde özenle dizilmiş porselen fincan takımları duruyordu. Koltuğa oturduğumda hâlâ içimde o sokaktan kalma bir ürperti vardı, ama arkadaşlarımın neşeli sesleri beni yavaş yavaş sakinleştiriyordu. Tüm grubumuz gelmişti neredeyse, sadece Stefan hariç. Stefan'ın sevgilisi Ivana'ya döndüm. Stefan'a kendi aramızda "Stevo" diyorduk, bu takma adı o kadar seviyorduk ki bazen ismini bile unutuyorduk. Ivana'nın yüzünde her zamanki tatlı gülümseme vardı, elleriyle kucağındaki çantasını tutuyordu. "Stevo nerede?" dedim. Ivana başını kaldırdı, "Yolda geliyor olmalı, bir arkadaşı gelecekti, onu alıp gelecekti," dedi. Arkadaşı mı? İçimden bir şey geçti, ama ne olduğunu tam anlamadım. "Hee, tamam," dedim ve Tamra'ya yardım etmek için mutfağa girdim. Mutfak mis gibi kokuyordu; taze demlenmiş çay, vanilyalı kurabiye, limonlu kek... Tamra'nın annesi iyi bir aşçıydı, bunu herkes bilirdi. Mutfağın tezgahı yiyeceklerle doluydu, göz alıcı bir şölen vardı adeta. "E, yardım edilecek neler var?" dedim, ellerimi ovuşturarak. Tamra fırının kapağını kapatıp bana döndü. "Çok bir şey kalmadı, kurabiyeler burda, kekler, kanepeler, pastalar da burada. Her şey tamam," dedi gururla. Ellerini beline koymuş, yaptıklarını seyrediyordu. "O zaman bardakları da ben taşıyayım içeri," dedim. Tamra başıyla onayladı. Tezgahın üzerinde duran büyük tepsiyi aldım, üzerinde on kadar bardak vardı, içleri taze demlenmiş çayla doluydu. Dikkatli adımlarla içeri geçtim. Tam o anda kapı çaldı. Selma kapıyı açmak için hızla kapıya koştu. Onun bu heyecanı her zaman komik gelirdi bana, sanki kapının ardında dünyanın en önemli misafiri varmış gibi. "Ooo Stevo, nereler kaldın? Valla gözlerimiz yollarda kaldı!" dediğini duyduk. Selma'nın sesi o kadar yüksek ve muziplik doluydu ki, bütün salon duymuştu. Selma, Stevo'ya takılmayı çok sever, hatta onu sinir etmeye bayılırdı. Stevo'nun sinirlenince yanaklarının kızarması, Selma'nın en büyük eğlencesiydi. "He he, eminim öyledir, hadi içeri geçelim," dedi Stevo'nun sesi. Sesi her zamanki gibi sakindi, Selma'nın laflarını pek takmazdı. İkisi birlikte içeri girerken arkalarından biri daha geldi. Gözlerim arkadaki o kişiyi görünce olduğum yere çivi gibi çakılıp kaldım. Elimdeki tepsi hafifçe sallandı, çay bardakları birbirine çarptı. Bu... bu oydu. Bu akşam üstü bizi o adamdan kurtaran kişi. Tepsi elimde iyice sallanmaya başladı, çaylar dökülecekti neredeyse. Petra anında yanıma geldi ve tepsiyi tuttu. "Hişşt, sakin ol kızım, bu kadar belli etme!" dedi gülerek. Onun sesi kulağıma fısıltı gibi geldi, ama ben duymuyordum neredeyse. "Neyi?" dedim, sesim çıkmıyordu sanki. Ama Petra cevap vermedi, sadece sırıtarak tepsiyi elimden aldı ve masaya yerleştirdi. Stevo, bütün salona seslendi: "Gençler, bu benim kuzenim Marko. Kendileri JNA'da teğmen." Kuzeni mi? İçimden bir şey geçti. Demek Stevo'nun kuzeniydi. JNA... Yugoslav Halk Ordusu Askeri Akademisi'nden mi? İçimden bir ürperti geçti. O üniformayı giyenler... Savaş dedikodularıyla anılanlar... Ama o, bizi kurtarmıştı. Bir anda kafamın içinde bin bir düşünce dolaşmaya başladı. Herkes birden ayağa kalktı. "Hoş geldin Marko!" dediler. Erkekler tokalaştı, kızlar sarıldı. Hatta bizim kızlar biraz fazla sarıldı. Petra bile, o her zaman "erkekler gereksizdir" diyen Petra, Marko'ya sarılırken biraz abarttı sanki. Ajla sarılırken gözlerini devirdi, Emina "Ne kadar da yakışıklı" der gibi kaşlarını kaldırdı. İçimde garip bir kıskançlık hissettim, ama hemen bastırdım. Ne alakası vardı? Daha yeni tanımıştım bu adamı. Marko kendini bizim kızlardan kurtarınca, gözleri doğrudan bana döndü. "Sen..." dedi, bana bakarak. O an dünya durdu sanki. Herkesin konuşması kesildi, bütün gözler bize çevrildi. "Merhaba," dedim utangaç bir şekilde, sesim titreyerek. "Amra." "Ben memnun oldum, Marko," dedi. "Ben de... Amra," dedim. Adımı tekrar etmesi, sanki adımı ilk defa duyuyormuşum gibi hissettirdi. İçimde bir şeyler çiçek açtı, ama ne olduğunu tam anlamadım. --- Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes yerleşti, çaylar içildi, kurabiyeler yenildi. Tamra'nın evindeki koltuklara dağıldık, kimisi yerde minderlere oturmuştu, kimisi koltuklara uzanmıştı. Işıklar loştu, sadece bir lamba yanıyordu odada. Tamra'nın çaldığı hafif müzik, odanın havasını daha da yumuşatmıştı. Ben bir kenarda, koltuğun ucuna ilişmiştim. Dizlerimi kendime çekmiş, çay bardağımı ellerimin arasına almıştım. Ama gözlerim sürekli odanın diğer ucunda, Marko'nun olduğu yere kayıyordu. Bir ara göz göze geldik. O da bana bakıyordu. Hemen başımı çevirdim, duvardaki tabloyu incelemeye başladım. Ne tablosuydu o? Bilmiyordum. Ama bakıyormuş gibi yaptım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki herkes duyacaktı. "Sakin ol Amra, ne yapıyorsun sen?" diye geçirdim içimden. Birkaç dakika sonra, dayanamadım, yine baktım. Marko bu sefer arkadaşlarıyla konuşuyordu, gülüyordu. Ama tam ben baktığım anda, sanki hissetmiş gibi, başını bana doğru çevirdi. Yine yakalandım. Bu sefer hemen gözlerimi kaçırmadım, bir saniye kadar baktım, sonra yere eğdim başımı. Ayakkabılarımın ucunu inceliyordum şimdi de. Ne ayakkabısı? Petra'nın verdiği o siyah rugan topuklular. Sağ ayağımdaki biraz sıkıyordu hâlâ. Petra yanıma sokuldu, "Ne bakıyorsun öyle?" diye fısıldadı. "Hiç," dedim. "Hiç mi? Hani şu an yan gözle baktığın JNA teğmeni yok mu?" Gülüyordu yine. "Yok öyle bir şey," dedim. Ama yine de göz ucuyla bir kez daha baktım. Marko bu sefer Ivana ile konuşuyordu. Ona bir şey anlatıyordu, elleriyle hareketler yapıyordu. Ivana gülüyordu. O an içimden geçen düşünceye kendim bile şaşırdım: "Keşke Ivana değil de ben olsaydım." Sonra hemen kendimi toparladım. "Ne saçmalıyorsun Amra? Sen kimsin, o kim? Daha beş dakika önce tanıdın adamı. Üstelik JNA'lı. Ailem ne der?" Ama gözlerim yine Marko'ya kaydı. Bir ara yanımda bir gölge hissettim. Başımı kaldırdım, Marko karşımda duruyordu. Elinde boş bir bardak vardı. "Kusura bakma, rahatsız ettim," dedi. "Yok, rahatsız etmedin," dedim hızlıca, belki de çok hızlı. "Mutfak nerede acaba, çay doldurmak istiyorum?" Ellerimle gösterdim, "Şuradan sağa, koridorun sonunda." "Teşekkür ederim," dedi ve yürüdü. Arkasından baktım. O yürürken ben hâlâ arkasını izliyordum. Omuzları genişti, adımları kararlıydı. O koridorda kaybolana kadar gözlerimi alamadım. Sonra mutfaktan dönerken, yine göz göze geldik. Bana hafifçe gülümsedi. Ben de istemsizce gülümsedim. Ama hemen ciddileştim, yine duvardaki o bilinmeyen tabloya döndüm. Ne saçmaydı bu? Yıllarca erkek arkadaşım bile olmadı, şimdi bir yabancıya bakıp duruyordum. Daha sonra Petra, yanıma gelip "Hadi bakalım, kalk dans edelim," dedi. "Yok ben pek dans edemem," dedim. "Olur mu canım, gel hadi!" Beni zorla kaldırdı. Müzik yavaş bir şarkıya dönmüştü. Herkes ayaklanmış, çiftler oluşmuştu. Petra da beni tutmuş, sallanıyordu. Ama gözlerim sürekli Marko'yu arıyordu. Onu bir köşede ayakta, elinde çay bardağıyla bizi izlerken buldum. O anda gözlerimiz yine buluştu. Bir an için her şey durdu sanki. Müzik, insanlar, her şey. Sadece o vardı, sadece o gözler. Deniz mavisi gözler. İçimde bir şey eridi, yumuşadı. Sonra Petra döndürdü beni, gözlerim ayrıldı ondan. Sonra oturduğumuzda, yanımda boş bir koltuk vardı. Bir ara fark ettim ki Marko o koltuğa oturmuş. Kalbim duracak sandım. "Koltuğunuz boş muydu?" diye sordu. "Boştu tabii, oturun," dedim, sesimin titrememesi için kendimi zor tutuyordum. Biraz sessizlik oldu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Normalde insanlarla rahat konuşurum, hemşirelik okuyorum, her gün onlarca hastayla, arkadaşımla, hocamla konuşuyorum. Ama şimdi dilim tutulmuştu sanki. "Stevo'yla kuzenmişsiniz," dedim, sıradan bir şey. "Evet, çocukluktan beri çok yakınız," dedi. Başını salladım. Bir ara yan gözle ona baktım, o da bana bakıyordu. Hemen kaçırdım gözlerimi. Ama içimden "Yine mi? Ne kadar bakacaksın bu adama?" diye geçirdim. Yine de birkaç dakika sonra yine baktım. O da bakıyordu. Ve bu sefer gülümsedi. Ben de gülümsedim, karşı koyamadım. Gece ilerledikçe, herkes daha da gevşemişti. Ayaklarımı yere vuruyor, şarkı söylüyorduk. Ama benim gözlerim hâlâ sürekli Marko'ydu. O da bir ara kalabalığın arasından sıyrılıp balkona çıktı. Sigara içiyordu. Ben içeri, camın kenarından ona bakıyordum. Sonra o da baktı. İçeri doğru baktı, doğrudan bana. O an bir şey hissettim, tarif edemediğim bir şey. Korku muydu? Heyecan mıydı? Belki de ikisi birden. Ama şu an buradaydı, bu güzellikte, bu tehlikeli güzellikte. Ve ben sadece bakabiliyordum. Kaçamak bakışlarla, kısa anlarla, belli belirsiz gülümsemelerle. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Ne yapacağımı da. Sadece bakıyordum, o da bakıyordu. Ve gece, o kaçamak bakışların arasında akıp gidiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE