6. Bölüm - Bursa -.

1310 Kelimeler
6. Bölüm - Bursa - Günün ilk ışıkları çoktan doğmuştu; ancak terminalin o kendine has telaşı hâlâ dinmemişti. Büyük camlardan süzülen solgun sabah ışığı, bekleme salonunun plastik koltuklarına yorgun bir iz bırakıyordu. İnsanlar gelip geçiyor, bazıları valizlerinin başında sabırsızca ileri geri yürüyor, bazıları ise gözlerini dinlendirip vakit geçirmeye çalışıyordu. Herkesin bir hikâyesi vardı bu terminalde; kimileri memlekete dönüyor, kimileri yeni bir başlangıca gidiyordu. Eylül ise kaç saattir aynı masadaydı. Sırt çantasını sandalyesinin yanına sıkıştırmış, elindeki çayı ağır ağır yudumluyordu. Kalbinin kıyısında bir yerlere ilişmiş belirsizlikle oturuyordu orada. Yanından geçen dumanı üstünde poğaçaların kokusu bir anda çocukluğunu düşürdü aklına. Okul sabahlarını… Annesinin fırından yeni alıp beslenmesine bez petecesine sarıp koyduğu sıcak poğaçaları… Burnunun direği sızladı. Dayanamadı, tezgahtaki adama seslendi. “Üç tane lütfen…” İlk lokmayı ısırdığında hem karnı doydu hem içi ısındı. Geceyi bir gözünü bile kırpmadan geçirmişti. Güne dair ilk huzur, bu poğaçalarla birlikte gelmişti. Taze hamurun içini sıyıran sıcaklığı hâlâ damağındayken, kolundaki saate baktı. Sekize doğru yaklaşıyordu. Cebinden telefonunu çıkardı, birkaç saniye tereddüt etti, sonra güç tuşuna uzun bastı. Ekran yandı. “Şebeke aranıyor…” yazısı kaybolunca hemen rehbere girdi. Elif aynı mahallede büyüyüp liseye kadar aynı sırayı paylaştığı arkadaşı. Eylül liseden sonra çalışmak için okulu bırakmıştı. Elif ise Bursa’da okuyordu. Parmağı o ismin üstünde bir an durdu, sonra arama tuşuna bastı. Telefon beş, belki altı kere çaldı. Tam kapatacakken karşının uykulu sesi duyuldu: “Alo…” “Günaydın… Sen daha uyuyor musun yoksa? Kızım senin okulun yok mu?” Ses bir anda daha da serildi, hâlâ şaşkındı. “Eylül..! Sen miydin kızım? Sabah sabah gözüne mi göründüler?” “Ya evet… İsmailler gözüktü.” “Ne İsmail’i…? Ne diyorsun sen?” Eylül duraksadı, bir derin nefes aldı. Gözleri terminalin kalabalığına daldı, sonra göz ucuyla sırt çantasına baktı. “Elif kızım, ben Bursa’dayım.” “Bursa mı? Ciddi misin kızım sen? Şaka yapmıyorsun değil mi?” “Off Elif! Şaka yapacak hâlde hiç değilim. Uyandıysan ve müsaitsen sana geleceğim.” Elif’in sesi bir anda değişti. Uykulu tını gitmiş, yerini telaşlı bir heyecan almıştı. “Ay Eylül, söylediğin söze bakar mısın? Çabuk ol, bekliyorum…” Telefon kapanırken Eylül bir an elinde tuttuğu cihazın ekranına baktı. Sonra başını kaldırıp uzun bir nefes aldı. Artık gitme vaktiydi. Terminalin çıkışına doğru yürürken gözleri sabah güneşiyle aydınlanmış Bursa sokaklarında takılı kaldı. Şehre ilk defa gelmiyordu ama bu sefer başka bir gelişti. Sığınmak için… belki de baştan başlamak için gelmişti. … … Arkadaşını yarım saate kalmaz gelir diye beklemişti Elif. Bir saati geçmesine rağmen daha gelmemiş olmaması aşırı tuhaftı. Saate bakıp homurdandığı anlarda bile, Eylül’ü uzun zaman sonra görecek olmanın heyecanı ağır basıyordu. Sonunda kapı çaldı. Açtığında karşısında, sırt çantası kolunda yorgun bir Eylül duruyordu. Üzerindeki deri mont buruşturulmuş gibiydi, ayakkabılar kir içinde. Ama asıl dikkati çeken yüzüydü. Elif’in gözleri irileşti. “Eylül…” dedi fısıltı gibi. Sonra o sitemli bekleyişi bir kenara itip arkadaşına sıkıca sarıldı. Eylül de ona sıkıca sarıldı. “Uzun zaman sonra seni yeniden görmek güzel geldi.” Elif geri çekildiğinde Eylül’ün yüzüne tekrar baktı. Rimel yanaklarına doğru akmış, göz altları simsiyah olmuştu. Dudaklarında yarım kalmış bir ruj, saçları darmadağın, topuzu düşmek üzereydi. Elif ilk kez onu bu kadar dağılmış, bu kadar ilgisiz görüyordu. “Kızım bu ne hal böyle?” dedi şaşkınlıkla. “Ne oldu sana? Bu saçının, başının… makyajının hali ne? Yüzün tanınmıyor resmen. Sen… sen bırak makyaj yapmayı gözüne sürme bile sürmezken şimdi neden bu şekilde gözüküyorsun?” Eylül kapının eşiğinde yorgun bir iç çekti. “Of Elif… dur bi. Soluklanayım önce. Zaten midem bulandı dolmuşla gelmekten, iki durak önceden indim. Buraya kadar yürümek zorunda kaldım,” dedi. “Senin dolmuşa ne işin var? Sen taksici değil misin?” dedi Elif şaşkınlıkla. “Elbette ben taksiciyim kızım,” sesinde işini zevkle yapmanın verdiği bir gurur vardı. Sonra “Dolmuş bana hiç gelmiyor,” diye homurdandı Eylül. Ayakkabılarını çıkarırken, adımları artık zorluyordu. Elif ona belli etmeden kolunun altından tuttu, salona geçirdi. “Gel, geç içeri. Hemen sana güzel bir kahvaltı hazırlayayım, anlatırsın neler olduğunu. Ben taksiyle müşteri getirdiğini zannettim ama… yok, sende bir durum var gibi.” Eylül koltuğa çökerken arkasına yaslandı. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi, gözlerini kaçırmadan söyledi: “Ne taksisi? Ne müşterisi? Ben nişanımdan kaçtım, geliyorum.” Elif’in ağzı açık kaldı. “NEEEE!” Eylül başını çevirip ona baktı, gözlerinde ironiyle karışık bir yorgunlukla devam etti: “Bak ben de ilk duyduğumda böyle dedim. Hem merak etme, karnım tok. Terminalde sıcak poğaça yedim,” dedi. Gülümsedi fakat gözleri gülmedi. Elif eliyle alnını sıvazladı. “Sen ne zaman geldin ki? Ay bir dakika… Dur şimdi, kafam karıştı. En iyisi sen her şeyi baştan anlat.” Eylül gözlerini tavana dikti. Makyaj kalıntıları yüzüne geçmişti, göz altlarındaki siyahlık daha da belirginleşmişti. Bunların hiçbirini umursamıyordu. “Tamam çay varsa kap gel. Sana neler olduğunu anlatayım da gül biraz.” *~*~*~ Elif, iki bardak çayı masaya bırakıp Eylül’ün karşısına oturdu. “Hadi anlat bakalım, neler olmuş? Seni taaa buraya, benim yanıma atan rüzgarın sebebi neymiş?” Eylül, çayın buharına baktı bir süre, sonra başını kaldırdı. “Babaannem, Meliha.” “Meliha teyze ne alaka?” “Dinlersen ne alaka olduğunu anlatacağım.” “Tamam kankim, kızma. Sustum, dinliyorum seni.” “Bu, bir sabah babamı aramış. ‘Eylül’ü, Gülşen’i, Aynur ve torunlarını al gel, çok özledim sizi,’ demiş. Ya ben tabii hemen şüphelendim de, ‘Allah var,’ dedim, ‘sürekli hastayım deyip duruyor, bu sefer durumu ciddi herhalde. Kadın ölecek, bizi son bir kez görmek istiyor.’ O yüzden bir şey demedim, itiraz da etmedim. Çıktık yola.” Eylül, sehpadaki çaya uzanıp bir yudum aldı. Elif ise pürdikkat onun ağzından çıkacaklara odaklanmıştı. “Apar topar Ankara’ya gittik işte… Tabii babaannemi yatakta hasta masta bekliyorum. Bir gördüm kadın zıpkın gibi ayakta! Meğerse derdi başkaymış.” Elif’in gözleri büyüdü. “Neymiş?” “Beni zorla amcamın oğluyla evlendirmek istiyormuş.” “Yok artık, şaka yapıyorsun.” “Sence şaka yapar gibi bir halim mi var?” “Pardon da… Neden amcanın oğlu? Bu güzellik ele gitmesin diyeyse mantıklı.” “Yok canım, güzellikle ne alakası var? Asıl sebep…” Eylül gülümsedi. “Babamın hiç oğlu yokmuş. Ben o çocukla evlenirsem soyadı devam edecekmiş. Resmen komedi!” Elif dayanamadı, kıkırdamaya başladı. “Vallahi efsane. Bu Meliha teyze… Kadının aklındakilere bakar mısın ya!” “Dur, daha bitmedi.” Eylül ellerini havaya kaldırdı. “Babamı, annemi karşısına alıp psikolojik şiddetle bir güzel ikna etmiş. Sonra bir baktım, herkes bu saçma plana ortak olmuş. Elim kolum bağlı kaldım. Ne olduğunu anlayamadan kendimi sabah nişan alışverişinde buldum. Pembeli, tüllü, pullu bir elbisenin içindeyim. Düğüne biliyor musun bana ya. Ben kapatana pembe toka takmamış insanım. Sonra bir makyaj yaptılar… 90’lardan kalma. Bildiğin magazin arşivine düşeceğim cinsten.” Eylül eliyle yüzünü göstererek, “Gördüğün gibi, son hali de böyle,” dedi. Elif kahkahayı zor tuttu. “Seni Mahsun Kırmızıgül klibinden fırlamışsın gibi yaparak, kuzeninle nişanlamaya zorladılar demek. Güzelmiş.” “Siktir, beni dellendirme.” Elif hâlâ kıkırdıyordu. “Mavi far çok fena durmamış varya…” “Elifff! Bak dostum falan demeyeceğim küfür edeceğim.” “Ne kızıyorsun? Sen demedin mi gül diye ben de gülüyorum.” “Tamam kızmıyorum. Dün gece, nişan vardı işte… Ama yapamazdım. Beni zorla sokmaya çalıştıkları kalıp… o kadar dardı ki… nefes bile alamazdım. İçeride herkes yüzük takılacak diye beklerken ben pencereden atlayıp kaçtım.” Elif’in ağzı açık kaldı. “Ne yani? Bildiğin pencere mi? Camdan mı atladın?” “Ya birinci kattı canım, abartma,” dedi Eylül gülerek. “Sadece biraz çamura bastım, o kadar.” “Çamur da varmış… Ayyy çok heyecanlı. Tam film sahnesi! evden kaçıp buraya geldin öyle mi?” Eylül başını salladı. “Evet. Sen geldin aklıma. Başka gidecek yerim de yoktu.” Elif bir süre sessiz kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi. “İyi ki gelmişsin. Artık burası senin de evin. Peki şimdi ne olacak?” Eylül omuzlarını silkti. “Hiçbir fikrim yok. Ama en azından artık kendi hayatımı ben mahvederim.” İkisi de bir süre sustu. Sonra aynı anda gülmeye başladılar.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE