Eşik...

1580 Kelimeler
Şimdiye kadar kendisine sunulan hayatı yaşamıştı. Bundan sonra ise hayatının geri kalanını inşa etmek zorundaydı. Ruhuna serpilen şüphe tohumlarının büyüyüp çıkmaz bir orman olmasını bekleyemezdi. Ya onlara rağmen yaşamayı ya da onlarla yaşamayı öğrenmeliydi. Ruhsatını ve bir kaç belgeyi de yanına aldıktan sonra, yağmur ve fırtınanın izlerini ustaca silen güneşin aydınlattığı Cunda sabahında, Akif'in meyhanesine doğru yola çıktı. Gitme kararını ilk onlara açıklayacak, sonra Ayvalık'a geçip arabasını sanayiye bırakacak, Suna ve ailesi için bir kaç hediyelik eşya alacak, akşam da Asude, Ömer ve ailesi ile vedalaşıp ertesi sabah yola çıkacaktı. Meyhanenin arka sokağına arabasını park etikten sonra durup derin bir nefes aldı. Aldığı karar kendini bile korkuturken bunu ailesi bildiği insanlara açıklayabilmek için cesaret toplamaya çalıştı. Bu akşam kalabalık bir gurup geleceği için aile sabah erkenden dükkanı açıp, hazırlıklara başlamıştı. Kolaylıklar diledi ve çay suyunu koydu. Ayak üstü söyleyemezdi. Çay hazır olduktan sonra herkesin oturmasını bekledi ve; - Evet canlarım. Size bir haberim var. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama eminim siz de duyunca benim adıma mutlu olacaksınız. İstanbul'da iş buldum. Bir sanat galerisinde eser restorasyonu yapacağım. Sunayı tanıyorsunuz hepiniz. Onun çalıştığı galeri. Akif'in kızlarından Dilek : - İyi de Verda hani sen öğretmen olmak istiyordun. Puanın da iyidi. Tercih yapmayacak mısın? Melek; - Ablam doğru söylüyor Verda abla. Çok şaşırttın beni. Ben hep seni bizim lisede öğretmen olarak hayal etmiştim. -Bi başına nasıl yapacaksın oralarda kızım iyi düşündün mü? Yok yok zor o işler. Sen yine de öğretmenlikten vaz geçme. Diyen Zahide'yi de dikkatle dinledi ama gözü, hiç tepki vermeden önüne bakan Akif'teydi, bir yorum bekliyordu. Sessizliğe daha fazla dayanamayarak; - Akif kaptan bir şey söylemeyecek misin? - Ne diyim kızım, sen kararını vermişsin. Ama baban sağ olsaydı bunu istemezdi. Onu az da olsa tanıdıysam senin İstanbul'a gitmene müsade etmezdi. -Neden böyle söyledin ki? Neden müsade etmezdi? Öğretmen olup atansaydım ülkenin herhangi bir yerine gidecektim zaten. Babam da bunu biliyordu. - İstanbul'a göndermezdi. - Neden İstanbul Akif amca? - Ben diyeceğimi dedim. Sen bir daha düşün. - Düşünecek bir şey kalmadı. Yarın yola çıkıyorum. Arabayı bakıma götürüp, Ayvalık'taki bir kaç işimi halledeceğim. Dönüşte de Gülizar teyzelerle ve diğer komşularla vedalaşacağım. Evin anahtarı sizde var. Ben yokken eve göz kulak olursanız sevinirim. Dilek, çiçeklerim sana emanet. Zaten ben de fırsat buldukça gelirim, siz de gelirsiniz hem. - Ne diyeyim kızım? Zaten görüyorum ki kararını çoktan vermişsin. Artık ne desem boş. Yolun açık olsun. -Aman uykunu al yavrum. Yolda da sürekli dinlen. Merakta koma bizi. Dolu gözleriyle hepsine tek tek sarıldı ve kapıdan çıkarken dönüp arkasında bıraktığı insanlara bir kez daha baktı. Aracını çalıştırdığında Akif'in tepkisini düşünmeye başladı. Yol boyunca da neden İstanbul'a babasının sıcak bakmayacağının mantıklı bir açıklamasını aradı. Gelen zarflardan ailesinin İstanbul'da bir geçmişi olduğunu anlamıştı ama onları İstanbul'dan koparan şey neydi? Aldığı kararı düşündükçe aslında o şehirden hiç kopamadıklarını anladı. Dört saat süren Ayvalık macerasından sonra eve döndüğünde, yaptığı listeyi gözden geçirdi ve hazırladığı eşyalarına son kez baktı. Hepsini tek başına indirip arabaya yerleştiremezdi. Ömer ve Asude'den yardım alacaktı. İşi bittikten sonra üçünün yazıştığı guruba girip; - Akşam yemeğine sizdeyim. Gülizar teyzeye söyleyin fava yapsın. Dere otuna kıymasın ama. Ö; hayırdır kıvırcık? Ne favası? Kuru baklanın kilosu kaç para biliyor musun sen? - Sus be pinti A; Gel boncuğum, gel. Babama da söyleriz mangal yakar. Ö; Dik ocağımıza incir ağacını, dik. -Hadi kesin, uzatmayın. Akşam görüşürüz. Ben de ağlayan kek yaparım. Ağlatırım masayı. Telefonu bıraktıktan sonra, o akşam ağlayacaklarını bilen tek kişinin o olması suçluluğuyla, söz verdiği gibi kek yapmak için mutfağa indi. Keki fırına koyup ortalığı topladı ve kısa bir duş almak çin odasına çıktı. Bu akşam ve yarın yolda giyeceklerini dışarda bırakmıştı. Duşunu aldıktan sonra giyindi ve keki fırından çıkarıp sosladı. Anahtarını aldıktan sonra veda konuşması yapacağı ikinci kapıya adımlamaya başladı. Akşam yemeği her zamanki gibi Ömer ve Asude'nin tatlı atışmaları, onları gülerek izleyen anne babalarının şen kahkalarıyla geçti. Verda ne kadar ortama uyum sağlamaya çalışsa da veda vaktinin yaklaşmış olması içindeki burukluğu iyice körüklüyordu. Söze bir yerden başlaması gerekiyordu. Boğazını temizledi ve masadakilerin dikkatini kendine çekti. - Size söylemem gereken bir şey var. Benn, nasıl desem... İstanbul'da iş buldum. Arkadaşımın çalıştığı galeride. Maaşı da oldukça iyi. Suna'nın ısrarlarına dayanamayıp kabul ettim. Heyyy bakmayın öyle. Bu kısımda benim için hep beraber sevinmemiz lazım. Neden ölmüşüm gibi bakıyorsunuz? Biliyorum öğretmenlik işi ne oldu diye soracaksınız ama bu iş çok cazip. Bir sürü ünlü sanat eserini yakından görme fırsatım olacak. Benim için mükemmel bir deneyim. Yarın sabah yola çıkıyorum. Hafta başı işe başlayacağım. Asude: ve sen bunu bize son dakika söylüyorsun. Bravo Verda. - Deme öyle ne olur. Çok ani oldu zaten. Ömer: Çok ani olduysa hayır yoktur kızım o işte. Düşünmeden niye atlıyorsun? - Suna uzun süredir orda çalışıyor ve çok memnun işinden. Verda'nın kendini anlatma çabaları tahmin ettiğinden de uzun sürdü. İkizler suskunca önlerine bakarken, Gülizar hanım ve Kadir bey, üzgün bir şekilde "hakkında hayırlısı olsun" demekle yetindiler. Verda ikizlerle doyasıya vedalaşmak için son kez sahile gitmeyi teklif etti. Giderken sokağın diğer sakinlerinin kapısını da tek tek çalarak vedalaştı. Sahilde uzun bir süre hiç konuşmadan oturan dostlar, Verda'nın yanlış bir karar vermeyeceğine ikna olarak kalktılar banktan. Kol kola yürürlerken arkasına bakan bir tek Verday'dı. Asude bu gece onunla kalmayı düşündü ama araba kullanacağı için uyuması gerekiyordu ve bir aradayken asla uyuyamazlardı. Asude bunu göze alamayarak bu fikrinden vaz geçti. Valizlerini geceden taşıdılar arabaya. Herkes kapısını kapatıp mahremine çekildiğinde, hayatında ilk defa uzun bir süre için belki de hiç dönmemek üzere veda eden Verda'nın uyuması çok da kolay olmayacaktı. Kendine bir melisa çayı yaptı ve içtikten sonra alarmını kurarak uykuya geçmek için çabaladı. ... Gün aydınlanırken yola çıkmaya karar vermişti. Sonbahar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Hava durumu yol boyu yağmurlu gösteriyordu. Lastikleri değiştirmiş olmanın iyi bir fikir olduğunu düşündü. Arabanın bütün bakımları eksiksiz yapılmıştı. Termosa kahve yapmış, atıştırmalık sandviçler hazırlamıştı. Kapısını kilitledi ve beyaz boyalı taş evine son kez baktı. Belki de bu eşikten son kez aşışıydı. Yola çıkma vakti gelmişti. Yolculuk, beklediğinden de rahat geçti. İstanbul'a girdikten sonra Suna'nın attığı konuma doğru ilerlemeye başladı. Evlerine daha önce hiç gelmemişti. Aslına bakılırsa İstanbul'a hiç gelmemişti Verda. Cuma iş çıkışı trafiği bastırmadan önce eve varması için dua ediyordu Suna. Bugün öğleden sonra onu karşılamak için izin almıştı. Eğer trafiğe takılırsa bir kaç saat oyalanabilirdi. Araç kullandığı için sürekli aramak istemiyordu. Verda'nın kalacağı odayı hazırlamış ve dışardan yemek söylemişti. Boğazı gören geniş apartman dairesinin salon camından caddedeki trafiği seyrederken saatine baktı. Az ilerdeki kırmızı ışık yeşile dönünce trafik yeniden akmaya başladı. Suna'nın arabası gözüne takıldı. Apartman girişine dönen araca bina güvenliğindeki görevli bahçe kapısını açtı. Suna, misafirinin geleceğini bildirmişti. Koşarak aşağı indi ve Verda'yı karşıladı. Bir yıldır yüz yüze görüşememişlerdi. Kapı önünde hasret giderdikten sonra, bina görevlisinden eşyaları taşımasını rica etti Suna. İkili daireye geldiklerinde arkalarından eşyalar da geldi. Suna tekrar sarıldı arkadaşına ve yine susmadan konuşmaya başladı. - Nasıl geçti yolculuğun? Çok yoruldun mu? Benimki de laf, o kadar yol. Gel sana odanı göstereyim. Gir bir duş al, soyun dökün rahatla. Ben de yemekleri hazırlayayım. Acıkmışsındır sen. Sakın yolda yedim deme. En sevdiğim restorandan yemek sipariş ettim. Bugün güzelce dinlen yarın senin canını çıkaracağım. Verda göz devirdi ve. - İnan bu kapıdan girene kadar hiç yorgun değildim. Üç dakikada yaşlandırdın beni kara üzüm. Çabuk odamı göster. İkisi de gülmeye başladı. Birbirlerini çok özlemişlerdi. Verda rahatlayıp yerleştikten sonra yemek yitip biraz sohbet ettiler. Verda yorgunluğa daha fazla dayanamadı. Suna'nın kendisi için planlarını duyunca enerji depolaması gerektiğini düşünmüştü. Sabah ikisi de erken uyandı. Güzel bir kahvaltıdan sonra, Suna'nın ayarladığı kuaför randevusuna gittiler. Verda ve Suna kendilerini maharetli ellere bırakarak keyif kahvelerini yudumlamaya başladı. Verda'nın alışkanlığı değildi bu tür aktiviteler. Sadece kırıklarını aldırmak için giderdi kuaföre. Saçlarının boyuyla oynamayı istemezdi. Babası uzun severdi hep. Sırtının bitiminde kıvırcık, doğal çikolata kahvesi saçları vardı. Teni beyazdı. Yüzünde belli belirsiz çiller vardı. Cunda'nın suyu ve güneşi iyice belirginleştirirdi onları. Verda'nın en dikkat çekici yeri ise gözleriydi. Görenlerin genellikle lens sandığı ve hayatı boyunca birçok insanı ikna etmekte zorlandığı menekşe mavisi gözleri. Yüzüyle orantılı küçük ve şekilli burnu, kahve ve sık kirpikleri, şekilli kaşları ve dolgun dudaklarıyla oldukça dikkat çeken bir kızdı. Son zamanlarda biraz zayıflamıştı ama hemcinslerine göre uzun ve biçimli bir vücuda sahipti. O kendi çekiciliğinin pek farkında değildi. Genelde spor şeyler giyinir ve asla aşırıya kaçmazdı. Bugün onun giyim tarzı için de milad olacaktı. Çünkü Suna, iş yerlerinin çalışanların kılık kıyafetine özen göstermesini istediğini söylemişti. Suna'ya hak verdi ve kendini Suna'nın maharetli stil danışmanlığına bıraktı. Saatlerce alışveriş yapıp dolaştılar. Eve geldiklerinde ikisi de bir koltukta sızıp kaldı. Pazar gününü dinlenerek ve işin kuralları ile ilgili sohbet ederek geçirdiler. Suna Verda'yı sıklıkla patronu Tufan beyin disiplinli iş anlayışı konusunda uyarıyordu. Dakik bir adam olduğu, alınan işlerin istenilen zamanda bitrilmesi konusunda çok hassas davrandığı, çalışanlarına karşı mesafeli ve soğuk olduğu konusunda bir çok ayrıntı verdi. Çalışma ortamı, Tufan bey galeride yokken çok eğlenceliydi Suna'ya göre. O gelince herkes gerginleşirdi. Verda, kendisi de disiplinli ve soğuk kanlı biri olduğu için adapte olmakta zorlanmayacağını düşündü. Uyumadan önce ne giyecekleri konusunda uzunca bir süre kafa yordular. Bütün dikkat Verda'nın üstündeydi. İşte ilk günüydü ve Tufan bey onunla bizzat görüşecekti. Her şeyiyle özenli ve kusursuz olmalıydı. Koyu yeşil ipeksi kumaştan ceket pantolon takımı içine dantel yaka saten bulüz ve siyah stiletto da karar kıldılar. Çanta olarak da mat siyah bir portföy seçtiler. İşleri bitince ikisi de duş alıp uyumak için ayrıldı. Yarın büyük gündü Verda için. Yeni hayatının, yeni savaşının ilk günü. Yenilecek miydi? Zaferle mi sonuçlanacaktı onu zaman gösterecekti. Gözlerini kapamadan alarmını kurmak için telefonu eline aldığında bildirim panelinde ik saat önce gönderilmiş mesajı gördü. - İstanbul gözün korkuttu biliyorum ama göreceğin şeyler seni daha da ürkütecek mine çiçeği...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE