İnsanların şaşırdığı anlarda verdiği tepkiler değişkenlik gösterebiliyordu değil mi? Kimi çığlık atarak, kimi irkilerek, kimi gözlerini kocaman açıp dudaklarından dökülen bir 'ha?' kelimesi de olabiliyordu. Nabi ise şaşkınlığını dolu olan gözleri ve titreyen bedeniyle yaşıyordu. Peki bunlar sadece bir şaşkınlık belirtisi miydi? Hayır. İliklerine işleyen koca bir korku vardı. Korku tüm hücrelerini ele geçirmiş, onunla dans ediyordu. Beline dolanan kol kendisine bastırırken, sıcak nefesleri ensesinde hissetmeye devam ettikçe, onunla dans eden korkuları hiç bitmeyen müziğin ritmine kapılmış gibiydi. Sonsuz gibi, hiç tükenmeyecekmiş gibi...
Gözleri karanlık sokaklarda dolaşıyor ama biriken yaşlardan dolayı puslu görmeye çalışıyordu. Arkasındaki beden onu sürüklüyordu ama o hiç bir şey yapamıyordu. Eli, kolu felçli gibi hareket ettiremiyordu. Neydi bu hisler? Neydi buna neden olan? Kendisi bir doktor adayıydı ama şu an bildiği tüm tıp teorileri yerle yeksan olmuştu. Her şeyi unutmuştu. Sadece nereye gittiğini ve arkasındakinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.
'Oraya gitme sakın.'
'Orası tehlikeli bölge.'
'Bir kızın cesedini buldular.'
Kızların onu uyarı dolu sözleri kulaklarında çınlarken nefesini tuttu. İkinci bir farkındalık ile bedeni ürperdi. O'da o kız gibi ölecek miydi? Öldürecekler miydi onu?
Ne zaman bir binanın altına girdiler, ne zaman sessiz soğuk bir odaya ulaştılar anlamadı ama onu odanın bir ucundaki sandalyeye oturtup, uzaklaşan bedenle farkına varmıştı. Gözlerinden anlamlandıramadığı yaşlar akarken kaşlarını çattı. Ağladığının farkında bile değildi. Bağırıp, çığlık atmak isteyen yanını bastırıp öylece bıraktığı sandalye de oturmaya devam etti. Bağırıp, çığlık atmanın bir faydası olmayacağını bilecek yaştaydı. Giden bedenin arkasından bakarken göz ucuyla inceledi. Odanın içi karanlık bir şeyler seçilmiyorken, giden beden açtığı kapıyı kapatmadan önce kenardaki düğmeye basarak odanın aydınlanmasını sağladı. Gözleri aniden hücum eden ışıktan dolayı kısılırken bedenin geniş omuzları ve açılan tişörtünden kürek kemiğinin üzerindeki kelebek dövmesi dikkatini çekmişti. Çok kısa bir an görmüştü ve bir dövmeye aşık olmuştu. Gerçekten güzel bir kelebek modeliydi ve ışık vurdukça parlayan mürekkeple çizilmişti. Narindi. Giden bedenin yüzünü görmek istedi ama kapıyı arkasını dönmeden kapatması sonucu hüsranla gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Gözleri ışığa alışmıştı ve odanın içini daha net görüyordu. Odanın üç tarafı duvarla çevrili, diğer tarafı boydan camla kaplıydı. Ayağa kalkıp cama doğru yaklaştı hayranlıkla. Elini kaldırıp cama dokundu, sanki oraya gidebilecekmiş gibi. Gördüğü manzara, tüm manzaralara değerdi. İki oda büyüklüğünde olduğunu tahmin ettiği bir bahçe ve içinde renk renk uçan kelebeklere hayran olmamak elde miydi? Çok güzeldi. O kadar güzel ve şahaneydi, saatlerce hatta günlerce sıkılmadan bu görüntüye bakabilirdi. Gözleriyle kelebekleri incelerken bahçenin köşesinde bir merdiven olduğunu fark etti. Camın kenarına ilerleyip oradan bakınca, aslında bahçenin iki oda büyüklüğünden daha fazla büyük olduğunu anlamıştı. Bahçenin bir de alt katı vardı ve oraya gitmek istiyordu. Oraya gitmek, orayı görmek istiyordu.
"Hey buraya bakın!"
Arkasını dönüp kapıyı açmaya çalıştı ama kilitliydi. Kapıya vurdu bir kaç kere.
"Aşağıya inmek istiyorum." diye bir kez daha seslendi. Garipti değil mi? Kaçırılan insanlar gibi tepki vermek yerine, hayranı olduğu bahçeyi görmek istiyordu. Belki de ölmeyi kabullenmiş, geri kalan zamanını değerlendirmek istiyordu?
Bağırdı, bir kaç kere daha seslendi ama cevap verilmedi. Oda kapısının arkasında birilerinin olduğundan bile şüpheliydi. Sinirlenmişti. Neden olduğunu anlamadan buraya kapatılıyordu ama kimse bir şey açıklama yapmıyordu. Onlara zorluk bile çıkartmamıştı, sadece bahçeyi görmek, gezmek istiyordu. Sinirle kapıya tekme attı. Acıyan ayak ucunu umursamadan sinirle cama ilerledi. Oraya gitmenin bir yolu olmalıydı. Camın her tarafını, her köşesini inceledi ama görünürde bir şey yoktu. Siniri devam etti, madem sakin kalmak bir şeye yaramıyordu biraz sorun çıkarmanın bir zararı olmazdı.
Odanın içinde hızla göz gezdirdi, eline kayda değer bir şey geçmemişken gözleri oturduğu sandalyeye kaydı. Gözlerinde ışık hızında bir parıltı geçtiğine emindim. Bir kaç adımda sandalyeye ulaşıp, eline almış ve odanın köşesinde görmesi zor olan kamerayı fark edip sinsice gülümsemişti. Ardından kameraya doğru orta parmak işareti yapıp omuz silkmişti. Sandalyeyi tutup havaya kaldırdı, karşısında duran cama bakarken gülümsedi. Orayı hiç ama hiç kırmak istemiyordu ama mecburdu. Çünkü ilk kez böyle bir bahçe görüyordu ve ilk kez bir şeyi bu kadar çok görmek istiyordu. Gülümsemesi yüzüne yayılıp hızlı adımlarla cama doğru ilerledi ve elindeki sandalyeyi cama fırlattı.
Cam parçaları yüksek sesle kırılıp, kenarlara saçılırken kolunu sıyıran cam parçasıyla dudaklarından küçük bir inleme döküldü. Odanın en uzak noktasına gidip, kollarını yüzüme siper etmiş olsa da kolunu sıyıran cam parçasına engel olamamıştı. Şimdi kolundaki acı yüzünden sızlanmanın bir anlamı yoktu çünkü bunu kendisi yapmıştı, kaşınmıştı. Kanayan yer fazla derin değildi ama bir kaç dikiş gerektiriyordu. Kanayan yeri diğer eliyle bastırırken karşısında açılan bahçeye gülümsedi. Kelebekler sanki yeni yer keşfetmişler gibi boş odaya dolarken gülümsemesi yayıldı. Büyülü gibiydiler, büyülü birer şaheserler. Kırılan cam parçalarının üzerinden geçip yavaş adımlarla bahçeye girdi. Etrafında kelebekler, rengarenk renkleriyle gülümsüyorlardı ona. Ama cam kırıkları yüzünden ölen bir kaç kelebeğin cansız bedenini, cam kırıkların altında görünce yüzü düştü. Onları öldürmek istememişti.
Kan bulaşan elini usulca uzattı ileri doğru. Parmak ucuna konan kelebeği gülümseyerek seyretti. Kırılan camla odaya gelip giden henüz biri olmamıştı. İşine gelirdi.
Köşede duran merdivene ilerleyip, korkuluktan tutarak aşağı indi. Dokunduğu her yer kan oluyordu ama bu güzellik için kirlenen yerler güzelliğini bozmuyordu, aksine farklı bir güzellik ortaya çıkıyordu. Merdivenleri bitirip aşağıya indiğinde kocaman teras karşılamıştı bedenini. Sonu görünmeyen terasın anlamlandıramadığı manzarasına baktı usulca. Bir binanın altında olduğunu biliyordu lakin bu manzaraya göre en tepede, zirvede yer alıyordu. Tüm şehir ayaklarının altında gibi... Tüm şehirdeki bahçeler, ormanlar ve kelebekler hemen önünde yer alıyor gibi...
Nutku tutuldu. Ne zaman tuttuğunu bilmediği nefesini bıraktı bu görüntü karşısında. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile bakakaldı. İçinde bir yerlerde buranın özlemini çektiğini hissetti. Sonra... sonra nereden geldiğini bilmediği bir ses duyuldu. O ses... Onu buraya çeken o ses... Tekrar mırıldanıyordu sözleri. Tekrar ve tekrar.
'Kısacık saçları ömrü kelebek kadardı.'
'Tam benimle derken gökyüzüne aldanır.'
Gözlerini kapatıp, sessizce dinledi sesini. Sesin duyulması etraftaki kelebekleri heyecanlandırmış olmalıydı, her birinin kanat çırpışlarını duyabiliyordu.
'Parmak izleri göğsümde bir yere yapışmış.'
'Evinden gidişi yüzümde bir yaradır.'
Gülümsedi. Durumun garipleşmiş olması şu an umursayacağı son şeydi. Kolundan parmak uçlarına sızan, oradan yerde küçük kan göleti oluşturması bile sorun değildi. Gözlerinin kapalılığı, duyulan sesleri ve manzaranın karşısında olma bilinciyle huzurlu hissediyordu.
'Aa aa aa ömrü kelebek kadardı.'
Belki de bizim de ömrümüz bir kelebek kadardı.
'Aa aa aa kalbi hep yaralı.'
Belki de herkesin kalbi bir şeylerden dolayı yaralıydı. Bu şarkının neyini çok seviyordu, emin değildi ama sözlerindeki anlam onu o yapardı. Hatırlıyordu da gece uyurken babası hep bu şarkıyla uyuturdu onu. Şarkıyla uyur, şarkıyla uyanırdı. Bu şarkının hayatında yeri çoktu, anıları çoktu, her birini hatırlarken gözleri sulandı. Güzel günlerdi, ailesinin bir arada olduğu anlardı. Özlemişti.