yazardan...
bir hafta sonra...
" sadık mısın?"
derin bir sessizlik...
" bence değilsin..."
Demir odaya yayılan hayalî sesten, gözlerini buğulu aynadan çekip, dışarıda havuz başında eğlenen, gününü gün eden arkadaşlarına çevirdi. ama ses, durmak, susmak nedir bilmiyordu...
" hadi ama... hani hayatına devam edecektin yine giymişsin zırhını kurt çocuk..."
Demir duyduklarına tahamül edemeyerek, masadaki soğuk suya uzandı, ama ellerinin üzerini saran kanlı el, buna izin vermedi.
" kaçıyorsun Demir! benimle birlikte yok olmayı seçmişin!"
Demir, duvardaki Boydan boya buğulu aynaya bir kez daha göz attı...
hala daha oradaydı,...
mavi elbiseli, tek kollu... hayatı babasının bir makas ile kolunu alan terzinin kızı... Hasret yılmaz...
Demir kafasını sallayıp, elini kanlı elin altından hızla geri çekti. koltuğa biraz daha kurulup, dışarıda havuzun içinde eğlenen arkadaşlarına döndü.
her biri, yorgun, bir buçuk yıllık görevden dönmüş, küçük bir bungalovda bu gece takılma sözü vermişlerdi... ve en sonunda Mert de bir hafta önce karısını alıp gelmişti... ve bu güne söz verdikleri için buradaydılar...
ama gel gör ki, eğlenmeyen, hatta dağ başından indiği için huzursuz olan tek bir kişi vardı...
Demir karsoy...
" sınırlar çizmişsin kendine kurt çocuk. hayallerine balta vurup, benim öldüğüm gibi sende ölmüşsün..."
hemen yanı başında duran, ve bir türlü susmayan Hasret yılmaz, yine ve yine Demir'i can evinden vuruyordu. Ankara onun için bir görev yeri değil, kaybettiği kaybın bir hatırası gibiydi. bu son bir yıl içinde kafasını topladığını sanırdı... ama Ankara'ya ayak bastığı ilk o andan beri yine kışlanın köşesinde kanlı mavi elbisesiyle ona tek koluyla el sallayan hayalî Hasret yılmaz, yine ve Yine onu rahat bırakmamıştı...
ölümünden on yıl geçmiş, hala daha Demir yas tutuyor, bir an bile Hasret'i aklından çıkarmıyordu.
sevdiği adam ile evlilik hayali olan Hasret, ölümünün ardından, sevdiği adam da onu unutmuş, daha toprağı kurumadan, ölümünün ikinci ayında başka bir kadınla evlenmişti...
Demir en çok buna içerlenmişti, sevgi demek beklemek, aşk demek unutmamak değil miydi?... ne diye iki ayda unutulmuştu... Hasret, unutulacak kadın mıydı... değildi... Hasret unutulmazdı...
ama ömründe bu duyguları tatmamış olsa da, her şeyin bilincindeydi... bir insan ile duygusal bağ kurulduğunda onun için ebedi bir sevgi, saygı ve derin bir aile bağı kurmak demekti. Kürt olduğu için çoğu kişi onun bir aile babası olmayacağını söylerdi yüzüne... ki oda öyle düşünürdü. küçük yaşında bir yangında kardeşini kaybetmiş, babasının o doyumsuzluğu, ve aç gözlülüğü karısını ölüme götürmüştü... ortada ne bir aile ne bir bağ kalmayana kadar annesi ve babası ikİ kardeşin sonunu yazmıştı... Yekbun Karsoyun ölümü çok sevdiği babası Cengiz Karsoy tarafından olmuştu...
gözleri aynaya daha bir içli daha bir güçsüz baktı... ne yaşamayı istemdiyse, tek tek başına gelmişti...
bu acıyı tek yaşadığını sanırdı ama onu en iyi tim Arkadaşları anlardı, Çağatay yüce, daha bir yıl önce kız kardeşi Defne yüceyi kaybetmişti... Behzat, Zaten küçüklüğünden, arkadaş oldukları andan beri doğduğu ama asla görmediği kardeşinin acısıyla kavruluyordu. Ömer kendir, abisi gözleri önünde şehit edilmiş, asla bir şey yapmamıştı... ve hala daha pişmanlık selinde boğuluyordu...
Mert... canından çok önemsediği kardeşi, zengin ailesi içinde abileri ve ablaları tarafından hor görülüp dövüldüğünü için yıllardır kimseyle ne doğru düzgün konuşuyordu... ne de görüşüyordu...
Kerem karlı, lise zamanlarından beri sevdiği kadını alıp evine kalp hastası diye ailesine emanet edip, bu yaz evlilik hayali kurarken kız kalkıp Kerem'in abisiyle evlenmişti... bu belki bir kardeş acısı değildi, ama o anki ihaneti iliklerine kadar hissetmişti...
ve tim komutanları Yaman çevik.. oda bir kimsesiz oda bir kardeş sandığı adamın ihanetine uğramıştı... bu tim Tahir albayın en büyük eseriydi. kimse kimseyi dışlamıyor, yadırgamıyordu. bu yedili aslında acılarla bir araya gelmişti...
ve Demir bu timde, bu adamların içinde olduğu günden beri yükü hafiflemişti... ama Hasret, bir türlü peşini bırakmıyordu...
" terzi mankeni Hasret Yılmaz... tek bir elbiseye sığamadı diye, babası-"
" YETER!" diye bağırdı Demir, dayanamıyordu artık bu sese... Hasretin hayaleti âdeta Demir'i bir kez daha can evinden vurmuştu...
sürekli o kara günü hatırlatıyor, Demir'e unutamayacağı acılar bırakıyordu.. bir elbise... lanet olası Bir elbiseye sığmadı diye babası bir kolunu terzi markasıyla kesmişti...
ve birden bambaşka bir günün... hayatında, daha küçücük çocukken yaşadığı o kara günün sesleri yankılandı kulaklarında...
" yangın dediler, küçük bir kız çocuğu yanmış, kül olmuş komutanım!"
" kurtulan yok mu?"
" aile yaşıyor ama kızcağız ölmüş... "
"adı... adı neydi kızın?"
" Yekbun... Yekbun karsoy... yanınıza aldığınız, küçük esmer oğlanın küçük kız kardeşiymiş..."
" öyle mi... Demir karsoy.... Yekbun karsoy..."
" öyle Tahir Komutanım!"
anılar birer birer yine ve yeniden zihnine doluşuyor, en kötüsünü hatırlatıyordu...
başını koltuğa atıp, gözlerini kapattı.
küçüklüğü ona hiç bir güzel anı bırakmamıştı. ama hayatından çok şeyi söküp almıştı... küçük kardeşini babasının ihmalkarsızlığı yüzünden kaybetmişti.. Hasret'i ise hayata kazandırmak isterken, istediği bölüme giremediği için canına kıymıştı... Demir Karsoyun sevdikleri Zaten bir avuç toprak olup yeryüzünenden silinirdi.
bu yüzden Hasret Yılmaz'a söz vermiş, yaşamak istemiş, hayatı kendi avuçlarında tatmak istemişti... ama olmuyordu. görevden her dönüşünde yine o kara delhizlere dalıyor, Hasret'in mezarına gitmekten korkuyordu...
Ankara hep sevgi ve aşkın şehri diye bilinirdi, ama Demir için, yıllardır Ankara bir kabir kadar dar, ve kan doluydu... güneş açıyor, ama Demir'i ısıtmıyordu. gece oluyor, uyku girmiyordu gözlerine... bayramlar, özel günler daima buruk ve yarım geçerdi... Demir karsoy, yanlızdı...
kardeşini o feci yangında kaybettiğinde, Hasret yılmaz ona bir aile olmuştu. bereber kaçmış, Tahir albayın önceden sunduğu ve red ettiği teklifi aylar sonra Kabul edip Hasret ile Ankara'ya kaçmıştı... Demir yaşamayı o günlerde öğrenmişti, ama hayat yine acımasız tarafını yıllar sonra Hasretin ölümüyle Demir'e göstermişti...
ana yine geri döndüğümde gözleri kapalı, dışardaki kahkahalar kulağını tırmanıyordu, sanki buraya ait değilmiş gibiydi.
kısa bir süre sonra, yorgunluğun getirisi olan uyku, Demir'e uğradığında, burnuna tanıdık bir koku yayıldı. ne papatya, ne de lavantaydı, bu, Hasretin saçlarına sürdüğü yasemin yağının konusuydu. .
gözlerini açıp, bir an kan çanağı gözlerle odanın içinde dolandırıldı...
görünürde bir şey yoktu, ama koku çok tanıdık geliyordu. koltuktan kalkıp, korkuyu takip ederek sakin adımlarla dış kapıya ilerledi, o an fark etmedi ama üstü çıplak, altında sadece siyah bir sporcu şortu vardı.
bunu umursamdan kapıyı açıp dışarı baktı.
o an koku daha Keskin bir şekilde yüzüne çarptı. soluğu çekilmiş, gecenin karanlığında bu tanıdık kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştı. kapıyı kapatmadan, havayı kokladı. koku sağ taraftaki bungalovdan yayılıyordu. bunu anladığı an büyün mantığını geriye iterek çıplak ayakları ile yan bungalova doğru ilerledi...
koku gittikçe keskinleşiyor, aklına eskilerden anılar canlanıyordu.
" yüzünü kim bu hale getirdi Hasret! bu gün neden okula gelmedin?..."
" alerjim vardı Yasemin çiçeğine... ama dayanamadım, odada beraber kaldığımız kızın dediği gibi parfüm yaptık, bende dayanamadım, iki fıs sıktım. ondan yüzüm bu hâlde"
" Hasret! madem alerjin var ne diye sıkıyorsun!"
" üfff Demir! seviyorum işte... ne yapabilirim. hem... Halil de seviyor bu kokuyu, ben sıktıkça bana diyor ki, ' cennet kokuyorsun '"
" seni öldüren şeyi Halil nasıl sevebilir Hasret! delirme beni!"
" ama öyle Demir, ben öleceğimi bilsem de, bu parfümü kullanmaya devam edeceğim! Halil seviyor sonuçta.."
Demir hatırladıklarıyla, olduğu yerde kalırken, bir anda karşı bungalovun küçük bahçesinden bir ses yükseldi..
" öldü diyorlardı, ama şaşırtıcı bir şekilde adamın soğuk sedyede bir anda nabzı atmaya başladı!"
Demir duyduklarına birden zihninde ki konuşmalardan sıyrıldı, ve dudyduklarına anlam veremezken tekrar aynı kadın sesini duydu.
" adam bildiğin suç makinesi çıktı! iki ay komada kaldı, ama uyandığı gibi de tutuklandı..."
Demir bu noktada biraz şaşırmış, böyle işleri apaçık ortada konuşan sesin sahibini merak etmişti... qma. garip bir şekilde ses hem tanıdık geliyordu, hemde aynı zamanda tanımadık... merakına yenik düşerek bir iki adım atıp, tam da uzun duvarları olan bahçenin çitlerine baktı.
" ama en korkuncu, adamın boğazında seksen dört gramlık bir elmas ile morga girmesi oldu Benim için Leyla! kız bilsem kimseye çaktırmadan elimi boğazına atar hüp diye cebe indirirdim vallahi!"
Demir bunu duyduğu an, gözleri kocaman açılmış, olayın saçmalığına anlam veremedi. kimdi bu sesin sahibini ve nasıl rahat konuşurdu böyle konuları. derken merakla başını kaldırıp, bahçenin içine istemden de olsa baktı. kehribar gözleri etrafta dolanırken, tam o sırada, bir koltukta boylu boyunca uzanmış, kulağında telefon ile, kızıl saçlı bir kadın gördü...
bir şezlonga uzanmış, üstünde Pembe bir gecelik, elinin altında bir kitap, parmaklarının tuttuğu simli, mor bir kalem ile bir şeylerin üzerini çizip karalıyordu. sırt üstü uzanmış, bacaklarını ileri geri sallayarak Kulağındaki telefona dikkat kesilmişti. ve Demir istemden, ona arkası dönük, koltukta yüz üstü yatan kıza baktı...
uzun kızıl saçları kalçasına kadar uzun kıvırcık iken, giydiği kısa Pembe gecelik ise hemen baldırlarında bitiyordu. süt gibi beyaz kalçaları açıkta, ayak bilekleri ise bir sürü rengarenk boncuk ile doluydu... bembeyaz teni, ve bacaklarını ileri geri hareket ettirmesi ise bir takım yerlerinin görünmesine neden oluyordu...
Demir anlamadan kızı izlerken, kız, bir anda büyük bir şey olmuş gibi, kalemi elinden sertçe kitaba çarpıp, hiddetlenip bağırmaya başladı.
" yahu ben diyorum ki, ben bu gün gelemem! bu gün izinliyim! öldürsen de gelmem!"
Demir, duyduğu bu hırçın ve hayat dolu sesle, az önce zihnini kemiren Hasret’in o puslu, kanlı hayaletinden bir anda sıyrılıp gerçekliğin sert zeminine çakıldı. Şezlongda uzanan bu kızıl fırtına, az önce morgdan, elmastan ve suç makinelerinden bahsetmemiş gibi şimdi bir izin günü kavgasına tutuşmuştu. ve bu işleri yapan tek bir isim aklına gelmişti... ama onun olması imkansızdı...
Demir, çitlerin arkasında nefesini tutmuş, yarı çıplak gövdesiyle gecenin serinliğinde donup kalmıştı. Havada hâlâ o ağır yasemin kokusu vardı; ama bu kez koku, Hasret’in mezarından değil, bu kızın canlı, hareketli ve alabildiğine pervasız varlığından yayılıyordu.
"Bak Leyla, valla billa istifa ederim!" dedi kız, şezlongda hışımla doğrulurken. Doğrulmasıyla pembe saten geceliği yukarı sıyrıldı, süt beyazı bacakları gecenin karanlığında parladı. "Ben o morga bir daha o başhekimin bağırıp çağıran sesi için girmem. Adam ölmüş diyorum, 'canlanabilir' diyorlar. Dirilen dirilene arkadaş, burası zombi istilası mı yoksa devlet hastanesi mi?" diyerek elini ileri geri salladı...
Demir, duyduklarıyla kaşlarını havaya kaldırdı. Morg mu? Bu kız bir adli tıpçı mıydı,... ve o an Havsa mahredova bir ok gibi aklına saplandı... bu kız gerçekten o muydyu? Ama konuşma tarzı o kadar sokak ağzı ve o kadar neşeliydi ki, Havsa'nın o nazik ve hanım hanımcık tavrına zıttı... ölümün soğukluğuyla her gün burun buruna gelen birinin bu kadar "yaşıyor" olması Demir’in sarsılmaz mantığına ters düşüyordu.
Kız, telefonu sertçe yanındaki küçük masaya fırlattı. "Öf, delireceğim!" diye mırıldanıp ellerini o uzun, alev rengi saçlarının arasından geçirdi. Sonra bir şey hissetmiş gibi duraksadı. O keskin, avcı içgüdüsü Demir’de ne kadar varsa, bu kızda da garip bir "izlendiğini anlama" yeteneği vardı sanki.
Kızıl saçlarını omzunun arkasına savurup, Demir’in durduğu çitlere doğru yavaşça başını çevirdi...
Demir, kaçmak için hareket etti, ama geçti, fark etmeden çitlerin olduğu taraftaki kapıyı açmış önünde durmuştu... ilk kez içinde bir yakalanma korkusuyla ürperdi. ve evet, o kı, Havsa mahredovadan başkası değildi...
Ama o kehribar gözler, Havsa'nın iri, kömür karası kirpiklerle çevrelenmiş meraklı bakışlarıyla çarpıştığında, yıllara dayanan askerlik eğitimi bir anda devre dışı kaldı.
Havsa, karşısında devasa, omuzları geniş, göğsünde ve kollarında operasyonların izlerini taşıyan yara izleriyle dolu, üstü çıplak ve sadece bir şortla duran Demir'i görünce çığlık atmadı. Aksine, kaşlarını muzipçe kaldırıp Demir’i aşağıdan yukarıya, bir mankeni inceler gibi süzdü.
"Hayırdır yakışıklı?" dedi dudağını ısırarak, sesi az önceki sinirli tonundan sıyrılıp alaycı bir tınıya bürünerek. "Bizim bahçede define mi arıyorsun yoksa dikizleme sezonunu mu açtın?" Demir'i tanımıştı, ve tanıdığı günden beri de kendisine doğru bir çekim halinde idi...
Demir, boğazını temizleyip dikleşti. Havsa'yı en son Hastanede görmüştü. ve o gün kaçar gibi çıkıp gitmişti. ama şimdi bir affet gibi Demir'i kapının önünde bir röntgenci gibi süzüyordu. Demir bu bakışlara dayanmadı. Sesi, uzun süredir konuşmamış gibi derinden ve pürüzlü çıktı. "Koku..." dedi sadece.
Havsa ise hafifçe doğrulup şezlongun ucuna oturdu, bacaklarını çapraz yapıp bir elini dizine koydu. "Koku mu? Ayol üstün başın kan içinde değil, ter kokuyor olamazsın... Ne kokusu Demir bey?" dedi sersem bir gülüşle...
"Yasemin," dedi Demir, gözlerini kızın yüzünden ayıramayarak. "Yasemin yağı kokuyordu. Bir an... bir an birini hatırladım." dedi kendini açıklamak için.
ama Havsa'nın yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına söndü, yerini anlayışlı ama yine de mesafeli bir bakış aldı. Ayağa kalktı; boyu Demir’e göre oldukça kısa kalsa da duruşundaki o özgüven aradaki farkı kapatıyordu. Çitlere doğru bir iki adım attı. Aralarında sadece tahta parmaklıklar ve on yıllık bir yasın ağırlığı vardı.
"Yasemin mi?" dedi Havsa, kendi saçlarını burnuna götürüp koklayarak. "Benim şampuanım o. Ama genelde ölüler üzerinde kullanırım, morga o ağır koku sinmesin diye. Siz hayırdır? Beni Azrail falan mı sandın da yarı çıplak kapıma dayandın?" dedi dudağını ısırıp Demir'in karın kaslarına bakarak.
Demir, kızın bu patavatsız ama dürüst haline engel olamadığı bir hafiflemeyle baktı. Demir, duyduğu bu hırçın ve hayat dolu sesle, az önce zihnini kemiren Hasret’in o puslu, kanlı hayaletinden bir anda sıyrılıp gerçekliğin sert zeminine çakıldı. Şezlongda uzanan bu kızıl fırtına, az önce morgdan, elmastan ve suç makinelerinden bahsetmemiş gibi şimdi bide kendisini süzüyordu... On yıldır ilk kez, bir ses Hasret’in sesini bastırmıştı. Bu kız, ölümün tam ortasından geliyordu ama her hücresinden yaşam fışkırıyordu.
Havsa yavaş adımlarla Demir'in tam önünde durduğunda lakayık bir tonda elini çenesine atıp, Demir'i Sanki İlk kez görüyor gibi davranarak, " ııımmmm adınız neydi beyefendi" dedi muzip bir gülüşle... Demir ise Havsa'ya ayak uydurmak ister gibi, "Ben Demir," dedi, neden kendini tanıttığını bile bilmeden.
Havsa ise Demir'in bu küçük oyuna eşlik ettiğini gördüğünde dudaklarını kıvırıp, elini Demir'e doğru uzattı, parmaklarındaki rengarenk yüzükler şıkırdadı. "Bende Havsa. Şehir hastanesinin en 'canlı' adli tıp asistanı. Memnun oldum Demir Karsoy... Ama bir dahaki sefere kapımı çal, çitlerden atlamaya kalkarsan neşterimle tanışırsın, şakası yok."
Havsa, ona göz kırpıp Demir'in daha elini sıkmasına bile beklemeden arkasını döndü ve o kıvrak hareketlerle bungalovuna doğru yürümeye başladı... masadaki defterini, kalemini ve telefonunu alıp, Demir'e son bir kez bakıp, elini kaldırıp salladı. " bir dahaki sefere kafede görüşmek üzere Demir bey, şimdilik davet etmek isterdim ama içerisi biraz savaş alanına döndüğü için sizi görmezden gelmek zorundayım " dedi tatlı bir gülüşle, ve tam kapıya ulaştığında sanki içinde bir şey kalmış gibi arkasını döndü, ama bu kez gülmüyordu, Demir'e bakıp, " tıpkı sizin beni restoranın önünde bırakıp gitmeniz gibi!" deyip dişlerini sıkarak kapıyı açıp içeri girmişti...
Demir ise gecenin karanlığında, burnunda o yasemin kokusuyla öylece kaldı. trip yediğinden bile bir haberdi. zira aklı da fikride az önceki salınan kıvırcık kızıl saçlarda kalmıştı... Hasret’in hayaleti o an susmuştu. Ankara, ilk kez Demir için bir kabir gibi kokmuyordu. ve ilk kez karnında kelebekler uçuşmuştu...
kapıyı kapatıp, arkasını dönüp kendi kaldığı bungalova doğru yürüdü. aklı arkasındaki kızın saçlarında kalırken, o, Sadece içeri girip buz gibi bir duşa girmekle yetindi...