yazardan...
Hayat, kimisi için neşeyle sallanacağı bir salıncak, kimisi içinse nefesini kesecek bir urgandı o yaşlı ağacın dalında. Demir için o düğüm, çoktan boğazına dolanmış, her nefesinde biraz daha daralıyordu. Koridoru inleten postal sesleri, az önce içeride bıraktığı iki silah arkadaşının hınç dolu adımları değil, kendi içindeki fırtınanın dışa vurumuydu.
Hızla arkasını döndü. Kapı kapalıydı; sessizdi ama o sessizliğin arkasında pimini çekmiş bir el bombasının, Mert’in her an infilak edip firar edebileceğini biliyordu.
Demir’in başı zonkluyordu. Bu, stratejik bir hata, askeri bir disiplinsizlikten öte bir şeydi. Mert onun bu hayattaki tek dostu, seçilmiş ailesiydi. Onun böyle pervasızca, sonunu düşünmeden hareket etmesi Demir’in kanına dokunuyor; kardeş bildiği adamın başına bir hal gelecek diye aklı yerinden çıkıyordu. "Kendi haline bırakayım, aklı başına gelsin," diyordu içinden ama yapamıyordu. Eğer şimdi arkasını dönerse, Mert’i o sevgisiz, hayırsız ailesinden beter bir yalnızlığa terk etmiş olurdu...
Koridorun çıkış kapısında durdu; omuzlarındaki rütbe değil, vefa yükü ağır geliyordu. Hayat adil değildi, hayat acımasızdı. Mert’in o karanlık tarafla, gerçek yıkımla henüz tam tanışmadığını biliyordu. Bu yüzden sürekli arkasını topluyor, pimi çekilmiş bu adamı kendinden bile korumaya çalışıyordu. Duvara bıkkın, yorgun bir bakış atıp gözlerini yumdu. Olmuyordu... Ne zaman sırtını dönse, Mert bir belanın ortasına balıklama atlıyordu. Üstelik daha dikişleri taze, yaraları barut kokarken; "Karım da karım!" diye tutturmuş, kışlayı birbirine katmıştı.
Derince yutkundu, elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Rehberde tek bir ismi aradı, Seyit... Seyit, yemekhanenin o gürültülü mutfağında çalışan ama kışlanın tüm kirli çamaşırlarını, kimin kiminle ne derdi olduğunu bilen, ağzı sıkı, gözü kara bir başçavuştu.
Telefon saniyeler içinde açıldığında Demir, komutan edasından sıyrılıp doğrudan sadede geldi, " soru sorma! Mert’i sağ salim Şırnak’a götür. Güvenli bir araç bul, kimsenin ruhu duymasın; ne albayın ne başkasının... O oraya vardığında, benden ne istersen başım gözüm üstüne!" dedi net bir şekilde.
Karşı taraftan derin, tereddüt dolu bir nefes sesi yükseldi. "Komutanım," dedi Seyit net bir sesle, "Duyduğuma göre Mert komutanım bu sabah albay tarafından fena parlatılmış. Daha yolu yarılamadan yakalanmış zaten."
Demir gözlerini devirdi, sabrının son kırıntılarını toplarken "Eee, yani?" diye gürledi.
Seyit daha açık konuştu, "Komutanım, benim askerlik hayatım biter... Kolay iş değil bu. Albayın kesin emri var; Mert Üsteğmen çarşı iznine dahi çıkmayacak."
Demir, yüzünü sıvazlayarak öfkesini bastırmaya çalıştı. "Zor olduğu için seni aradım salak! Kolay olsa yolum sana mı düşerdi? Yapacak adam çok ama sen en güvenilirisin, o yüzden seni aradım!"
Seyit bir süre sustu, ardından en makul ama en riskli seçeneği sundu, "Siz gidin komutanım... Siz Mert komutanla içli dışlısınız. Bir şey olursa 'beraberlerdi' deriz, albay yutar." dedi.
Demir arkasını dönüp tekrar koridorun sonundaki odaya baktı. Mert hâlâ çıkmamıştı, ama çıkabilirdi. zaman daralıyordu. "Giderim, gitmekte sıkıntı yok! Ama o göt lalesi sürekli başımın etini yiyor. Uzun yolda onu öldürmeye meyilliyim, yapamam!" diye kestirip attı. Daha bir yıl önce Şırnak yolunda Mert yüzünden başlarına gelenleri hatırlayınca tüyleri diken diken oluyordu.
Seyit, Mert’in o illet huyunu bildiğinden teslim oldu, "Tamam... Ama suç sizde. Ortalıkta görünmediğimde izin kağıdımı bizzat Binbaşı Ahmet Yalçınkaya’ya imzalatacaksınız. Ve eğer..." Sesi titredi, "Geri dönmezsek, küçük kardeşim size emanet."
Demir yutkunamadı. Ah o küçük kardeş meselesi... "Tamam," dedi sesi kısık bir şekilde. "Bir araba bul ve Mert’i hemen buradan çıkar. Söz, gittiğiniz anlaşılmayacak, albayı ben idare ederim. Ama sakın haddinden fazla kalmayın!"
deyip başka söze ihtiyaç duymadan Telefonu kapatıp cebine attığı an, koridorun sessizliğini o yırtıcı, o dengesiz ses bozdu,
"BİRRRR SANA YANDIM BEEENNN! BEKLE SÜLO, BEN GELİYORUM HATUNUM!"
Demir dişlerini birbirine kenetleyip arkasını döndü. Mert, gizlilikten zerre nasip almamış bir bela gibi karşısındaydı. Neyse ki yemek saatiydi de herkes yemekhaneye akın etmişti...
Mert, Demir’i görünce yüzünde sarsak, sarhoşvari bir gülümseme peyda oldu. Adım atmaya yeltendi ama arkasındaki çantasını koluna takmış olan Çağatay, onu kolundan yakalayıp sarstı "Dur lan! Ne bağırıyorsun? Albaydan bir iğne daha yeme derdindesin herhalde!"
Mert’in umrunda bile değildi. Demir’e dönüp, hayali bir asker selamı çaktı. "Offf Demir! Bak, bak ne olmuş..." dedi elini havaya kaldırıp sallayarak. "Deli sormuş deliye, aşk nedir diye? Deli gülmüş deliye, ben niye delirdim diye... Yanıyorum ulan yanıyorum! Allah’ıma bu gece Sülo’nun koynunda yatmazsam, ahan da şahidimsiniz, yakarım ulan bu kışlayı!"
Demir, arkadaşının yediği iğne ve aşk acısıyla karışık saçmalamalarını izlerken dudaklarını birbirine bastırdı. İçinden, "Keşke sabrım kadar şansım olsaydı," diye geçirdi.
Çağatay, Mert’in ağzını zorla kapatıp onu çıkışa doğru sürüklerken Demir seslendi,
"Çağatay!"
Çağatay hızla durup Demir’e baktı. Demir, bir anlık tereddüdün ardından son talimatı verdi, "Onu... Mert’i yemekhanedeki Seyit Başçavuşa teslim et. O gerisini halledecek. Sen de ortalıkta fazla dolanma, dikkat çekme."
Mert, Demir’in bu son talimatını duyduğu an gözleri bir çocuk sevinciyle parladı. Çağatay’ın ağzını kapatan elini sertçe kenara itip koridoru inletecek bir sesle haykırdı, "Vayyy vayyy! Abim beee! Biliyordum ulan, biliyordum beni o Sülo’nun kokusundan mahrum etmeyeceğini! Kralsın be Demir, kral!"
Çağatay, panikle Mert’in ağzını yeniden kapatıp onu kapıya doğru sürüklemeye başladı. Mert’in ayakları geri geri gitse de Çağatay’ın demir pençeleri arasında çaresizdi. Çağatay, Demir’e son bir "Anladım" bakışı atıp başıyla selam verdi ve bu pimi çekilmiş bombayı koridorun karanlığına, çıkışa doğru sürükleyip çıkardı...
Demir olduğu yerde çakılı kaldı. Koridor bir anda sağır edici bir sessizliğe büründü ama Demir’in zihnindeki gürültü kesilmedi. İlk defa... İlk defa Mert’i bu kadar zorlu, bu kadar kuralsız ve tek başına bir yola gönderiyordu. İçindeki profesyonel asker, "Disiplinsizlik bu," diye bağırırken, abi olan Demir çoktan teslim bayrağını çekmişti. Mert’in o aşk acısıyla kıvranan, iğne etkisiyle saçmalayan ama ruhu kan ağlayan halini görmeye dayanamıyordu.
Dayanamadı. Elini cebine atıp başka bir numarayı tuşladı. Askeriyenin ona keseceği faturayı, rütbesinin sökülme ihtimalini, hatta hapis cezasını bile bile gizli bir ekibi peşlerine takmalarını emretti. "Gölge gibi takip edin," dedi sesi buz gibi. "En ufak bir pürüzde, bir kurşun sesinde, bir lastik patlamasında derhal beni arayacaksınız. Onların haberi olmayacak!" Telefonu kapattığında parmakları titriyordu. Albay bunu duyarsa sadece görevden uzaklaştırmaz, onu bu kışlanın kapısından içeri bir daha sokmazdı. Ama Demir, Demir’di işte. Mert onun için kan bağı olmayan bir kardeşti; onun için canını verir, bin can alırdı. Mert’in Şırnak yollarında o çocuksu hevesiyle harcanmasına izin veremezdi...
Sessizce koridoru terk etti. Postallarının mermerde bıraktığı yankı, attığı her adımda "yanlış yapıyorsun" diyordu ama yüreği "doğru olan bu" diye fısıldıyordu. Merdivenlerden alt kata indi, binadan dışarı adımını attığında Mart ayının keskin rüzgarı yüzüne çarptı.
İçinden bir ses, "Git, onu son bir kez uğurla, gözünün içine bak, tembihle" diyordu. Ama gidemezdi. Eğer Seyit’in arabasının yanına giderse, Mert’in o pervasız gülüşünü görürse, kendini tutamayıp o arabaya binerdi. O arabaya binerse de bu firar değil, bir isyan olurdu...
Asker ailelerinin oturduğu lojman binalarına doğru yürüdü. Orada, çocuk parkının uzağında, gölgede kalan bir banka çöktü. Titreyen elleriyle cebinden bir sigara paketi çıkardı. Çakmağın ateşi hataların karanlığını bir anlığına aydınlattığında, yüzündeki o derin yorgunluk ve abilik yükü netleşti...
Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Dumanı havaya savururken, gözlerini nizamiyeye giden yola dikti. Mert şimdi o tozlu yola çıkıyordu. Demir, ömrü boyunca düşmanla savaşmıştı ama ilk defa kendi vicdanıyla ve kardeşinin kaderiyle bu kadar büyük bir kumar oynuyordu. "Sağ salim git gel be aslanım," diye mırıldandı dumanın arasından. "Git o Sülo’na, git de şu yangının sönsün.." diyerek tebessüm etti..
Demir, parmaklarının ucunda eriyen sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı ciğerlerinde hapsetti. Bakışları, lojman bahçesinin çocuk parkının diğer ucundaki o iki siluete takıldığında boğazındaki o acı yumru daha da sertleşti.
Tim arkadaşı, can yoldaşı Ömer Kendir ve karısı Narin...
Demir’in gözleri, bir film şeridi gibi aylar öncesine, o zifiri karanlık geceye sarıldı. Telsizden gelen o buz gibi anonsu hatırladı, "Tandır kazası, sivil kayıp..." Narin’in öldüğünü sandıkları, Ömer’in hastanenin ortasında feryat figan diz çöktüğü o gece... Ömer’in aklını kaçırışını, kendini yerlere vuruşunu, "Narini gömdüler Demir, bitti ulan bitti!" diye haykırışını unutması imkansızdı...
Ama şimdi... Şimdi karşısındaki manzara, ölümün kıyısından dönen bir aşkın sessiz zaferiydi.
Ömer, üzerindeki üniformanın ağırlığına inat, bir çocuk masumiyetiyle Narin’i çocuk salıncağına bindirmişti. Narin’in o feci kazada işlevini kaybeden, şimdilik sadece titreyen ama adım atamaya başladığı bacakları salıncağın kenarından sarkıyordu. Ömer, karısını sanki dünyanın en narin mücevheriymiş gibi omuzlarından tutup hafifçe sallıyordu.
Demir, bu görüntüye bakarken dudaklarında hüzünlü ama samimi bir tebessüm yeşerdi. Narin’in yanan, yer yer kısalmış ama inadına gürleşmiş sarı saçları omuzlarına dökülmüştü; Ankara rüzgarıyla savrulurken olduğundan daha uzun, daha canlı görünüyordu. Üzerindeki uzun mavi elbise, bahçede bir huzur denizi gibi parlıyordu..
Yüzünde, acılarını örten, sadece kocasının gözlerinde var olan o devasa, iyileştirici gülümseme vardı...
Ömer, iki de bir eğilip karısının saçlarını, alnını öpüyordu. O koca cüsseli, dağları deviren bordo bereli adam, Narin’in yanında sadece "Ömer"di; aşık bir adam, şifasını bulan bir yaralıydı.
Demir, elindeki sigaranın son közünü mermere bastırıp söndürürken derin, çok derin bir iç çekti. Mert’in Şırnak yollarında peşinden koştuğu o "Sülo"su, Ömer’in kucağındaki bu "cenneti"... Hayat, kışlanın soğuk koridorlarında barut ve kan kokarken, bu bahçede sevdaya ve sabra dönüşüyordu.
"Herkes kendi yangınını söndürme derdinde," diye mırıldandı Demir kendi kendine. "Biri yollarda pusu bekler, biri salıncakta derman arar." o an başını kaldırıp binanın en üst katına bakarak gülümsedi " eh, tabi biride karısının dizinin dibinden ayrılmaz. .."
Gözlerini o mutlu çiftten ayırmadan, arkasına yaslandı. Mert’in firarı için verdiği o tehlikeli kararın ağırlığı, Ömer’in karısına duyduğu o sonsuz şefkati görünce biraz olsun hafifledi. Sevda için değerdi; rütbeden de, istikbalden de geçmeye değerdi.
Demir, lojman bahçesinin sessizliğinde Ömer ve Narin’in o iyileştirici tablosunu izlerken, zihni kendi iradesinden bağımsız bir şekilde geçmişin sisli perdelerini araladı. Yaklaşık bir buçuk yıl önceydi... Timle birlikte sınır ötesinde, dumanı tüten bir karakol baskını için pusuya yattıkları o zifiri karanlık gece. Barut kokusunun geniz yaktığı, mermilerin havada ıslık çaldığı o karmaşanın tam ortasında, yardım ekibiyle gelen o silüet...
Kızıl saçlı bir kız.
Ateşten bir hare gibi parlayan saçları, gecenin karanlığına meydan okurcasına dökülüyordu omuzlarına. Demir, ertesi gün hastane koridorunda, üzerinde hâlâ operasyonun tozu dururken o ismi sormuş , Havsa Mahredova olduğunu kendisinden duymuştu...
Dudaklarında, nereden geldiğini, neden o an zihnine düştüğünü anlayamadığı hafif, belirsiz bir tebessüm yeşerdi. Kendi kendine, "Nereden çıktı şimdi bu?" diye mırıldandı. Mert’in aşk acısı, Ömer’in Narin’e olan o çocuksu bağlılığı derken, kilitli sandıklardan fırlayan o kızıl saçlı hayal, Demir’in sert mizaçlı dünyasına bir yabancı gibi süzülmüştü.
Ama bir şey vardı... Demir, o kızı sadece o operasyon gecesinde ve hastane kapısında gördüğüne inanmıyordu. Zihninin derinliklerinde bir yerlerde, o kızıl saçları bir kalabalığın içinde, bir pazar yerinde ya da kışlanın uzağındaki bir sokak başında bir kez daha, belki birkaç kez daha gördüğüne yemin edebilirdi. O bakışlar, o hüzünlü ve asil duruş, Demir’in hafızasına bir nişane gibi kazınmıştı.
"Hayal mi, gerçek mi?" diye düşündü, Belki de hayat, herkesin önüne bir gün o "urganı" değil de o "salıncağı" çıkarıyordu. Demir için o salıncağın ipi, o gece bir çift kızıl saçın ucunda asılı kalmıştı sanki.
Narin’in salıncağından gelen neşeli gıcırtı sesiyle irkildi. Gözlerini tekrar Ömer ve karısına çevirdi ama Havsa’nın o yabancı, o gizemli ismi artık zihninin bir köşesinde nöbete başlamıştı.
içindeki ağır sessizlik, saatler geçtikçe Demir’in üzerine bir zırh gibi yapıştı. Ömer karısını alıp gitmişti, ama Zaman, nizamiyedeki nöbet değişimleri kadar ritmik ama bir o kadar da ruhsuz akıyordu. Demir ise yerijden ayrılmadan oturmuş, öylece etraftaki askerlerin ayak seslerini dinlemişti.
Ankara'da güneş, yerini bozkırın ayaz kokulu karanlığına bırakırken kucağında ki telefonunun ekranı aniden parladı. Gizli ekipten beklediği o kısa ama hayati mesaj gelmişti, "Takipteyiz. Mert ve Seyit Başçavuş Ankara sınırından çıktılar. Yol temiz, ilerliyoruz."
Demir, ciğerlerini patlatırcasına derin bir nefes alıp omuzlarındaki rütbenin ağırlığını bir anlığına rafa kaldırdı. sessizce ayaklanıp binaya, kaldığı yatakhaneye doğru ilerledi. kapıyı açıp içeri girdi. kafası Mert en azından şehrin o boğucu denetiminden çıkmış diye bir nebze rahattı. dolabına yönelip üzerindeki üniformayı titizlikle çıkartıp, sivil kıyafetlerini giydi.
aynadaki yansımasına bakarken bir askerin disipliniyle bir abinin endişesi arasında gidip gelen o sert ifadeyi gördü. asker arkadaşlarının kalabalığından sıyrılıp İki saatlik şahsi iznini yazdırıp kışlanın o soğuk demir kapısından dışarı adımını attı.
Şehrin gürültüsünden kaçıp sığındığı o eski, otantik restorana bir saat sonra vardığında restoranın kapısından içeri girdiği an, tanıdık kokular karşıladı onu. Yanık odun ateşi, demli çay ve taze çekilmiş kahvenin o mayıştıran aroması... Burası, Demir için zamanın durduğu yegâne sığınaktı. Her zamanki gibi en uçtaki, köşede kalan o kuytu masaya oturdu. Sırtını duvara yaslayıp restoranın loş ışıkları altında insanları izlemeye başladı...
Eli gayriihtiyari cebine, telefona gitti. Mert’i arayıp "Neredesin lan, başına bir iş açma!" diye kükremek, o tanıdık sesi duyup rahatlamak istiyordu ama parmakları ekrana gitmedi. Sabırla, sadece bekledi... dakikalarca etrafta insanlara, gelenlere gidenlere baktı. başıni eğip, telefonuna bakacağı an, Tam o sırada masasının başında bir karaltı belirdi. Demir, sipariş almak için gelen garson olduğunu sanarak başını hafifçe kaldırdı, dudaklarında sıradan bir sipariş cümlesi asılı kaldı. " ben bir ço-"
Ancak karşısındaki manzara, restoranın tüm kokularını ve gürültüsünü bir anda sildi.
Yemyeşil, derin bir ormanı andıran gözler, şaşkınlıktan aralanmış bir ağız ve o loş ışıkta bile alev alev yanan kızıl, kıvırcık saçlar vardı...
Demir’in zihni nedensizce bir ok gibi bir buçuk yıl öncesine, hastane koridorundaki o stajyer kıza fırladı. O an, bu kızın sadece bir anı değil, kanlı canlı karşısında duran Havsa Mahredova olduğunu anladı...
Kızın yüzündeki şok, Demir’in sert çehresine çarptı. Havsa, sanki bir hayalet görmüş gibi sarsılarak fısıldadı, "sen... asker... Demir... Demir Karsoy?" diyerek şaşkınca sordu.
Demir, masadaki ellerini hafifçe sıktı. Kalbinin, çatışma ortasındaymışçasına hızlandığını hissetti ama yüzündeki o sarsılmaz ifadeyi bozmadı. Gözlerini o yemyeşil bakışlara dikti. Bir buçuk yıl boyunca zihninin en kuytu köşesinde nöbet tutan o kızıl saçlı hayal, şimdi bir el uzatımı mesafesindeydi.
"Havsa?" dedi sesi, bozkırın rüzgarı kadar kuru ama bir o kadar da derinden gelerek. "Havsa Mahredova... Sen... Burada?"